Stolen: A Letter to My Captor

1336887828

“And it’s hard to hate someone once you understand them.”

Kitap bloglarında görüp, eleştirilerin olumlu olmasına aldanıp satın aldığım bir başka kitap da orjinal adıyla Stolen, bizimkilerin çevirdiği haliyle “Keşke Senden Nefret Edebilseydim”.Buna sakin bir nöbet gecesinde başlayıp ertesi gün uyumadan önce bitirebilmiştim; okunması çok kolay, akıp gidiyor sayfalar.Ancak beğeni açısından beni tam olarak mutlu eden bir kitap olmadı; belki de hikayenin anlık değişimidir bende bu etkiyi yaratan.Yoksa anlatım sürükleyici ve kitabın içine girebilmek çok kolay, ama gidişat biraz çalkanıyor işte.Lucy Christopher tarafından yazılan kitap, orjinal kapağında kitabın ne anlattığını açıklıyor zaten; “A Letter to My Captor”.Gemma isimli ergen kızımızın kendisini kaçıran adama yazdığı mektuplardan oluşuyor.

Aslında mektup değilde, daha çok geriye dönük anı satırları diyebiliriz; yazar böyle yaparak tek bir kişinin ağzından başına gelenleri anlatıyor bize.Hem hikayeyi öğrenmiş oluyoruz hem de Gemma’nın o esnada yaşadığı duyguları an çarpıcı ve yalın haliyle hissetmiş oluyoruz.Bu şekilde yazılan kitapları seviyorum, tek bir hikaye anlatanla hiçbir kafa karışıklığı olmadan anlatılana daha çabuk adapte oluyor ve bir bakıyoruz bizler de kitabın içinde görünmeyen gölgeler, olan biteni okumuyor, aslında “görüyor” ve şahit oluyoruz.Bu kitabın da başarısı burada saklı bence; yazarın kalemi bizleri seyre ve hissetmeye davet ediyor.Gemma, 16 yaşlarında genç bir kız ve ailesiyle birlikte çıktığı yolculukta kendisine bir şekilde tanıdık gelen bir adam tarafından kaçırılarak esir tutuluyor.

bd62aa3b-c61a-42d5-87d2-b083102ea39c

Kitapta ise daha ilk paragraftan itibaren bu hikayenin içinde buluyoruz kendimizi; Gemma’nın Ty ile tanışması, ondan etkilenmesi, bir anlık bir göz kapama ve kendini Avustralya’nın uçsuz bucaksız çöllerine buluşu.Uyandığı anda içinde hissettiği o çığlık çığlığa korku, çok başarılı bir şekilde tasvir edilmiş.Bundan sonrası ise Gemma’nın kaçmaya çalışması, bir şekilde mücadele ruhunu hep ayakta tutması üzerine.Ve bizler de onun gözünden Ty’ı tanımaya başlıyoruz.Kimdir bu adam, neden onu kaçırmıştır ve en önemlisi ondan ne istiyordur.Ty öyle korkutucu bir adam değildir, ancak ondan bir şeylerin yanlış olduğu da ortadadır, Gemma’nın keşfi hem içinde bulunduğu ortamdan nasıl kaçacağı hem de Ty’ın kişiliği ve zayıflıklarını keşfetme şeklindedir.

Açıkcası Gemma’nın asla vazgeçmeyen ve içinde bulunduğu şartlara yenik düşüp adapte olma yoluna sapmayan iradesine hayran kaldım, ben olsam herhalde çoktan vazgeçmiştim.Ama bir taraftan da Ty’ın çarpık da olsa inandığı değerlere ve bu uğura başardıklarına da saygı duymadan edemedim.Hani Stockholm sendromu dedikleri olayda, kaçırılan kişi kendisini kaçırana karşı pozitif duygular beslemeye başlar, hatta bir süre sonra kaçırana karşı bağımlı olur ya, bu kitapta bunun izlerini görmek mümkün tabi, ama daha çok okuyucu tarafından.Ty’ın yaptığı eylem yanlış olabilir, hatta Gemma bunun altını inatla çizebilir ama okuyan herkesin Ty için ister istemez bir sempati içine gireceğini düşünüyorum.Aksi takdirde bu roman insan için okunması zor olan bir dram öyküsü olurdu o kadar.

Bu kadar güzel sözü hak ediyor ama benim şikayet ettiğim tek nokta bitişin çok hızlı gerçekleşmiş olmasıdır; sanki roller coaster en tepeden hızlı bir bitişe geçmiş gibi çarptı beni.Hani artık sonuna geldik kitabın bitirelim der gibiydi, bilmem belki bunun bir devam kitabı olsa bu laflarımı geri alabilir hatta o kitabı da büyük bir zevkle okuyabilirim gibi.Yine de beğeneni çok ve bir artısı da o göz dolduran dış kapağı bence.Hani konusunu bilmesem bile yine de satın alırdım herhalde, netice de materyal bir insanım ben.Tavsiye edilir, aklınızın bir köşesinde olsun.

“Lets face it, you did steal me. But you saved my life too. And somewhere in the middle, you showed me a place so different and beautiful, I can never get it out of my mind. And I can’t get you out of there either. You’re stuck in my brain like my own blood vessels.” 

Bay Satoshi de kim?

