Arrival

tumblr_olfq2iwi9f1s80h8lo1_500

Bilim kurgu hakkı verildiğinde insanın ufkunu genişleten ve sıkışıp kaldığımız hayatımızda anlık dahi olsa bizi başka gezegenlere, zamanlara sürükleyen bir araç gibi gelir her zaman bana.Sinema da tercih ettiğim ilk çeşittir,şimdiye kadar içten içe sevip sahiplendiğim filmler hep bu türe mahsus olmuştur.En iyi örneği Terminatör serisidir benim gözümde.Ama son zamanlarda özellikle uzaylıların varlığı ve onlarla temas içerikli yapımlar daha da artmaya başladı.Zira aldığım kitaplar için bile içinde uzaylı teması varsa satın alma hızı bir tık daha ivme kazanıyor.Hadi Amerika gibi bu uzaylılara kafayı takan bir yerde yaşıyor olsaydık, belki de ben bile kendimi kaybedebilirdim.

Ne de olsa benim kuşağın insanları Fox Mulder gibi saplantılı bir deliyle büyüdü, biraz etkileşim içine girmemiz artık kaçınılmazdı.Ama kendi toplumum içinde uzaylı gördüm, yok efendim beni dün gece uzaylılar kaçırdı tarzında hiç bir konuşma geçmediği için, hatta uzaylıyla alakalı geçen cümlelerin taşla kovalamakla biteceği sanatsal yansımalarda dünya dışı varlık düşüncesi hiç bir zaman ciddiye alınmadı.Şimdi eleştirmek kolay tabi, kendime dönerek soruyorum o zaman “ben ciddiye alıyor muyum?”, cevabı maalesef hayır olur.Yine de yüzsüzlük yaparak diyorum ki iki gün sonra biz geldik efendim diye kapıyı tıklatan dünya dışı canlı formları olursa “ben zaten biliyorum varlıklarını” diyerek zılgıt çalanlaran biri de ben olurum.

tumblr_oknyfl6ygq1u4kolmo1_500

Geçenlerde Yıldız Gemisi Askerleri diye bir kitap okudum, hatta bir 6 ay falan olmuştur herhalde.O dönem kardeşim Şırnak’ta askerliğini yaptığı için böyle askerlik, fedakarlık tarzında şeylere ilgim bir hayli yüksekti.Orada da böcek şeklinde ki uzaylılarla savaşan askerler ve onların nasıl bir eğitim sürecinden geçtikten sonra başlarına gelen olaylar anlatılıyordu.Daha çok bilim kurgu olacağını düşündüğüm kitap beni yanılatarak askerlik psikolojisi ve askerliği yücelten bir hal almaya başladı.Sanırım kitap 1959 yılında yazılmış ve hatta o dönem yazarı askerliği altını çize çize övdüğü için bir hayli eleştirilmiş, keza bu eleştiriler günümüzde de devam etmekte.İdeolojik ve politik olarak “tartışmalı”kitapların arasına giriyormuş.

Güvenli bir coğrafyada yaşamadığımız, korunmaya ve güvenliğe ihtiyacımızın olduğu bir ortamda askerliğin var olmasını destekleyen bir düşüncede olduğum için ben kitabı beğenmiş ve hatta şu an içinde bulunduğumuz böcek şeklinde ki düşmanları sık sık kitapta bahsi geçen uzaylılarla bağdaştırmıştım.Konu nerden nereye geldi, asıl anlatmak istediğim uzaylılarla iletişim temalı bir filmken ruh halimizin bizi sürüklediği konulara doğru kayıp duruyorum gene.

tumblr_ol0ga1enbd1s535xbo2_500

Gelelim Arrival, yani “Geliş” filmine.Çok beğenerek ve etkilenerek izlediğim bir film oldu.Dilbilimci olarak çalışan ana karakterimizin kapısını bir gün hükümet yetkilileri çalar, dünyanın 12 farklı bölgelerine yarı kubbeye benzeyen gemilerle (?) iniş yapmış ama bir türlü iletişime geçmeyen bu uzaylılarla iletişim kurabilmektir amaçları.Ahtopota benzeyen ayak yapılarıyla karşımıza çıkan bu uzaylılardan biraz ürkmedim de değil yani.İletişim için dil gerekir,dilin en önemli var oluş aracı ise yazıdır.Dünyanın çeşitli yerlerinde konumlanmış bu canlılarla iletişime geçebilmek için hükümetler ellerinden geleni yapmakta ancak bir sonuç alınamamaktadır.

Beklemenin getirdiği güvensizlik ortamında halklar ayaklanmış, anarşi had safhaya çıkmıştır.Bir an önce bu uzaylıların nasıl dünyaamıza geldikleri ve en önemlisi neden burada oldukları,insan ırkından ne istedikleri öğrenilmeli ve ona göre hareket planları oluşturulmalıdır.insan psikolojisi işte, bilmediğin her şey hele bir de senin yaşam alanına gelip bir açıklama yapmıyorsa varlığına dair, onun adı artık “düşmandır”.Böyle baskı dolu bir ortamda ana karakterimiz onların dillerine ilişkin çalışmalar yapmakta ve bu esnada ölmüş olan kızı hakkında geriye dönüşlerle onun hayatını hatırlamaktadır.

tumblr_oktdlip0sa1rpfvalo2_r1_500

Ancak daire içine alınarak ortaya konulan bu garip dilin gizemleri çözüldükçe onun kızına dair hatırladığı şeylerin aslında geçmişte değil daha var olmamış bir gelecekten aklına düşen yansımalar olduğunu bizde onunla birlikte keşfetmeye başlıyoruz.Bu cümle bile filme dair büyük bir ayrıntıyı ortaya çıkarırken gerisini anlatmak pek de yararlı olmaz.Kendi içinde durağan giden bu film, bilinmeyeni keşfetmenin heyecanı ve iyi bir oyunculukla 10 numara bir yapım olmuştur izleyenlerin gözüne.Tabi en başında bahsettiğim gibi uzaylı temalı zaafımın da bu çıkarımı yapmamda baya bir etkisi var.Nasıl olur acaba, gerçekten var olsalar ve bizi bulsalar.Belki de kimilerinin inandığı gibi bu zeki canlılar bizi çoktan buldular ama adı üstünde işte “zeki” oldukları için bizlere hiç bulaşmadan yokmuş gibi davranmaya devam ediyorlar, ne de olsa canlıların en bencili ve dengesizi olan insanoğlu ile insanın kendi bile baş edemezken böyle bir riske girip bende varım demeye gerek duymamışlardır.

I’m not so sure I believe in beginnings and endings. There are days that define your story beyond your life. Like the day they arrived.

Chappie

chappie

Bilim kurgu seven bir insan olarak asla hayır diyemeyeceğim temalar vardır; ki bunların başında insanlığı etkisi altına almış robotlar ilk sırada gelir.Bende bu etkinin oluşmasında en güçlü etken tabi ki çocukluğumuzun dahiyene filmleri olan Terminatör serisidir.Şimdi ne kadar çok devam filmi çekilirse çekilsin hiç biri ilk filmin tadını veremez.İnsanoğlunun kendi elleriyle hakimiyeti kendi yarattıkları makinalara kaptırmaları, ve sonra geri almak için yaptıkları o mücadele her zaman cezb edici etkisini koruyor benim gözümde.Tabi onlar böyle filmler yapmaya devam ettikçe bende izlemeye devam ediyorum.Chappie, hakimiyeti ele geiren kötü robot filmi değil, aksine hakimiyeti kötü niyetli insanların eline geçen masum bir robotun filmi.