Bay-Satoshi-de-Kim-_158068_1

Bir ay önce özenle seçerek siparişini verdiğim kitaplar, içlerinden bir-iki tanesi okunduktan sonra unutulmuştu nicedir.Dün gece bir hevesle seçtim içlerinden birini ve okumaya başladım; Bay Satoshi de Kim?.Tamam kabul ediyorum, sırf ismi ve belki de kapağından dolayı seçtiğim bir kitaptı ama iyi pazarlamanın da hakkını vermek gerek, sonuçta benim aklımı çelmiş oldu.Yazarı Jonathan Lee’nin ilk kitabıymış, hatta kendisinin de belli bir dönem Japonya’da iş amacıyla yaşamışlığı var.350 sayfa kadar, ama okuması çok kolay bir kitap, benim gibi aktif kitap okumayan birisi için bile 2,5 saatte bitti nereyse; o kadar içine çekiyor okuyan insanı.Bazı kitapları okumak zordur, konudan ziyade tasvirle boğulmuş gibi beni de boğmaya devam ederler, ama bu kitapta her şey dozunda, her şey yerindeydi.

40’lı yaşlarında Rob Foss huzurevinde yaşayan annesini ziyaret ettiği bir gün, annesi gözleri önünde düşerek ölür.Kendisi zaten yıllar önce ölmüş karısının ardından girdiği depresyondan çıkamamış, evden çıktığı anda panik ataklar yaşayan biri haline gelmiştir.Çok sevdiği annesinin gözleri önünde ölmesi, onun bu durumunu hiç kolaylaştırmadığı gibi, korkularını, bazen gerçek mi hayal mi ayırdını yapamadığı rüyalarını kabuslara çevirmiştir.

tumblr_ncb1zxxpmh1qegcl7o1_500

Annesiyle ölmeden önce yaptığı çok alakasız bir konuşma ise nedense hiç aklından
çıkmamaktadır; televizyonun üstüne bırakılmış bir ayakkabı kutusu içinde Bay Satoshi’ye verilmesi gereken bir şey vardır, ve bu ona mutlaka ulaştırılmalıdır.Foss, zaten oldukça huzursuz bir kişilik, kitapta da betimlediği gibi ruhu bedeni olan kabuk içinde sıkışıp kalmış, arada sırada hava almak, çıkmak istiyor ama “çıkışın” fikri bile ona mide bulantısı yaşatmaya yetiyor.

Kendisi eskiden çok başarılı ve popüler bir fotoğrafçı, ancak evden çıkmaya korktuğu için şu an eski fotoğraflarından gelen parayla geçimini sağlıyor.Hal böyle olunca o ayakkabı kutusu içindeki şeyi bu gizemli adama göndermek için kargoyu tercih ediyor ama elinde ki adresin yanlış olduğunu da biliyor.Bu zarfın içinde ne olduğunu merak ediyor ama annesi üstüne “özel” ibaresi koyduğu için açıp bakmanın annesine saygısızlık olduğunu düşünüyor.Kendi kabuğuna çekilmiş bu adamın huzurunu bozan bu zarfı bir an önce sahibine ulaştırması gerek ama nasıl.Onun evinde ki varlığı bile Foss’a sanrılar yaşatmak için yeterli.Bir taraftan annesinin bu son isteğini yerine getirmek istiyor, diğer taraftan bunu görmezden gelmek.

tumblr_ncj86vYAG61qzdw6bo1_500

Sonra bir şekilde kendini Japonya’ya giden uçakta buluyor, hem de bir panik atağın tam ortasında.Bundan sonrası ise tam bir keşif; hem bizler için hem de Foss için.Kitap da 2. Dünya Savaşı yıllarında Japon işgalinin olduğu zamanlara dair metinler okuyoruz bu arada, bir taraftan yeni ve modern Japonya gözlerimizin önüne seriliyor.Sanki Foss, kalabalık fobisi olan tek adam değilmiş, sanki onun yerine okuyan bizler varmışız gibi hep birlikte kalabalık Tokyo sokaklarında kayboluyoruz pembe saçlı bir kızın peşinden.Bu Satoshi kim, annesiyle nasıl bir ilişkisi var, ulaştırmak için bu kadar uğraştığı zarfın içinde neler yazıyor ve esas soru nerede bu adam.

İlaçlara bağlı yaşayan panik atak hastası bir adamın, adım atacak yer bulunmayacak Tokyo sokaklarında, kendi kabuğundan çıkıp hayatı ve kendini, en önemlisi annesinin bilinmeyen mazisini yeniden keşfediş hikayesi bu kitap.Kesinlikle sıkıcı olmadığı gibi insanı sonunu görmeden uykuya bile daldırmıyor, en azından benim için öyle oldu.Bakalım yazarın yeni kitapları nasıl olacak; bu arada betimlemeleri ağzımı açık bıraktıracak kadar orjinaldi.Velhasıl güzel kitap, elinize gelirse okumadan geçmeyin.

Lights Out

maxresdefault

En korktuğum şeylerden birini kısa film konusu yapmışlar, sonra da benim gibi zayıf bir bünyeye izlettirmişler bunu.Daha çok küçükken o ışıkları kapatınca ortaya çıkacağına inandığımız kötü niyetli canavarlar, bilinmez kötü cisimler büyüdükçe kaybolmaya başlar, bu korkuda ki mantıksızlık kendini belli eder.