Yönetmeni District 9 filmini çektiğinde benim için kendine bundan sonra yapacağı her film için iyi bir referans ortaya çıkarmıştı zaten.Bu adamın düşük bütçelerle ortaya koyduğu bilimkurgu tadını kimse kolay kolay veremez.Chappie, gelecek yıllarda polis teşkilatının baş edemediği suç oranının artışından dolayı polislere destek olarak başlayan ama daha sonra neredeyse bütün bir polis teşkilatı olan robotların var olduğu bir zamanda geçiyor.Bu robot polislerin yazılımı, onları üreten firma tarafından yapılıyor, istek üzerine firma robotları programlayıp göreve hazır hale getiriyor.Firmada başarılı bir yazılım uzmanı olan Deon ise programlanmış robotlardan bir adım ilerisini hayal ederek, yapay zeka üzerinde gizlice çalışmalar sürdürüyor.Bu fikrini kurum yöneticisine açtığında ise, tabi ki red cevabı alıyor.

tumblr_nr3a09GE8W1sh1iwto1_1280

Ama o vazgeçmiyor ve görevler esnasında devamlı -bir şekilde- bozulan ve artık hurdaya çıkması kararı alınan bir robot polisi kaçırarak yollara düşüyor.Ancak onun bilimsellikle dolu bu kaçış öyküsü kısa sürüyor ve bir çetenin eline düşüyor.Çete ondan bu robotu tekrar programlayıp onlar adına çalışır hale getirmesini istiyor ve bizimki de onlara çaktırmadan üzerinde çalıştığı yapay zeka programını robota yüklüyor.Ve Chappie adını verdikleri bu robot gözlerini açtığında hepsi karşılarında azılı bir suç çetesi üyesini değil de, aksine tam bir çocuk buluyorlar.Evet o artık kendi başına düşünüp kararlar alabilir, ama bu onun hayata yeni gelmiş olduğu gerçeğini değiştirmez, daha öğrenmesi gereken çok şey var, bunların başında da konuşmak geliyor.

tumblr_nrhoj0LPsT1rtzky9o1_1280

Her çocuk gibi o da çevresinde gördüğü çete üyelerini kendi ailesi sanıyor ve kendine bir adet anne ve baba ediniyor.Çete lideri bu durumu kolay kolay hazmedemiyor ama kız arkadaşı Chappie’ye tam bir annelik duygusuyla yaklaşıyor.Chappie’nin artık bu ailede, aile işini öğrenmesi gerektiği gibi bu kötü ve acımasız dünyada hayatta kalma becerisini de kazanması gerek.Tam bir robot yığını gibi görünmesine karşın o 6-7 yaşlarında bir çocuk gibi, annesini korumak için her şeyi yapmaya hazır.En başta dedim, bilim kurgunun en sevdiğim kısmını işliyor olabilirler, ama içine insanın içini ısıtacak dramı da eklemeyi unutmamışlar.Ve karşınıza Chappie gibi bir harika çıkmış..

What We Do in the Shadows

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o8_540

Bu filmi izlemeye başlamadan önce sağdan soldan duyduklarımla az buçuk heyecanlanmış, filmle ilk temasımda mutlu bir şekilde izlemeye başlamıştım.Film bittiğinde ise herkese tavsiye etmeliyim diyerek kendime yeniden ulvi bir görev yükledim ve işte buradayım.Vampir temalı yapımları takip etmeyi yıllar önce bıraktım, ne de olsa ergen gençliğimin büyük bir kısmını onlar doldurdu.Artık dolma noktasına gelmiş olmalıyım ki, pek de aradığım ve peşine düştüğüm bir konu olmaktan çıktı benim için.Ve beni bu filmi izlemeye iten faktörün esas can alıcı noktası, absürd komedi olmasıydı, ve tabi bir Avrupa yapımı olması.Yeni Zellanda’dan çıkmış bu film, İmdb’de kendine baya yüksek bir puanla yer edinmiş, haklıdır ve tabi bence hala da hakkı verilmemiştir.

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o7_540

Yüzyıllardır bir arada olan dört vampirin sakin bir mahallede tuttukları evde nasıl bir hayat sürdüklerini, esasında vampirlerin nasıl yaşayıp günlerini geçirdiklerini anlatan bir belgesel diyelim kısaca.Hayatlarını tehlikeye atma pahasına da olsa bu belgeseli çeken kameraman ekibe,bu birbirinden farklı yüzyıllarda doğmuş, deyim yerindeyse aralarında kuşak farkı olan vampirlerin ev arkadaşlığını, beslenme alışkanlıklarını, insanlarla ve de ezeli düşmanları kurt adamlarla olan ilişkilerini araştırmak için işe koyulmuş vaziyetteler.Yani vampirlerimiz film esnasında bolca ekrana dönüp biz fani izleyenelere yaşamları hakkında şimdiye kadar gizemini koruyan bir çok sırrı anlatabiliyor her an.Nasıl vampir olduklarından başlayarak, aralarına “kazayla” vampir yaptıkları yeni ekip arkadaşlarını da alarak bizlere eğlenceli anlar yaşatıyorlar.

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o6_540

Bir kere çok keyifli bir film, devamlı gülüyorsunuz, arada anlayabildiğiniz ince espriler ise sizi filme daha da yaklaşr.Üzünütü anlarda var ama eğlencesinden hiç bir şey kaybetmiyor.Buradan sonrası spoiler olacak ona göre okumaya devam; filmde beslenirken -yani insan kanı içerken- yerler kirlenmesin diye önden yerlere gazete seren vampirlerimiz var daha ne olsun.Bir de onu yememek için kendileriyle savaştıkları çok sevdikleri yeni insan arkadaşları Stu.Valla yok böyle bir şey, birde kıpkırmızı tombul yanaklarıyla ortada gezip bizimkilere googleda arama yapmayı öğretiyor.Küfürbaz kurt adamlar mı dersiniz yoksa bizimkilerin var oluştan beri baş adüşmanı olan avcılar mı.Düşük bir bütçeyle çekildiği ortada ama o dudak ısırtan milyonluk filmler bunun yanına ana okulu kıvamında kalıyolar.

Ne diyelim, güzel vakit geçirip gülüp eğlenmek isteyenlere tavsiye edilir, bakın bakalım vampiler gölgelerde neler yapıyorlarmış…

Guest

Yine uzun bir aradan sonra yeni bir güncelleme telaşı içindeyim.Aslında bu arada izlediğim bir çok şey oldu ama elim bir türlü klavye tuşuna dokunmak istemedi.Bu laneti çok sevdiğim bu filmi anlatarak kırmak istiyorum.Guest, ilk fragmanını izlediğim zamandan beri aklımda olan, heyecanla beklediğim bir film oldu.Aslında hani çocukluğumuzun klişe filmleri olur ya, onlara çok benziyor hikayesi ama yine de sunum denen şeyin farkıyla benim pek bir beğenimi kazandı.

Evin büyük oğlu savaşta ölür, aile –özellikle anne- daha bu durumun etkisini üzerinden atamamışken bir gün kapıları çalar ve karşılarına oğullarının arkadaşı olduğunu idda eden genç bir adam dikilir.Acılı anne kendine oğlunu hatırlatacak her şeye tutunmaya hazırken, bu beklenmedik misafir bir anda kendini bu ailenin ortasında bulur.Annenin ısrarları sonucu birkaç gün yanlarında barınmayı da kabul eder.

tumblr_inline_nhi8x2qKt51qe7wp3

Ancak bütün film çok tekinsiz bir havada geçer, kimdir bu adam, gerçekten bahsettiği gibi ölen oğlunun yakın bir arkadaşı mıdır, neden o geldikten sonra ailenin çevresinde bir şekilde onların gelişimini engelleyen, kötü örnek olan kişiler teker teker ölmeye başlamıştır.Tabi buradan sonrasını anlatmak filmi anlatmak kadar olacağı için susmakta yarar var, ama ben ne yapıyorum tabi ki de susmuyor, anlatıyor anlatıyorum.Bu misafir neden bu aileye bu kadar düşkün, neden herkesin sorunlarıyla ilgilenip onlar için adam öldürüyor.

Aslında bu adamın esas kimliği için benim daha orijinal fikirlerim vardı, ama yazan/yöneten kısımlar daha basit bir düzlemde ilerlemek istemişler.Zaten onların anlatmak istedikleri öyle herkesin ağzını bir karış açık bırakacak bir hikaye değil, daha çok sıradan bir sinema filminin sadece renkler, müzik, oyunculuk gibi basit hilelerle diğerlerinden ne denli farklı olacağını gösterebilmekti.Her filmden bir mana aramaya gerek yok diyorsanız bile, bu film sırf eğlencesine çerezlik bir şekilde bile izlenebilir.

Benim en beğendiğim kısım tabi ki müzikleri oldu, hatta bazı sahnelerde ekran donsun ama müzik devam etsin istedim, o kadar yani.Klişe yok muydu, bir dünya vardı ama o renkli tekinsiz atmosfer filmi alıp başka noktalara götürdü.Merak ederseniz, izlemeniz için bir iteleyici güç olsun bu yazı, şimdiden iyi seyirler.