Ama yine de küçük de olsa bir korku hissi kalır insanda; ne de olsa ışıklar kapalıdır ve o kutu karanlık köşelerde neyin olduğunu görememenin verdiği rahatsızlık hissi hala insan aklının bir köşesinde kalır.Veya bütün bu söylediklerimi kendi üstüme de alabilirim.Ben ışığın olmadığı yerde “her şeyden” , kardeşim böceklerden korkar.

Hal böyle olunca ışıkları kapattığımızda ortaya çıkan korkunç canavarın varlığıyla alakalı bir kısa film yaparsanız, ben 2.30 dk. bile izlemeye korkarım.Sanki dakika değilde, saat hesabı gibi uzun geldi bana; devamlı durdurup devam ettirdiğim için olsa gerek.Tabi en başında da dedim, benim bünye korkak, o yüzden bende böyle bir etki yaratmış olabilir.Ama yine de çok kaliteli ve etkileyici bir kısa film yapmışlar.Bunun uzununu da yaparladı ama artık korku sineması almış başını gitmiş, onlara çok klişe kalan bir konusu olurdu.Neyse merak edenleri bu siteye davet ederim, iyi seyirler.

Crush On You

Crush_on_You_v03_c09a_-_001-002

Vakti zamanında Happy Ending isimli bir manga için tanıtım yazmıştım bloga, geçenlerde ise aynı mangakanın başka bir mangası ilişti gözüme ve kıyamadım bile okumaya.İndirdim, sakladım, bir ara unuttum varlığını ancak okumaya başladığımda o kadar az geldi ki bölümler gözüme, hayır bu kadar olamaz, bunun mutlaka devamı olmalı diyerek ağlandım bile.Bir ağlanan ben değilim, manga için forumlarda tartışılan kısmında muhakkak sonunun yetersiz kalacağının altı çiziliyor, herkes hala ister istemez devam bölümleri beklerken buluyor kendini.Manganın türü için Shounen Ai diyeceğim tabi ki, ama bunun yanında çok güçlü bir Shoujo de.Hatta tanıtım kısımlarında Josei ibaresi bile geçiyor benden söylemesi, siz düşünün artık nasıl bir mangayla karşı karşıya olduğunuzu.

4 volüme 17 bölümden oluşmakta, yani iyi bir manga okuyucuysanız eğer bir oturmada en fazla bir saatinizi alacak; ondan sonra mangakanın başka managları için arayışa girecek ve elinizi boş geri döneceksiniz bu arayıştan.Manhwa olduğu için bir aşk üçgeniyle başlangıç yapıyoruz – adamlar yeminle takık bu konuya-.Gerçi tipik bir kore yapımında bu aşk üçgeninde bir kızın peşinde dolanan iki erkek anlatılır, burada ise -hihiihih- bir erkeğin peşine düşen bir kız ve başka bir erkek var, dikkatinizi çekebildim mi bilmiyorum.

5

Belki de yazının bu kısmında çoktan ekranı kapatmış bile olabilirsiniz ama okumaya devam edenler için ben de yazmaya devam ediyorum.Okulun playboyu diyeceğimiz erkek karakterimiz için elini sallasa ellisi deyimi tam yerinde, adam gününü gün ediyor.Ve hanım kızımız için erkekleri parmağında oynatmak tam bir hobi olmuş sanki, kaşını kaldırıyor ve terk edip yenisine geçiyor.

İşte böyle yerinde durmaz bir ikilinin dikkatini okula yeni gelen ve daha manganın başında bir çok yalnış anlaşılmalara sebep verecek görüntü de olan Jong Yi çeker.Zira okuyacağınız ilk tartışma Jong Yinin cinsiyetine yönelik.Kızımız için o bir erkektir, ama oğlumuz için o anında vurulup çarpıldığı bir kızdır.Ve tabi ki acı gerçek Jong Yi, çok güzel görünen bir erkektir, öyle ki onun erkek olduğunu öğrenip dünyası başına yıkılan erkek karakterimiz için bir süre sonra – ne olursa olsun- vazgeçilmez olacağıdır.

Crush_on_You_v02_ch00_intro_pg013_[EF]

Şimdi düşünün birinden hoşlanıyorsunuz, o size baksın istiyorsunuz,bunu öyle böyle kısmi olarak da başarıyorsunuz ama çocuğun teki çıkmış ortaya sizin hoşlandığınız erkeği ayartmaya çalışıyor, ne yaparsınız.Hanım kızımız bunun altında kalmaz ve büyük bir mücadele başlamış olur, bakalım Jong Yi kimde karar kılacak.Cevabı söyleyebilirim ama okumayı düşünenler için işin zevki kaçsın da istemem.

Bu arada Jong Yi, dış güzelliği bir yana içten de dünyalar tatlısı bir çocuk, bazı yerlerde nasıl düşündüğünü anlamasam dahi sevdim ben bu çocuğu.Hem kızın hem de oğlanın düşüncelerini anlatıyorlar mangada ancak Jong Yinin ne düşündüğünü o ağzını açıp bizlere anlatana kadar anlayamıyoruz, o kadar kapalı tutmuşlar yani okuyuculara.

k6.20

Bu da böyle bir manga için gerekliydi belki de, sonuçta onun ne düşündüğünü bilirsek olayın heyecanı da kalmazdı.Yazının başında da dediğim gibi daha uzun yazıp/çizilebilirdi, mis gibi konuyu kısacık bir şekilde bağlayıp bitirdi;daha uzun olsaydı bunun varlığını bilip sevenler, takip edenler daha fazla olurdu.Ben çok beğenerek okudum, merak edenler boş anlarında bir baksın derim.
.

Space Station 76

tumblr_nc5ese4oI61spqn30o3_500

Matt Bomer yakışıklılığı diye bir şey var, bu inkar edilemez.Kendisinin White Collar diye bir dizisi var, izleyeni seveni çok ama ben daha izlemedim.Aslında ilk tanışmamız Normal Heart ile oldu, sonra da bu film çıktı karşıma birden bire.Ne daha önce başka bir yerde ne görüm, ne okudum; hiç bir bilgim olmadan seyretmeye başladım.Hatta bu yazıyı yazmaya başlamadan önce nette yorumlarını okuyayım dedim ama nafile,nerdeyse hiç kimse konuşmamış bu film için; demek ki daha uyulmadı ya da hiç kimse beğenmedi.Zaten film öyle muhteşem bir konu, aksiyon, heyecan veya görsellik vaad etmiyor.Sadece izlerken eğlendiriyor o kadar; hatta bu film için çok fazla miktara para harcamadıklarını dahi düşünüyorum; bir kaç aynı mekan, kısıtlı oyuncular ve dialoglar hepsi bu kadar.

Ben de filmi güzel sunmaya bakarken hepten batırdım daha başında; yine de önden söylemekte yarar var.Bilim kurguyla kafa bulan bir yapısı var; hatta film posterinde bile deniyor; “Geçmişin geleceğine hazır olun” diye. 70’li yılların uzay yolu versiyonu gibi bir şey; mekanın dekorasyonu, insanları giydikleri, özgür sigara ve alkol politikası derken uzay gemisinin içinde 70 rüzgarları esiyor.

tumblr_nc5ese4oI61spqn30o5_500

Geminin kaptanı çok enteresan bir karakter; bu kadar depresif ve intihara meyilli bir adam daha göremezsiniz.Eski kaptan asistanının gemiden aniden ve şüphe uyandıracak bir şekilde gitmesiyle birlikte yeni bir asistan gelir gemiye.Gemi ahalisi için oldukça konuşulacak ve kadınlar arasına kıskançlığa sebep olacak kadar kendine öz güveni  yerinde, rütbesi yüksek bir kadındır bu yeni asistan.

Kaptan zaten depresif havada, bu yeni asistan onun içn fazla konuşup ses çıkarmadığı sürece görmezden gelinebilir.Geminin mekanik işleriyle ilgilenen Ted ve eşi Misty ise filmin iki önemli karakteri.Misty kadar gıcık bir kadın olamaz, filmin en sinir olunası karakteridir kendileri.Depresyona girmiş, Valium bağımlısı olmuş, kocasına karşı sevgi hissetmek bir yana, gram saygısı da yok; çocuğunun mutluluğu yerine kendi mutluluğunu tercih eden bir kadın.

tumblr_ncc7c1zfwo1rqmy9yo4_500

Böyle yazınca valla haksızlık yapmışım gibi hissettim, zira filmde Misty ne kadar kötü tasvir edilmişse, yeni kaptan asistanı Jessica a o kadar iyi yansıtılmış bizlere.Burada kandırıldığımıza dair bir ışık beliriyor zihnimde; vay terbiyesizler demek her şey biz Jessica’yı sevelim diye planlanmış.Evet izlerken seviyoruz da; zaten nasıl sevilmesin, yürüyen iyilik emsali kendisi.

Ama yine de bu kadını Liv Tyler canlandırmasayı daha çok da sevebilirdim Jessica’yı.Neden bilmiyorum ama Liv Tyler bana itici geliyor, sadece güzel bir yüzen ibaret olduğu için olabilir,oyunculuk adına en azından bu filme pek de bir şey göstermedi bizlere.Misty’nin soğukluğuna sebep, Ted hayattan bıkmış gibi dolanıyor ortada ve bir anda karşısına Jessica çıkıyor işte.70’lerde tipik bir banliyöde geçebilecek kadar sıradan bir konusu var, ama bu banliyöyü alın, bir uzay gemisinin içine yerleştirin ve işte karşınızda Space Station 76.En başından bu kısa özetle filmi anlatabilirdim ama esasına şimdi yazdıkça gözüm açılmış gibi hissediyorum.

tumblr_nc11tjKxe91qga7lvo1_500

Bir de her filmi sevmek için harika efektler, izleyeni ters köşeye yatıran mükemmel senaryolar veya duygusal sahneler görmemize gerek yok.Bazı filmler neden sevildiği açıklanamadan sevilir işte, bu filmde benim için böyle bir örnek.Ben beğendim, hatta baya keyifle de izledim; birçokları bu neyi şimdi diyecek ama aranızda sevip beğenenlerde çıkacaktır, inanın bana.

The more you try to create a paradise, the more you will resent the prison. And all you’re left with is dreams of a future that never happened.