Doushitemo Furetakunai filmi

tumblr_n489z4JMSQ1rh2xmjo1_1280

Aman Allah’ım diyerek çığlık attım önce, sonra bilmiyorum kabulleniverdim hemen; duyanlar duymayanlara duyursunlar, çok sevdiğim yaoi manga türünün nadide eseri olan Doushitemo Furetakunai’nın filmini çekmişler ya.Hiç böyle şeylerden haberim olmuyor, tamamen tesadüf eseri fark ettim ve şok oldum.Bunun filmini çekeceklerine dair bir umudum yoktu ki bir anda karşımda canlı insanlar, hazır bir film ve biraz çabayla birlikte ingilizce alt yazı buluverdim.İçsel çığlıklarım hala durabilmiş değil.Mangası öyle sadece bir seferde okunup unutulacak cinsten değildi en azından benim için, kaç defa okuduğumu da bilmiyorum.Bazen uzun aralar veriyorum ki bir daha okuduğumda daha fazla zevk alayım diye.Ve bu filmin varlığı beni bir anda gerçekten çok mutlu etti.

Bahsetmedim ama vakti zamanında Fujimi Orchestra’nın filmiyle de karşılaştığımda bu kadar sevinmiştim, o filmi de yavaş yavaş durdurarak izlemiştim.Duymayanlar varsa Fujimi Orchestra: Cold Front Conductor adıyla aratarak bu filmi de seyredebilirler.BL filmler için ana kaynaklarıyla aynı hissi veremedikleri için, hatta çoğu “mühim” sahneyi üstün körü geçtikleri için benim açımdan hep bir güvensizlik vardır.İzlerim ama duyguyu o kadar veremedikleri/yansıtamadıkları için o kadar da beğenmem.Ama bu belirsizliği en sevdiğim yaoi’ye yapsalardı onları asla affetmedim.Hala şaşkın bir şekilde diyorum ki güzel olmuş bu sefer film, özellikle oyuncu seçimlerine bayıldım.

tumblr_nc6fpy0NdX1rh2xmjo1_500

Shima’yı oynayan aktörün mangada ki Shima arasında fiziksel benzerlikler memnuniyet yaratırken onun o utangaç, kendini geri çeken ve devamlı kendi içinde mücadele eden kişiliği de çok güzel yansıtılmış.Tabi mangada iç sesler saolsun onun aslında neler hissettiğini daha iyi anlayabiliyorduk ama olacak o kadar.Bir de o dudak altı küçük beni yok mu, valla tam olmuş, çok güzel bir ayrıntı.Yosuke ise ayrı bir beğendim; aktör gerçekten güzel seçilmiş ve çok da güzel oynamış.İlk defa bu kadar yakıştırdığım bir BL çifti oluyor, hem de sırtlarını dayandıkları mangaya rağmen.Ben sanki herkes mangasını okumuş gibi davranıyorum tabi, daha hiç konudan bahsetmedim.

tumblr_nc6j0zbKBg1rh2xmjo1_500

Şimdi efendim bu Shima, eski iş yerinde dışlanmış, erkek arkadaşının da katıldığı bir gruptan dolayı baya bir huzursuzluk yaşamış.İşten ayrılıp yeni bir işe başladığı sabah, asansöre son anda bir adam biner; adam aşırı derece de sigara ve alkol kokmaktadır.Shima “nefret ederim böyle insanlardan” diye içinden geçirirken bu adamın yeni işinde ekip şefi olduğunu öğrendir.Sütten ağzı yanmış, bir daha hayatta aynı iş yerinden özellikle de hetero bir adama gönlünü kaptırmayacağını kendine devamlı tekrarlarken o daha fark etmeden gönlünü kaptırır ve gözleri devamlı bu adamı takip eder hale gelir.Adam iş gezisine çıktığında istemeden de olsa onu özlediğini fark eder.Tabi Shima için bu duygularını ifade etmek çok zor, ama her ne kadar Yosuke ile göz teması kurmasa da bir şekilde onun çevresinde Yosuke’ye devamlı izlendiği imajını verir.

tumblr_nctpxcRNrt1rh2xmjo1_500

Ve sonra bir gece birlikte yedikleri yemek çıkışı, Yosuke bir anda bizimkini öper ve o andan itibaren Shima “bir daha asla” dediği bir ilişkiye adım atmış bulur kendini.Bu dediğim kısımlar filmin daha ilk yarısını oluşturuyor; kalan diğer kısım Shima’nın kendiyle ve Yosuke’le hesaplaşması ve sonunda aradığı cevapları hem kendinden hemde Yosuke’dan alması yönünde ilerliyor.Dediğim gibi manga her daim bir adım önde olacaktır, ama filmi de güzel yapmışlar.Benim gibi mangasını beğenenler varsa, bu filmi de mutlaka seyredin derim, pişman olmayacaksınız.

Swing Girls

SwingGirlsPoster

2 defa izledim ikisinde de yazacağım dedim ama gün geçti bu eylem bir türlü gerçeğe dönüşmedi.Japın filmlerini izlerim, severim de ama olmadığında hayatımda bir yokluğunu da aramam.Ama iyi yapılmış bir Japı filmi varsa buna hayatta karşı çıkmam.Swing Girls 2004 yılında çekilmiş bir film, yani üstünden tam 10 yıl geçmiş ama benim gözümde hala tazeliğini koruyor.O kadar da nostaljik gelmiyor hatta;ilk seferinde kardeşimle, diğerinde bir bayram günü büyük ekran kuzenlerimle seyretmiştik.Hani arkadaş ortamında ne izlesek acaba diye düşünürseniz bu film anında işaret edeceklerim arasında olur.Liseli kızlar, bir bando grubu ve müzik tutkusu diyelim kısaca.

Sıcak bir yaz gününde matematik dersinden sıkılan 13 kızımız vardır, bunlardan bir tanesi sıkıntılı bir şekilde okul bahçesini izlerken okul bandosunun okuldan uzaklaştığını görür.Onların hemen arkasından bandonun öğle yemeği servisi gelir ve bu hin kız dersten kaytarmak için öğretmenine kendilerinin onlara bu yemeği ulaştırmaları için yardım teklif eder.Dersten sıkılan diğerleri de onu destekleyince bizimkiler ellerinde yemekler atlarlar trene bandonun desteklediği okul takımının maçına giderler.Tabi yolda bunların haylazlıkları yüzünden yemekler biraz zarar görür ve okul bandosu bir kişi hariç yedikleri yemeklerden zehirlenip hastanelik olurlar.Bu bir kişinin yemeğini ise bizim aç kızlar yolda yedikleri için çocuk zehirlenmekten kurtulur.

363Bi172tB446MzED3fvEjyQCEe

Tabi bir başına kalan çocuk bu kızlara karşı hiç sempatik hisler beslememektedir, aksine onları bir kaşık suda boğacak gibi üzerlerine saldırır.Bu hiçbir şeyden anlamayan kızlar müzik yapmanın çok kolay olduğunu düşünerek bando takımı iyileşene kadar okul bandosunun yerine geçmeyi kabul ederler.Ama herhangi bir alet çalmanın bile ne kadar efor sarf ettirdiğinden haberleri yoktur.Ve böylece önce zorunluluktan, sonra bağımlılıktan kaynaklanan bir müzik sevdası serüveni başlar.Tabi bu hikaye akımı devam ederken bunu o kadar yumuşak ve naif çizgiler içinde yapıyorlar ki, filmi bence vazgeçilmez kılanda bu özellikleri oluyor.

04mp_Swing_girls_j_1198122g

Bunlar liseli ve aklı bir karış havada gençler olduklarından, onların enstrümantal alet satın almak için giriştikleri para kazanma çabaları, ekip olmanın bilincine varmaları ve sonunda mutlu sona ulaşmaları çok ama çok keyifli dakikalar yaşatıyor bizlere.Öyle güzel sahneleri var ki, filmi durdurup dönüp dönüp kendini bir daha izlettiriyor.Swing Girls dediğime bakmayın, bu durum bence ekibin tek erkek üyesini fena bozuyor.Önce yazın kavurucu sıcakları, sonra kışın dondurucu karları.Bir lise bando macerası mevsimleri de değiştirerek farklı bir hale bürünüyor ve işte karşımıza o zaman Swing Girls çıkıyor.

Kill Your Darlings

tumblr_ndlkfxn9wm1rs3i49o2_500

“You’d be boring if it wasn’t for me.”

Son dönem Daniel Radcliffe filmlerine izlediklerimiz dahilinde devam ediyoruz.Kill Your Darlings’den ilk defa televizyında Michael C. Hall’ın katıldığı bir programda fragmanını gösterdiklerinde haberim olmuştu.En sevdiğim iki oyuncu bir filmde birlikte rol almışlar, ben daha durur muyum diyerek elime geçirdiğim ilk fırsatta seyrettim filmi.Başlangıç noktam Harry ve Dexter olabilir, ama canlandırdıkları karakterlerin bunlarla uzaktan yakından alakası yok.Bir de filmin bir diğer başrol oyuncusu Dane DeHaan ile tanışmış olduk ki, kendisi gerçekten filmde de vurgulandığı gibi “yürek yakan” bir karakter.

Şimdi açıkca söyleyeyim, ben şiirden pek anlamam; anlamak istediğim ve bunun için kendimi yer yer zorladığım dönemlerim olmuştur, ama olmuyor işte.Okuyorum ama zevk alamıyorum veya bazen karışık geliyor anlayamıyorum.Daha Türk şiirine bir adım yaklaşamamışken bir de elin ecnebisinin bilmem ne akamına -beat kuşağı diyorlarmış- bağlı şiirlerini ise hiç ama hiç anlayamadım.Film zaten yarı kurgu yarı biyografik ; 1940’lı yıllarda henüz daha ismini duyurmamış genç edebiyat öğrencisi Allen Ginsberg ve olulun ilk yıllarında tanıştığı diğer arkadaşları arasında geçiyor film.Özellikle o dönem hayatına oldukça etki eden Lucien Carr ile karşılaşmaları, hayatına şiirin daha güçlü ve kuvvetli bir şekilde girişi ve kaçınılmaz sonu.

tumblr_ndlkfxn9wm1rs3i49o1_500

Film Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar isimli kitaptan uyarlanmış, ama dediklerine göre çokça sapmalar varmış filmde.Ben bilmem okuyanı bilir diyerek, bu fazla bilgiden uzaklaşıyorum hemen.Filmde düz bir anlatım aramak yersiz, filmi meydana getiren karakterlerin şiirsel yönünü ve edebiyatı baskın tutan bir atmsfer var her bir karede.Aslında daha çok içki sigara, kadınlar ve bolvca şiir dolanıyor çevrede.Allen Ginsberg eşçinsel bir şair ve onu canlandıran Daniel Radcliffe’i beklemediğimiz sahnelerde görebilirsiniz.Aslında filmde Lucien ile bakışmalarından bu gidişatı tahmin etmek de zor değil.

Bir gün kütüphanede karşılaşıyor Lucien Carr ile, ve o günden sonra hayatı değişiyor.Babası gibi şair olacağını biliyor ama Sevgililerini Öldürerek onu geçeceğini tahmin edebilmişmiydi bilemiyorum.Michael C. Hall ise bizim Lucien’e saplantılı bir şekilde aşk besleyen bir karakter.Öyle ki ekranda onu gördüğüme mutlu olduğum gibi, varlığı insanı germek için yeterli bile olabiliyor.Kitaptan farklı bir bakış açısıyla sunmuş diyorlar, ama izlediklerimizin gerçeklere dayandığını da belirtiyorlar.Zaten bu filmler olmasa bu adamları hiç tanıyamayacağız.Şimdi sorsalar Allen Ginsberg kimdir diye,şiirleri hariç yalan yalnış birkaç bilgi veririm hakkında ama filmlerden gördüğümüz için ne kadar doğru olur bilemem.

Bir de bu filmi seyrettikten sonra aklıma geldi, yine bu adamın daha ilerleyen yaşlarının anlatıldığı ve sevgili James Franco’nun yine onu canlandırdığı Howl filmi vardı.Açtım baktım, evet gerçekten oymuş dedim ve bir de onu izledim peşinden.Mevzu bahis şiir olduğundan yine hiç bir şey anlamadım ama en azından bu adamı ne kadar ciddiye aldıklarını fark ettim.Bakınız sırf onun hayatındna kesitler sunacağız diye en kaliteli oyuncuları bir araya getirip film çekiyorlar, bizde sırf onların hatırna seyrediyoruz.Beğeneip beğenmediğimi söyleyemem; filmden bir beklentim yoktu ki zaten veya anlayacak kadar yeterli birikimim.Benim için izletiyor işte kendisini diyebileceğim bir film oldu o kadar.

“You got what you wanted. You were ordinary, just like any other freshman and I made your life extraordinary. Go be you, now all by yourself. Leave me alone”

Horns

tumblr_ncryig8RuX1qahfowo1_500

“People say you should always do the ‘right thing.’ But sometimes, there is no ‘right thing.’ And then… well then, you just have to pick the sin you can live with.”

Aslında en başta konusunu okuyunca çok saçma gelmişti ama fragmanı seyretmek fikrimi değiştirmek için yeterli oldu.Tabi birde en önemli faktörün altını çizmekte yarar var; Daniel Radcliffe.Bu Harry Potter kadrosu nasıl bir iş yaparlarsa yapsınlar kendilerini seyrettirecek güçlü bir kitle bıraktılar arkasında.Tabi demiyorum ki yeni yaptıkları işler kötü, hayır aksine her bir filmle sanki daha da iyi oluyor oyunculukları.Daniel’ın oyuncu olarak artık kendini kanıtlamasına gerek yok bile, özellikle bu filmde çok beğendim kendisini.Duyguları, o karmaşayı yüzünde o kadar iyi yansıtabiliyor ki, sanki oynadığını karakter kendisi gibi, hiç sırıtmıyor.

Fantastik bir film izlemeye hazır mısınız; üstelik bu film çok sevdiğimiz Stephen King’in oğlu -Joe Hill- tarafından yazılmış aynı isimli romanından uyarlama.Ben kitabı okumadım ama denk geldiğim yorumlarda kitabı okuyan kesim, kitaba oldukça sadık kalınarak çekilen bir film olduğundan ve beğendiklerinden bahsediyor.Ek bilgi olarak bunu verdikten sonra gelelim filmin konusu.Aslında sinemalara düşseydi gidip sinemada seyretmek istiyordum, ama nerde böyle filmleri bizde beyaz perdede izlemek, adamlar o kadar abudik gubidik filmler gösteriyorlar ki, sinemaya gitmeyeli aylar yıllar olacak nerdeyse.Neyse, dağıttım yine konu diyordum; şimdi Igg Perrish diye bir delikanlı var, çocukluktan beri birlikte olduğu ve çok da sevdiği bir kız arkadaşı var kendisinin.

tumblr_nd86jkR8oX1qa3emao2_500

Bir gece çok içiyor ve gözünü açtığında bir önceki gece tam evlenme teklif edecekken kendisini sebepsiz yere terk eden bu sevgilisinin ormanda tecavüze uğrayarak öldürüldüğünü öğreniyor.Hem de kendisinin bu işte bir numaralı zanlı olduğunu da.Daha bu kaybının acısını yaşayamadan, bir şekilde kendi adını temizlemek ve esas katili bulmak için etrafta dolanmaya başlıyor.Bir sabah uyandığında alnının iki tarafının da kaşındığını ve oralarda bir şeylerin çıktığını fark ediyor.Kısa bir süre sonra bu “şeylerin” aslında boynuza dönüştüğünü fark ediyor.Aşık olduğu sevgilisi vahşice öldürülmüş, bütün kasaba onu suçlu olarak görüp ondan nefret ediyor, ailesi bile ona şüpheyle yaklaşıyor ve bütün bu dramı yetmezmiş gibi onu görenlerin “Tanrı seni cezalandırıyor, seni şeytan” diye sözler söylemesine neden olacak şekilde alnının iki tarafından çıkmış yeni boynuzlarıyla ortada dolanıyor.