Jessica Hyde ortaya çıktı

tumblr_n9x9k1e5UV1tqnd81o1_500

Geçen sene Mart ayında ilk defa bizlerle buluşan Utopia, benim için ardarda izlenen 6 bölümlük ilk sezonun arkasından başladığı gibi kısa bir ara için veda etmişti.Geçen aylarda ikinci sezonuyla bir 6 bölüm daha verdi ve arkasında toplamda 12 bölüm bırakarak 3. sezon için sevenlerini bekleme moduna aldı.Açıkçası ikinci sezonu izlemek için biraz geç kaldım; hepi yayınlansın toplu izlerim diyerek biraz bekledim ve küçük bir itiraf daha; aradan bir yıl geçmiş, ilk sezonda bir dünya komplo teorisi atılmış ortaya, benim kafam bir hayli karışmış; ben de haklı olarak biraz “unuttum” ve biraz da “çektim” kendimi geriye.Ne kadar aptallık ettiğimi bugün aralıksız izlediğim 2. sezondan sonra anladım.Kardeşim boş yere devamlı dürtmüyordu beni izle diye, bir bildiği varmış kızın.

İlk sezon kurgu olarak görüp eğlendikleri bir çizgi romanın peşine düşen bir grup internet arkadaşının ne büyük bir yanılgı içinde olduklarını hayatları tepe taklak olarak görüp öğrenmiştik.İlk sezonu hatırladıkça bir gecede nasıl bitirdiğim, bir çok sahnede nasıl şok içinde kaldığım ve ne büyük bir heyecanla ilk sezonu kapattığım aklıma geliyor.Utopia adı verilen bir çizgi romanın hayranı olan bir grup insan, netten onlara yeni sayıyı temin ettiğini söyleyen bir arkadaşlarının evinde buluşmak üzere anlaşırlar.

tumblr_ml9gj4MdTk1qbxa5so1_500

Utopia ise öyle sıradan bir dergi değildir; yayımlandığı yıldan çok çok sonra dergide bahsi geçen abzı hastalıkların ortaya çıkmasıyla Utopia gelecek için bir kötü haber çağrısı olarak ün salmıştır.Tabi bu durum o zamanlarda “kim bu adamlar “dediğimiz Şebeke tarafından hoş karşılanmamakta, hatta Utopia ile bağlantısı olan herkesin hayatı ya gerçek manada kararmakta ya da ölsem daha iyiydi diyecek kadar sürünmektedir.

Adamların peşlerinde onları öldürmek için görevli iki adam vardır ki; bir tanesi “Where’s Jessica Hyde” diyerek diziye imzasını atmıştır.İlk sezonun kısa bir hatırlatmasından sonra gelelim muhteşem ötesi 2. sezona.Gerisi spoiler içerir tabi ki, ona göre.Jessica’nın aslında kim olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şoku hala hatırlarım ve en önemlisi bütün dizi boyunca öldürmek için onu arayan adamın onun öz kardeşi olduğunu görmek daha büyük br şoktu.Ve aslında benim için -hele de 2. sezonda gördüğüm kardeş sahnelerinden sonra-çok da yerinde ve güzel bir karardı.

Bu dizide o donuk bakışlı ve mekanik halleriyle bile olsa en sevdiğim karakter Arby olacaktır; gerçi ona artık başka isimle hitap ediyoruz ama olsun, benim gözümde hep Arby olarak kalacak.Sanki daha bir adam olmuş, sakinleşmiş ve hayatta yerini bulmuş gibiydi.En azından ilk bölümlerde kendine bulduğu ailesiyle çok güzel bir görüntü çizdi.Tabi o sarı çantasını gördüğüm ilk anda sırtımdan geçen ürpertiyi belirtmeden geçemeyeceğim.Ailesini kaybetmiş olsa da en azından orjinal ailesine yeniden kavuşmuş oldu.

tumblr_nb35u1Prwo1thggvno7_500

Bir de bebekken babasının onun üzerinde deneyler yapması sonucu bu hale gelmesi çok acıklıydı; açıkçası bu cani katil için nasıl insani duygular besleyebiliyorum ben bile kendime şaşırıyorum.Aile içi draması yaparsak yazık olmuş ona, hep ön planda -Milner bile altını çizdi kocaman- Jessica var; hatta bütün bu evrensel komplonun altında yatan yegane şeyin de Jessica’ya duyulan sevgi olduğunu öğrendik ya, helal olsun valla.Bu arada Milner demişken; 2. sezonun ilk bölümünde onun gençliğine canlandıran kişinin Game of Thrones’da görüp sevdiğimiz Rose Leslie çıkması şahaneydi; zaten çok güzel bir kadın bir de oyunculuğuyla gözleri doldurdu yine.İlk bölümden bahsedelim azcık; o geriye dönüş, akranın nostaljik bir havaya bürünmesi, kocaman bir öykünün kısa bir sürede ama oldukça doyurucu bir şekilde izleyene sunulması derken bence ikinci sezonun en başarılı bölümü ilk bölümüydü; hatta orada bitirseler gam yemezdim.