tumblr_nd98kv9GpV1rzpyc0o1_500

Bu lanet yeter artık diye bezgince dolanırken aslında boynuzların getirdiği bir takım özel güçlerin de farkına varıyor; mesele çevresinde ki insanlar sanki onları engelleyen bütün yalanları ortadan kalmış gibi içlerinden geçen bütün doğruları söylemeye başlıyorlar.Bu doğrular ise daha çok onların diğerlerine yönelik hissettikleri kötü düşüncelerden ibaret.Abisi, anne-babası, kasaba ahalisi onun canını daha fazla acıtacak kadar doğruları yüzüne vururlarken, onun bu boynuzlarını dahi görmeyen tek kişi çocukluk arkadaşı oluyor.Peki, İgg Perrish’in sevgilisini kim öldürdü, neden boynuzları çıktı ve bundan sonra doğrular nasıl ortaya çıkacak; izleyin görün derim artık.Valla fragman kıvamında konuşuyorum farkındayım, ama engelleyemedim kendimi.

tumblr_nd86jkR8oX1qa3emao1_500

Bu arada oyuncular, hikaye, atmosfer falan derken film gerçekten çok güzel,hiç bir dakikasından sıkılmadığım gibi büyük bir zevkle de seyrettim.Öyle büyük bir görsel efekt beklentiniz olmasın, ama sıradan sayılabilecek bir cinayet filmini almışlar, içine boynuz ve yılanlar katarak fantastik bir kurgu çıkarmışlar önümüze, bunu çok da iyi başarmışlar.Yılanlar demişken Daniel Radcliffe seviyor bu yılan olayını; Harry Potter’da da Voldemort hariç bir tek onunla konuştuklarını görmüştük, bakalım başka hangi filmlerde bu yakınlığı seyredeceğiz.Şaka bir yana, şiddetle tavsiye edilir.

‘You killed that poor girl, and now the devil has claimed you.’

Cold in July

tumblr_mzlt1fpVQx1qgopjqo1_500

Ben aslında böyle filmleri birileri ciddi bir şekilde tavsiye etmediği sürece izlemem, ama bu sefer referans noktası çok sağlam çıktı.Dexter’da sevip saydığımız, yıllarca bağrımıza bastığımız Michael C. Hall filmin başrolünde oynuyor.Sırf o oynuyor diye ve bir de tabi Daniel Radcliffe – bizim Harry Potter- sebebiyle Kill Your Darlings’i de izlemiştim zamanında, hiç bir şey anlamadığım halde.Ancak bu filmi çok beğendim ve hakkında bahsedip kuru kalabalık yapmayı kendime görev edindim. Film Cannes film festivalinde de gösterilmiş,hatta ekibin Cannes’da bir dünya fotoğrafı salınıyor nette, insan Michheal C. adına gurur duymadan edemiyor.Ne de olsa hayatımın belli bir döneminde Dexter olarak bana az heyecan yaşatmadı, o ve eski karısı Jennifer Carpenter için en iyisini istemek bir Dexter hayranı olarak boynumun borcudur.

Bu kadar hayran dramasını bir kenara bırakırsak, film gerçekten ağır işleyen temposuna ve bilindik karelerine rağmen sırf oyunculuk adına ayakta kalabilen ve kendini izletebilen bir yapıya sahip.Öyle muhteşem bir film, mutlaka seyredin demiyorum bakın, izlemeseniz bile hayatınıza iç rahatlığıyla devam edebilirsiniz ama yine de eğer bu adamın hayranıysanız ve onu hafif ürkmüş, ne yapacağını bilemez bir aksiyonun içinde görmek istiyorsanız bu film işte o zaman tavsiye edilir. 1980’li yılların sonunda küçük bir kasabada çerçevecilik yaparak geçinen bir aile babası olan karakterimiz, bir gece eşi tarafından uyandırılır “sanırım evde biri var” diyerek.

tumblr_mxaxipzY9y1rl6dt4o1_500

Bu da bir heyecan eline alır silahı -parmakları titreyerek- oturma odasına doğru yavaşça yol alır.Orada korktuğu gibi bir hırsız vardır ve göz göz geldikleri anda silah elinde kazara patlak verir, ve o şokla ışıkları açtıkları adamı kafasından vurmuş olduğunu görür.Ve böylece şimdiye kadar sessiz sakin yaşayan bu aile babası bir anda kendini vicdan azabı içinde bulur.Bu duygu ona yeteri kadar azap çektirmiyormuş gibi bir de vurduğu hırsızın hapisten yeni çıkmış babası onu imalı bir şekilde kendi oğluyla tehdit eder.Bizimkinin hayatı bir anda ailesini korumak için karışmaya başlar.Aslına film tanıtımlarında bu kadarı da anlatılıp geçilebilir ama onlar hırsızın babasıyla bizimkinin iş birliğinden bile bahsetmişler, ben neden geri kalayım ki.

tumblr_n62y1tsnR81qduh7lo1_500

Bir takım olaylar sonrası bu ikisi bir araya gelir ve polisinde işin içinde olduğu bir olayın peşine düşerler.Film esasında iki kısımdan oluşuyor bence, belki de iki hikaye demek daha doğru olur.İlk olayı çözdükten sonra, bizimkiler yanlarına eski bir dedektifi de alarak başka bir maceraya atılıyorlar.ancak filmi izlerken bu izleyici açısından hiç de sırıtır gibi durmuyor, aksine daha bir heyecanla baktım ekrana neler olacak acaba diye.Sakin, kendi yaşamında olan bir adamın içinde ne potansiyeller taşıdığına dair bir film olarak yorumlanabilir veya sevdiğimiz, beklediğimiz kişilerin birer hayal kırıklığı olabileceği gibi bir sonuç da çıkabilir.Bilmiyorum beli de hiç bir sonuç çıkarmamak gerek, sadece o hafif karanlık atmosferde arkaya yaslanıp seyretmek ve yarı beğeni ifadeleriyle ekrandan kalkmak da söz konusu olabilir.Pişman değilim, bir daha olsun bir daha izlerim.

“What are you gonna do when a dog goes bad on ya, bites somebody or hurts somebody? There’s only two things you can do, right? You can either chain ‘em up or put ‘em down. Now which do you think is more cruel?”

Galaksinin Koruyucuları

tumblr_nbpcxdfd1R1qzdglao1_500

Marvel filmlerini severim, hatta imkan bulursam gidip sinemada izlemeye özen gösteririm; ne de olsa büyük ekran ve ses sistemiyle seyredilmesi gereken filmler olur bunlar.Thor, Captain America, İron Man ve nihayet Avengers derken bunların kendi içinde devam filmleri dahil hepsini izlemişimdir.Herkesin malumu olan filmler olduğu için özellikle tanıtım yazısı yazmayı veya ne bileyim yorum yapıp kendi kendime konuşmayı istemediğim için onlar hakkında şimdiye kadar hiç yazı yazmadım.Ama öyle bir gün gelir ki bu filmleri bir tarafa,diğerini bir tarafa koyacağımız zamanlarda buluruz kendimizi.Diğerleri hep iç içe geçerken Galaksinin Koruyucuları kendi başına “buradayım” der gibi hayran kitlesi yarattı.Gerçi belli olmaz, aynı stüdyodan çıktıkları için gün gelir bizim çeteyi Avengers’ların içinde bile görebiliriz.

Açıkçası bu filmi gidip sinemada seyretmek gelmemişti içimden, hatta Marvel ile tamamen alakasız,burun kıvıran kardeşim beni zorla götürdü bu filme.Şaşılacak bir şey gerçekten; onun bu kararının arkasında ki sırrı ifşa ediyorum tamamen baş roldeki adam yüzünden; Chris Pratt.Kendisi Parks and Recreation’daki Andy Dwyer rolünde olduğu için bizimkinin ve hatta bu diziyi seven herkesin göz bebeği konumunda.Dizide saf ve iyi huylu bir karakteri canlandırdığı için onu sevmemek imkansız.Hatta özel hayatında bile karısına olan aşkı ve bağlılığını yüzünden takdir topluyor gözümüzde.

tumblr_ncjzyhkPTk1qh402go1_500

Bir de tumblr’da öyle resimleri var ki, hani filmi seyretmemiş olsam bile severdim bu adamı; o alçak gönüllüğü sayesinde kendisi hakkına kötü konuşan birini bulamazsınız.Aynı şey Loki’yi canlandıran Tom Hiddleston için bile söylenebilir; zira o da tam bir İngiliz centilmeni gibi dolanıyor ortalıkta.Ne diyebilirim hani lise yıllarımda bir ergen olsam fena sarardım ben bu ekibe herhalde; gerçi bu durum benim fanfiction okumamı da engellemiyor.