Şaka bir yana dizi zaten tam bir görsel şenlik, hangi sahnesi daha iyiydi deseniz seçemem bile; bir o bir bu derken ben kısaca bütün diziyi işaret etmiş olurum.İlk sezon nasıl kafamız karışıyorsa, 2. sezonda bütün o karışıklıklar ortadan kayboluyor; istemediğiniz kadar soruların cevabını bulmuş oluyorsunuz.Açık açık anlatımın yanı sıra, artık bütün konuşmalar ortaya atılan bilmecelerin cevabı geliyor kulağa.Ama bütün aksiyon artarak devam ediyor aksine.İlk sezondan düşman olarak gördüklerimiz bir bakmışız ya gri çizgideler, ya da tamamen bizim tarafa geçmişler.

tumblr_nbn05fhzwf1ttb2jxo1_500

Kötü adamlar bile yapmak istedikleri şeyler göz önüne alındığında tam olarak “kötü” diye adlandırılamıyor artık; gri diyorsunuz en kötü haliyle.Düşünün bir kere; dünyada olması gerektiğinden 7 kat fazla insan nüfusu var, kaynaklar günümüzde bile kıt kanaat yetiyor.Bundan bir 100 yıl sonra ise tamamen bitmiş olacaklar ve insanlar üremeye devam ediyor.Onlar için gizli kapaklı bir soykırım lazımsa bunu en iyi şekilde; üremeyi sonlandırarak yaparsınız.İşte kötü adamların hedefi bu; kötülük yaparak hedefledikleri şey “Dünyayı Kurtarmak”.

Şimdi kimin yanında yer alırsınız; Becky, İan ve Grant gibi “buna gerek yok, her şeyi birlikte atlatabiliriz” diyenlerin mi yoksa Wilson Wilson gibi yönünü değiştirip “başka çare yok, fedakarlıklar yapılmalı” diyenlerin mi.Açıkcası ben karar verebilmiş değilim; bu bir kurgu olduğu için rahatlıkla ortaya karışık atıp konuşabiliyorum, ama gerçek hayatta hangi kararı verirdim; tabi ki üremenin devam etmesi olurdu; nitekim özünde ilkel dürtülere sahibiz, neslin devamı olmalı mutlaka.İşte bu dizi böyle bilim kurgu-fantastik şeyler olarak kendini sınıflandırırken bir taraftan da bizim gibi gariban insanoğlunu ciddi felsefi düşüncelere sürüklüyor.Neyse geçelim bu ağır konuları daha çerezlik şeylerden bahsetmeye devam edelim.Mesela çok sevgili Grant gibi..

tumblr_nb35u1Prwo1thggvno6_500

Seviyorum bu çocuğu ya, zaten sevmeyenin beynini Alby’nin silahıyla bir güzel dağııtır.Bu kadar karakter içinde bir o bir de Alice herkes için el üstünde korunup saklanacak gibi olanlardır bence; nitekim ağzından küfür eksik olmasa da -hatta küfür içerikli tek bir cümlesini duymak piyangoyu kazanmaktan zor olsa da-bunu çocuk yaşında yaşadığı korkulara ve yalnızlığa vermeden geçemiyorum.Kendi içinde bilgisayarı ve çizgiromanları ile yaşarken bir anda okulunda masum çocukları öldürdüğü suçlamasıyla hem annesinden hem de yaşamından olan Grant için bizler üzülmesin de Alby mi üzülsün yani.

Gerçi o bile çocuğa o donuk yüz ifadesiyle sempati duymuştur, ban şahsen buna inanıyorum.Bu arada o sakal olayı iyi olmuş bence, adama azcık mimik katmış,Jessica beğenmese de ben beğenmiştim.Bahsetmek istediğim bir başka ayrıntıda bu dizide işlenen cinayetlerdir; tamam herkesin elinde bir silah var ama yine de öldürülen herkesin kafası dağıtılıyor kardeşim; illa duvarlara dağılmış beyin parçaları olacak.Ne diyelim bu da dizinin tadı tuzu gibi, baharat etkisi katıyor sanki.

tumblr_nc1vjr4hrF1ttb2jxo1_500

Kurgusu, görselliği ve kendini her şartta sevdiren karakterleri ile -o renkli takım elbiseli Alby’nin ex arkadaşını bile sevdim yani- tam bir kült dizi.Buraya da yazıyorum bu dizi bittiğinde yıllar sonra bile hala bu diziye saygı duruşuyla bakacak insanlar olacaktır, buna bende dahilim.Giden 2. sezonun arkasından, artık bekleriz 3. sezonun gelişini.

World’s full of love. Billions of people loving billions of others.

Hıçkıdık ve Dişsiz için alkışlar havaya

tumblr_n3yb8vG7FP1rugeh3o1_500

İlk filmini 2010 yılında seyrettiğimiz bu animasyon serisin 2. filmi çoktan sinemalarda gösterildi de ben ancak yazmaya başladım.İlk filmini seyrettiğimde bu kadar güzel ve eğlenceli bir şeyle karşılaşacağımı düşünmemiştim, bittiğinde ise tam anlamıyla aşık oldum.Animasyon izlemek insanı yeniliyor sanki, çocuklar ön planda tutulduğundan her duyguyu o kadar masum yansıtıyorlar ki bizim gibi yetişkinler için ferahlatıcı bir duygu sağlıyor bu durum.