Konuya dönelim yani Galaksinin Koruyucularına.Böyle uzayda geçen, dünyayı kurtaran karakterlerle dolu bir dünya film vardır ve artık bizlere yeni bir şey sunamazlar herhalde derken, insanı hoş bir şaşkınlığa sürükleyen bir şey yaptılar ve ve hoş bir müzik eşliğinde bizlere ne kadar da toy olabileceğimizi gösterdiler.Film çok acıklı başladı, hatta bir ara dedim tamam dram ağırlıklı da gideceğiz ama filme dair üzüleceğiniz tek sahne o en başta göreceğimiz hastanesi sahnesidir.

tumblr_ncewo3QVAR1r2mn23o1_500

Çocuğun annesi kanser hastasıdır ve ölüm yatağındadır, babası ise ortada yoktur.Annesinin son gecesinde hastane bahçesinden bilinmeyen uzaylılar tarafından gemilerine alınarak kaçırılan ana karakterimiz -kendisine Star Lord dememizi istiyor- yıllar sonra büyümüş ve kendisini kaçıranların arasında onlar gibi uzay hırsızı olmuştur.Bağımsız bir iş yaparken bir küreyi bulur ve cebe atar, ancak bu kürenin ne kadar değerli olduğu tüm galaksinin en korkunç liderinin peşine takılmasıyla ortaya çıkar.

Bu uğurda peşine takılıp küreyi ele geçirmek isteyen yeşil kadın Gamora’dan kaçarken, silahlı konuşan bir sert adam olan rakun Roket ve onun yakın arkadaşı türünün son örneği ağaç adam Groot’un hedefine de takılır.Ve ekibin en son üyesi de bizimkilerle hapishanede tanışıp yeşil kadın Gamora’yı öldürmek için fırsat kollayan Yokedici Drax olur.Bu birbirinden oldukça farklı ve tek amaçları kendi çıkarlarına göre çalışmak olan beşli bir araya gelir ve galaksiyi kurtarmaya soyunur.Artık seyreyleyin siz cümbüşü.

tumblr_nckbpoScLg1rwh85uo1_500

Para ve ün peşinde olan mı dersin, intikam için her şeyi yapabilecek olan mı yoksa sadece arkadaşını takip edecek olan mı.Bu ekip kadar alakasız kahramanlar topluluğu olamaz.Zaten birbirleriyle anlaşıp ortak bir amaç için hareket etmeleri de bir hayli güç oluyor.Hepsi için ortak olarak söyleyebileceğim yegane özellikleri; sempatik bir salaklık içinde oldukları olur.Ve filmi izleyen herkesin en sevdiği karakter Groot olur tabi ki.

Kendisi dediğim gibi yürüyen ve az buçuk konuşabilen bir ağaç; Bradley Cooper tarafından can buluyor, ama tabi filmde ağacı canlandırdığı için kendisinin varlığını daha sonra kadroya baktığımızda öğreniyoruz.”Ben Groot” demesiyle gönüllere taht kurmuştur, en yakın dostu Roket ile bence en sempatik ikili olarak ortada dolanmaktadır.Heyecan var, muhteşem oyuncular var, görsellik var ve tabi ki harika bir soundtrack’ı var.İzlemeyen kaldıysa çok şey kaybediyor,2 saat kadar bir şey, hemen başlıyor ve bitiyor işte.Seyredilmesi şiddetle tavsiye edilir.

Space Station 76

tumblr_nc5ese4oI61spqn30o3_500

Matt Bomer yakışıklılığı diye bir şey var, bu inkar edilemez.Kendisinin White Collar diye bir dizisi var, izleyeni seveni çok ama ben daha izlemedim.Aslında ilk tanışmamız Normal Heart ile oldu, sonra da bu film çıktı karşıma birden bire.Ne daha önce başka bir yerde ne görüm, ne okudum; hiç bir bilgim olmadan seyretmeye başladım.Hatta bu yazıyı yazmaya başlamadan önce nette yorumlarını okuyayım dedim ama nafile,nerdeyse hiç kimse konuşmamış bu film için; demek ki daha uyulmadı ya da hiç kimse beğenmedi.Zaten film öyle muhteşem bir konu, aksiyon, heyecan veya görsellik vaad etmiyor.Sadece izlerken eğlendiriyor o kadar; hatta bu film için çok fazla miktara para harcamadıklarını dahi düşünüyorum; bir kaç aynı mekan, kısıtlı oyuncular ve dialoglar hepsi bu kadar.

Ben de filmi güzel sunmaya bakarken hepten batırdım daha başında; yine de önden söylemekte yarar var.Bilim kurguyla kafa bulan bir yapısı var; hatta film posterinde bile deniyor; “Geçmişin geleceğine hazır olun” diye. 70’li yılların uzay yolu versiyonu gibi bir şey; mekanın dekorasyonu, insanları giydikleri, özgür sigara ve alkol politikası derken uzay gemisinin içinde 70 rüzgarları esiyor.

tumblr_nc5ese4oI61spqn30o5_500

Geminin kaptanı çok enteresan bir karakter; bu kadar depresif ve intihara meyilli bir adam daha göremezsiniz.Eski kaptan asistanının gemiden aniden ve şüphe uyandıracak bir şekilde gitmesiyle birlikte yeni bir asistan gelir gemiye.Gemi ahalisi için oldukça konuşulacak ve kadınlar arasına kıskançlığa sebep olacak kadar kendine öz güveni  yerinde, rütbesi yüksek bir kadındır bu yeni asistan.

Kaptan zaten depresif havada, bu yeni asistan onun içn fazla konuşup ses çıkarmadığı sürece görmezden gelinebilir.Geminin mekanik işleriyle ilgilenen Ted ve eşi Misty ise filmin iki önemli karakteri.Misty kadar gıcık bir kadın olamaz, filmin en sinir olunası karakteridir kendileri.Depresyona girmiş, Valium bağımlısı olmuş, kocasına karşı sevgi hissetmek bir yana, gram saygısı da yok; çocuğunun mutluluğu yerine kendi mutluluğunu tercih eden bir kadın.

tumblr_ncc7c1zfwo1rqmy9yo4_500

Böyle yazınca valla haksızlık yapmışım gibi hissettim, zira filmde Misty ne kadar kötü tasvir edilmişse, yeni kaptan asistanı Jessica a o kadar iyi yansıtılmış bizlere.Burada kandırıldığımıza dair bir ışık beliriyor zihnimde; vay terbiyesizler demek her şey biz Jessica’yı sevelim diye planlanmış.Evet izlerken seviyoruz da; zaten nasıl sevilmesin, yürüyen iyilik emsali kendisi.

Ama yine de bu kadını Liv Tyler canlandırmasayı daha çok da sevebilirdim Jessica’yı.Neden bilmiyorum ama Liv Tyler bana itici geliyor, sadece güzel bir yüzen ibaret olduğu için olabilir,oyunculuk adına en azından bu filme pek de bir şey göstermedi bizlere.Misty’nin soğukluğuna sebep, Ted hayattan bıkmış gibi dolanıyor ortada ve bir anda karşısına Jessica çıkıyor işte.70’lerde tipik bir banliyöde geçebilecek kadar sıradan bir konusu var, ama bu banliyöyü alın, bir uzay gemisinin içine yerleştirin ve işte karşınızda Space Station 76.En başından bu kısa özetle filmi anlatabilirdim ama esasına şimdi yazdıkça gözüm açılmış gibi hissediyorum.

tumblr_nc11tjKxe91qga7lvo1_500

Bir de her filmi sevmek için harika efektler, izleyeni ters köşeye yatıran mükemmel senaryolar veya duygusal sahneler görmemize gerek yok.Bazı filmler neden sevildiği açıklanamadan sevilir işte, bu filmde benim için böyle bir örnek.Ben beğendim, hatta baya keyifle de izledim; birçokları bu neyi şimdi diyecek ama aranızda sevip beğenenlerde çıkacaktır, inanın bana.

The more you try to create a paradise, the more you will resent the prison. And all you’re left with is dreams of a future that never happened.

New World

fullsizephoto276568

Nasıl oldu anlamadım, bir bakmışım bu filmi seyrediyorum.Hani daha önce bir yerde tavsiye yazısını okuyayım, ne bileyim resmini görüp – bende izlemeliyim- diyerek kıskanayım, yok böyle şeyler.Tamamen tesadüf eseri can sıkıntısından açıp izlemeye başladığım ve kendisini yemek yemek için bile bırakamadığım acayip aksiyon patlamaları yapan bir Güney Kore filmi kendisi.2013 yılında vizyona çıkmış, gelen giden filmleri takip etmezsek işte böyle kıyıda köşede kalmış harika filmlerin varlığından da bihaber oluyoruz böylece.

Aklınıza Oscar ödüllü Köstebek filmini veya bunun orjiali olan İnternal Affairs filmlerini getirin ve daha şimdiden nasıl bir film izleyeceğinizi anlamış olun.Öyle filmin son sahnesinde ağzınızı bir karış açık bırakacak, vay anasını bu nasıl bir senaryoydu şimdi diyecek kadar kuvvetli bir hikaye örgüsü olmayabilir filmin, ama kendini sonuna kadar aynı tempo ve heyecanla seyrettirebilmeyi başarabiliyor.

nw

Türünün örnekleri gibi son sahnede çeteye sızmış polisin kimliği ile şok olmuyoruz, zira daha başından belli ediyor köstebeğin kim olduğunu.Film artık yasallaşma yoluna giden ve bunun için büyük bir şirket kuran irili ufaklı çetelerin ortak seçtiği büyük başkanın bir trafik kazasında aniden ölmesiyle başlıyor.Aslında bu duruma kaza demekte yanlış olur, daha çok yeni başkanın önünü açmak için temizlik evresi diyebiliriz.Neyse işte, yeni başkan kim olacak tartışmalarının ortasında iki grup var çatışmakta ve bizim elemanda bir grubun sağ kolu gibi bir şey.Böyle karışık bir ortam varken poliste bunan istifade etmenin yollarını arıyor ve bizimkine bastırması için baskıda bulunuyor.Tabi ortada sonradan öğrendiğimiz başka bir durum daha var, o da polisimize başkan öldüğünde işten çekilebileceği ve kendisine yeni bir kimlikle yeni bir hayat sözünün garanti edildiğini.

Yıllarını mafyanın değerli bir üyesi olarak her türlü yasa dışı faaliyeti yerine getirmiş bu “kanun adamı” artık havlu atmış bir nevi kendisine vaat edilen emekliliğin gelmesini istiyor artık.Tabi bir örgütte uzun süre kalıp da, hele ki yüksek yerlere geldiyseniz bunu kenardan izleyerek yapamazsınız.O da el mahkum arkadaşlar ediniyor ve onları yeri gelip ailesi gibi koruyor.Bir yerde geçmişini bırakıp onlardan biri oluyor.Bu karmaşanın ortasında karısı da hamile ve o da hiç kimseye zarar gelmeden bu işten sıyrılmanın telaşında.Bir de örgütte köstebek avına çıkılmış vaziyette, gerisini siz düşünün artık.Yeni başkan seçimi için ortalık kan gölüyken, polis tarafının kendisine verdiği sözleri tutmaması üzerine haklı bir ihanet duygusunu hisseden bu adam için bizleri de içine çekip filmin son karesine kadar bırakmayan bir macera başlıyor böylece.

77a1d-new4

Acaba yeni başkan kim olacak, polis amacına ulaşabilecek mi yoksa bu arada bizim adam arada kaynayıp gidecek mi.Bu filmde en azından benim gözümde iyi veya kötü adam yoktu, hatta polisi bile yeri gelip mafyanın yanında daha kötü bulmuşluğum bile vardır.Onun için izlerken tarafını tutacağınız tek kişi o sessiz sakin haliyle ve acıklı bakışlarıyla buradayım diyen bizim köstebek polis olacaktır.Heyecan çizgisi çok yüksek bir film, seyretmeden önce buna iyice hazırlıklı olun ve filmi izlerken uçun gitsin.

The Grand Budapest Hotel

tumblr_nb61zfsgCF1r4grm0o1_500

Benim gibi yönetmen adı bilmeden -veya bilme gereği hissetmeden- film seyreden bir insanı bile kendi adını ezbere söyletecek kıvama getirmiştir bu adam, Wes Anderson.Bugüne kadar ne kadar filmini seyrettiysem hepsinde ağzım açık kalacak şekilde hayranlık duydum kendisine ve bu gidişle eğer bu çıtayı bozmazsa gelecekteki yapımları için ile şimdiden aynı düşünceye sahibim.Büyük Budapeşte Otelini izlemek için o insanı baştan çıkartan posterlerini görmek dahi yeterli olabiliyor, zira posterdeki renkler bile bizlere nasıl bir naif masalın içine çekileceğimizin garantisini veriyor.Bu adamın kamerasını seviyorum, hep bir masal anlatır gibi yumuşak renkler ve sanki gerçeklikten uzak başka diyarların görüntüsünü sunuyor bize.

Bunu yaparken bütün filmi bu görsellik ve sunumun üzerine inşa etmiyor tabiki, bunun yanında bir de o göz dolduran oyuncu listesi ve filmin peşinden koşturan heyecan içinde ki hikayesi de filmi dört bir taraftan sarıp destekliyor.Ortaya çıkan manzara ise her ortamda, her yılda ve herkesle seyredilecek masal kıvamı filmler şeklinde kendini gösteriyor.

tumblr_n8iij0meQX1rp4397o1_500

Bu film 1930 yıllarında 2. dünya savaşının patlak verdiği o can alıcı zamanlarda Polonyo da o dönem oldukça ünlü olan Büyük Budapeşte Otelinde geçiyor.Aslında film günümüzde bu otele sahip olan Sıfırın bir roman yazarına bu otele nasıl gelidiği ve bir gün nasıl bu otelin sahibi haline geldiğini anlatmasıyla başlıyor ve bizlerde kendimizi geçmişte sıfırın göçmen olarak girdiği bu ülkede o dönem M. Gustavenın yönetimineki otelde çalışmaya başlamasıyla buluyoruz.Asıl hikaye M. Gustave üzerinden ilerliyor zaten, ilk önce onu bir tanıyoruz.Kenisi otele önen bütün işlerden sorumlu, bu oteli hayatı olarak gören bir adam.Kurnaz, yeri geliğinde çok sinsi ama bir o kadar da iyi niyetli ve naif bir adam.

Yalnız bu iyi özelliklerinin yanında bir de iyiliği göreceli olarak değişen bir özelliği daha var ki, o da otele gelen zengin sarı saçlı yaşlı bayanların “her” ihtiyacını karşılıyor olması.Bu işi o kadar iyi yapıyor olmalı ki, otelden güç bela ayrılan Madame D. ölmeden önce vasiyetini değiştirip bizim Gustaveye çok önemli bir sanat eserini bırakıyor.Bu sanat eseri o kadar önemli ki, tabi aile üyeleri -başta belalı oğul olmak üzere- M. Gustaveın peşine üşerek onu ve Sıfırı ur durak bilmeyen bir kovalamacanın içine çekmiş oluyorlar.

tumblr_nc0o5kY9eC1qmcif3o1_500

Böylece film ivmesini kazanarak bizleri de ekrana kilitlemiş oluyor.Bu arada oyunculardan bahsetmeden geçmek olmaz, zira yönetmen ne kadar güzel bir iş çıkarıyor olsa da oyuncunun etkisi de yadırganamaz.M Gustave rolünde Ralph Fiennes var, adam artık öyle yada böyle bir şekilde hayatımızda yer edinmiş vaziyette.Yıllarca Voldemort dedik, şimdi ise M. Gustave demeye başlayacağız gibi görünüyor.Bir de benim açımdan bu adam bu şekilde hafif çatlak karakterleri ne güzel oynuyor ya, In Bruges da dahi kendini hayran bıraktırmıştı bana.Bunun yanında kötü adam rolünde Wes Anderson filmlerinin artık vazgeçilmezi diyebileceğimiz Edward Norton var.Bir tek bu adamın filmlerinde itici gelmiyor bana nedense.Film hakkında biraz bakındım sağa sola, Berlin Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü Gümüş Ayı ödülünü kazanmış, az bile diyebilirim, daha nicelerini hak ediyor.

Şimdiye kadar seyretmediyseniz hemen koşun seyredin derim, filmin sonunda en azından yüzünüzde kocaman bir gülümseme olacaktır.