Ejderhanı Nasıl Eğitirsin gibi uzun isimli bir animasyon, aslında ismin de bütün filmin özetini veriyor.İlk filmde baş kahramanımız Hıçkıdık adlı çocuğun bir viking yuvası olan köylerine ejderhaların nasıl baskınlar düzenlediği ve onlarla nasıl mücadele ettikleri anlatılıyordu.En azından bu şekilde başlamıştı film.Devamında ise Hıçkıdık’ın ejderhalar arasında artık çok nadir görülen ve bir o kadar da tehlikeli olan Dişsiz’le yollarının kesişmesi ve bütün kavgalarına rağmen bu ikilinin bir araya gelmesi anlatılıyordu.

tumblr_nc54nqOg3G1qmlorjo1_500

İlk filmin özetini kısacık kestikten sonra gelelim heyecanla beklediğimiz 2. filme.Arkasına ilk filmin başarısını almış, artık kim tutar onu.İlk filmde çocuk olan Hıçkıdık ve arkadaşları büyümüş, köy artık ejderhalarla savaşan bir köy değil, aksine büyüğünden küçüğüne kadar herkesin bir tane ejderhasının olduğu, hatta ejderha yarışmaları yapacak kadar birlikte uyum içinde yaşadıkları bir durum söz konusu.Kısaca Hıçkıdık’ın hayalini kurduğu her şey hemen hemen gerçekleşmiş vaziyette.

O ve Dişsiz kimsenin keşfetmediği küçük adalar, yeni toprakların peşinde kendilerini başka maceralara atıyorlar o sırada.Babasının ise Hıçkıdık için daha başka planları var; köyün yeni şefi olması gibi.İlk filmin anlatmak istediği mesaj; ailelerin çocuklarını dinlemeleri gerektiği ve ön yargı ile bilinmeyenden korkmak yerine tanımak gerektiği.İkinci film ise artık büyümek ve sorumluluk almak gerektiği üzerine bence.

tumblr_nal5vdAry61s0rxzvo1_500

Hıçkıdık şef olma düşüncesiyle evden kaçarken, evine daha acı duygular içinde dönüyor.Bu filmde yine ejderhaların köye saldırısı var ama yanlış anlaşılmasın bunlar tamamen hipnotize olmuş ejderhalar; hem de başka bir insan tarafından.Hıçkıdık ve Dişsiz’i ise ilk filmden daha heyecanlı ve korku dolu bir macera bekliyor böylece.

Ben zaten spoiler olayını saldım gitti çoktan, onun için söylüyorum artık, ona göre okumaya devam edin.Hıçkıdık’ın babası Kayıtsız Zebella’nın öldüğü sahne çok acıklıydı, bir iki damla istemsiz bir şekilde yanaklarımdan akmış olabilir.Ve tabi onu uğurladıkları o sahneler -saolsun Viking bilgimle-benim için az da olsa huzur vericiydi.Bir de yıllardır öldü bildiği annesinin pat diye ortaya çıkışı da en azından 3. filmde gözlerimizin arayacağı Zebella’nın yerini dolduracak gibi görünüyor.

tumblr_nc4d74xz621qzmmzso1_500

Bu arada 3. filmde Hıçkıdık’ın köyün şefi olduğunu ve aldığı kararları görecekmişiz.Harry Potter gibi yemin ederim, animasyon deyip geçmeyeceksiniz burada da Hıçkıdık’ın yıllar içinde nasıl büyüyüp yetişkin bir adam olduğunu seyrediyoruz.Belli olmaz filmler böyle sevilip tutulmaya devam ederse Hıçkıdık’ın yaşlılığını bile görebiliriz gibi geliyor.Bir de karakter isimleri çok ya; Südüklü nedir kardeşim, gülmekten yerlere yattım.Ejderhalar da çok havalı, öyke tek tip değiller; binbir çeşit şeker yığını gibi.Tabi içlerinde yine de en havalısı Dişsiz; böyle sempatik bir şey olamaz.Animasyon açlığı çekenler ve daha bu seriyi izlememiş olanlar için mutlak surette önerilir, kaçırmayın.

Vikings selam eder

tumblr_n5h9kg4w8Q1spjyono1_500

Bazen bu bloga neleri yazıp yazmadığımı hatırlamıyorum; yazmaya başlamışım mesela bir filmi, aklıma geliyor bir bakayım diyorum çoktan yazmış oluyorum.Vikings ise yazdığımı sandığım ama şimdiye kadar hakkında tek bir kelime etmediğim bir dizi olmuş blogta.Bu elzem hatayı hemen telafi etmem gerek, zira hiç haz etmeyip “izlemeyin” diyerek bangır bangır yazdığım o kadar dizi varken “izleyin” diyerek sesleneceğim Vikings’in olmayışı affedilemez bir ayıp.Şimdiye kadar sadece 2 sezonu yayınlandı ve Mart 2015’te 3. sezonunu izlemeye başlıyor olacağız.