Starred Up

ikkqgjfe4x8annnsen2v

Hapishane filmleri denildiğinde herkesin aklına ilk olarak A Prophet filmi gelir, hakkını verecek şekilde.Benim aklıma ise ilk olarak Celda 211 geliyor.Etrafta böyle kaliteli filmle varken bir gün karşımıza bu filmlerden daha iyi olduğunu idda eden bir film çıkıverir.Belki de izleyelim diye yapılan bir reklam amacında söylenmiştir bu sözler.Onlar kadar iyi olabilir mi bilemem ama keni içinde bile çok sağlam ve kaliteli bir film Starred Up.A Prophet hiç bir şeyi olmayan bir adamın hapishanede “bir şeye” dönüşmesini anlatırken, Celda kötü hapishane koşullarının altını çizmek için çarpıcı bir yol seçmişti kendine.Ve şimdi ise hapishane içinde yıllar sonra karşılan baba ve oğulun çatışmasını, kendilerini bulmalarını izliyoruz.

starred-up-poster-us

Eric Love,19 yaşında bir genç, baş edilemez davranışları ve şiddete meyili yüzünden ıslahevinden yetişkinlerin yer aldığı yüksek korunaklı bir hapishaneye transfer edilir.Tek kişilik hücresinde ise ilk yaptığı şey dış fırçası ve permatikten kendine bir bıçak yapıp saklamak olur.Bu davranışı bile onun çevresine karşı ne kadar tepkili ve de tetikte olduğunu gösteriyor.Bahçede gezerken birden yıllardır görmediği babasını karşısında bulur.Kader onları bir şekilde aynı hapishaneye düşürmüştür işte.Bunca zaman bir baba figürü olmadan yaşayan Eric için bu hem şaşkınlık yaratır hem de onu bir anda karşısında bulduğu için kızgınlık.Çocuk zaten yürüyen bomba, hani selam versen gelip iki tane çakacak cinsten, birden bire ona otorite uygulayan bir babanın varlığı ise hapishane sakinleri için tehlike arz edecek cinsten.

Baba-oğul çatışmalarını birçok filmde seyretmişizdir ama bunu her şeyi yakıp yıkarak çatışan bir baba-oğul ikilisiyle hapishane ortamında pek seyretmemiştik.Her sahnesine yüreğim ağzıma geldi, nitekim tekinsiz bir film ortamı içinde olduğumuz aşikar.Çocuğun yaptıkları veya çocuğa yapılanlar ,yapılacak olanlar derken film aldı başını gitti zaten, ne ara başladı ne ara bitti kestirmek mümkün değil.Bir de izlerken öyle normal diyaloglar beklememek gerek, sonuçta yıllardır içerde olan adamların muhabbeti pek de masum sayılmaz.Bolca küfür, argo havada uçuşuyor zaten.Bu film sadece Eric ve babası arasındaki çatışmayı değil, mahkumların nasıl ıslah edilip topluma kazandırıldığını da göstereye çalışıyor bir şekilde.Tabi bunda başarılı oluyorlar mı bilmem ama Eric gibi hiç bir yere sığamayan bu çocuğa bile aitlik  hissi kazandırarak onu “önemli” hissettirmeyi başaran bir sistemleri de var, arkadaşlık gibi.

starredUp_2671572b

Eric bir başına girdiği bu ortamda -babasını dışarda tutarsak- sırtını kollayacak arkadaşlıklar da ediniyor ve babası bir yerde onun küçükken bırakıp gittiği çocuk olmadığını anlıyor.Ona ihtiyacı olmadan hayatta kalabileceğinin altını çizerken, filmin sonunda öyle müthiş bir şekilde birbirlerini affediyorlar ki,bunca kavganın aslında birbirlerini kanatmak için yaşandığını düşünmeden edemiyoruz.Velhasıl çok sağlam bir hapishane filmi bu, bahsedildiği kadar var.Bu türe ilgi duyanlar varsa atlanılmayacak bir film, muhakkak seyredin derim.

Belle

tumblr_n7b1rzyWzT1qlll6ko1_500

Bu filmin ne zamandır resimlerini görüyordum sağda solda, sonra bir gece baktım karşıma çıkıvermiş, bende elimdeki işi bırakıp anında saldırıverdim filme.Üniversite zamanlarımda Aşk ve Gurur saolsun bu tarz İngiliz dönemlerini anlatan romantik kıvamlı filmlere fena sarmış, bu tarzın bütün örnek filmlerini elimden geldiğince izlemiştim.Tabi arada okunan kitapları saymıyorum bile.Ve uzun zamandır bu tarz bir dönem film izlememiştim.Gerçi bu filmi diğerlerinden ayıran çok keskin bir çizgisi var, başrolde ki hanımefendi kızımız İngiliz beyazı değil Afrika Siyahı renginde.Filminde en can alıcı çıkış noktası da bu zaten.Aslında böyle bir gerçekliğin olduğundan emin değiller, bu film daha çok 1700’lü yıllarda resmedilmiş bir tablodan yola çıkılarak kaleme alınmış.Resimde bir İngiliz leydisi ile onun yanında yer alan siyahı kuzeni var olmakta, ve dönemim önde gelen hukukçusunun yeğenleri olarak belirtilmekte.

tumblr_na15jgpvev1qlll6ko1_500

Belle’nin babası onu küçük yaşında ölmüş annesinin evinden alıp saray gibi bir eve getirir.Kendisi asker olduğu için bu kızı amcası ve yengesine emanet ederek oradan ayrılır.Ve Belle bir takım kısıtlamalarla birlikte bir İngiliz asilzadesi olarak büyütülür.Onlar gibi giyinir, onlar gibi davranır ama bir şekilde onlar gibi olmadığı ona devamlı hissettirilir.Mesela ailesiyle birlikte yemek masasına oturması yasaktır veya misafirlerle birlikte aynı masada yer alması.Bir şekilde hep yalnızlık hissetmeye devam eder; yanında ona kardeş gibi davranan kuzeni, ailesi gibi olan amca ve yengesine rağmen.Ve kızlar büyür, evlenecekleri gün gelir çatar.Babasından yüklü bir miras kaldığı için Belle oldukça cazip bir gelin adayı haline gelir, ten rengine rağmen.Aynı zamanda amcasının gördüğü bir davada da oldukça gündemdedir, bir köle gemisinde sahiplerin zenci köleleri denize atıp üstüne tazminat istemesi haberi, onu bu tarz haberlere dair her daim koruyan eniştesine rağmen kulağına gelir.

Ve Belle, içinde yaşadığı bu pembe pamuklu hayatından şok etkisiyle uyanıverir bir gün.Bunda etkili olan da sadece bu haberler değildir, bu meseleyle alakalı devamlı evlerini ziyaret eden genç bir avukatta onun kafasını karıştırmaya başlamıştır.Gönlünde kıpırtılar başladığı gibi aklı da doğru ve yanlışı seçmesi için onu zorlamaya başlar.Daha dün kendinden bile rengi nedeniyle nefret eden Belle, bugün kendini kabullenip diğerlerine de sahip çıkacak gücü aramaya başlar.Ve böylece amcasıyla süregelen bir çatışmanın ortasında bulur kendini.Gördüğünüz üzere Belle diğerleri gibi aşkın peşine düşen ve bu uğurda sessiz acılar çeken bir dönem filmi değil, ciddi mücadeleler içine giren ve bu arada aşık olmaktan kendini alamayan bir genç kızın hikayesi.Daha derin işlenebilir br konusu olmakla birlikte, daha çok yüzeyden anlatmayı tercih ettikleri bir film olmuş.Bilmem belki en uygunu da budur.Zira kurguya yakın bir karakter Belle, onu daha heyecanlı hikayeler içine atmak yersiz olabilirdi.

tumblr_nbfqubrSaG1sczocdo1_500

Velhasıl ben çok sevdim ve beğendim, denk düşerseniz aklınızın bir köşesinde olsun derim.Ve son olarak Belle’den kötü kaderine dair bir özet cümlesi;

My greatest misfortune would be to marry into a family who would carry me as their shame. As I have been required to carry my own mother, her apparent crime to be born Negro and mine to be the evidence. Since I wish to deny her no more than I wish to deny myself you will pardon me for wanting a husband who feels forgiveness of my bloodline is both unnecessary and without grace.