Bu tam dizi Spartacus bittikten sonra veya tam olarak hatırlamıyorum, son demlerinde de olabilir, yayınlanmaya başlamıştı.Ve bende bir heyecan en azından Spartacus’ün arkasından ağlanırken onun bıraktığı boşluğu az da olsa dolduracak bir dizi bulduk diye sevinmiştim.Tabi tam olarak aynı kulvarda ilerliyorlar diyemem, ama tarihi-kurgu aksiyon var mı; var.

tumblr_n5ir90v5NE1qlqs61o1_500

Yalnız Vikings, Spartacus kadar şaşalı, entikalı ve kanlı değil.Yayınlandığı kanal History Channel olunca, daha çok Vikinglerle alakalı tarihi gerçekleri dizi kıvamında seyrediyoruz diyebilirim.Tabi hepten monoton bir şey demek değil bu, aksine diziyi seyretmeye başladığınızda onun kendi heyecanı ve ilerleyişi içinde kaybediyorsunuz kendinizi.İlk sezon aktif olarak fazla izleyeni yoktu, ama ikinci sezonla birlikte bu diziden bahsetmeyen de kalmadı; ben özellikle erkek kardeşimle yarışarak seyrediyorum; ben işteysem o, o işteyse ben önden seyredip diğerini sinir etme yarışına giriyoruz bir anda.

Vikinglerle alakalı yarı kurgu-yarı gerçek bir dizi yapacak olsanız, onların içinden en meşhur olanları seçip anlatmak en mantıklı olacağından dizinin ana karakteri bir dönem deniz aşırı seferleri ve beraberinde getirdiği korkutucu yağmalarıyla ün salan Ragnar Lodbrok’un hayatı olurdu.Hani küçükken seyrettiğimiz Vikingler çizgi filminde küçük vikingin babası oluyor kendileri- en kısa yoldan hatırlatma da böyle olur, tabi benim neslimden gelen insanlar için*-

tumblr_n5flm2Iasb1sl760no1_500

Ragnar’ın basit bir çiftçiyken nasıl Earl’ine -şefine diyelim- karşı gelip arkadaşıyla kendi gemilerini yapıp bilinmeyen diyarlara seferler düzenlediği ve bu uğurda başına gelen trajediler, başarılar ve savaşlar anlatılıyor dizide; en kısa şekilde ancak böyle anlatılabilirdi.Bu arada dizi tabi tek bir karakter üzerinden ilerlemiyor; Ragnar’ın izleyen herkesi kendine hayran bıraktıran güçlü ve sağlam kişilikli eşi Lagertha özellikle ikinci sezonda öyle bir şaha kalkıyor ki, onun adına hepimiz gurur içinde buluyoruz kendimizi.

Ragnar’ın çıktığı bu yol basit bir yol değil; adamın seferlerde yaptığı yağmalar ana vatanında uğraştığı sıkıntıların yanında çerezlik gibi kalıyor, ya da en azından izlerken ben öyle hissettim.Hani ana karakterin ve diğer sevdiklerimizin başına bir şey gelmesini istemeyiz ya; işte ben o duyguyu Ragnar elinde kılıçla değilken daha fazla hissediyorum.Gücün getirdiği her türlü olumsuzlukla uğraşıyor adam; diğerlerinin isyanı, abisinin yarım yamalak yanında oluşu ve izleyen herkese yaydığı o güvenilmez titreşimler,devamlı kendini ispatlama durumu.

tumblr_n5g00uQroY1qaov4fo1_500

Bu tarihi bir dizi olduğu için karekterleri öyle sempatik şekillere sokma gereği hissetmemişler; yani Ragnar bir Viking olarak neyse odur.Bir de canlandıran aktörün ellerine sağlık, öyle tekinsiz bakıyor ki bazen, adamın ne düşündüğünü, hatta bırakın düşünceyi bazen ne hissettiğini bile anlayamıyoruz.Yüzünde o sinsi gülüş, dünyayla dalga geçen bakış hiç eksik olmuyor.Ben şimdiye kadar hiçbir karakterin böylesine beni sinir ettiğini hatırlamam; zira “anlayamıyorum” ben bu adamı.

Tabi şanslı olduğu konular da var; mesela her şartta yanında olan karısı, ona büyük bir sevgiyle bakan oğlu ve kızı gibi.Bir de bahsetmeden geçmeyeyim, bu dizinin olmazsa olmaz yegane karakteri; Athelstan.Kendisi Ragnar’ın ilk seferinde yağmaladıkları bir kiliseden köle ederek ele geçirdiği – bir çok rahibi gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdir- bir rahip.Hayatta kaldığına sevinsin mi yoksa inançlarını bir kenara bırakıp canına mı kıysın bilemedi başlarda, ancak daha sonra bir şekilde adapte oldu bu aileye, daha sonra da bu kültüre.

tumblr_n5ir8oau9n1qlqs61o2_500

Ben diziyi izlerken Athelstan’ı Lodbrok ailesinin bir üyesi olarak görüyorüm; aile yıllar içinde şekil değiştirse de değişmeyen tek eleman Athelstan oldu.Kendi içinde çok çelişkiler yaşadı, hala da yaşıyor ama Ragnar tarafından esir edildi dediğimde bunu ciddi olarak söylüyorum; adamın ruhunu bile esir etmiş vaziyette.Şu dizide çözemediğim çok şey var ama özellikle Ragnar-Athelstan ikilisine çok şüpheyle yaklaşıyor; öyle bir bakışıyorlar ki bazen aklıma farklı farklı şeyler geliyor.Hadi bu benim kötü niyetimden kaynaklansın diyelim şimdilik.

Başka bir konuysa din mevzusu; Vikinglerin İskandinav tanrılarına inandıkları bilinen bir gerçektir.Ancak bütün hayatlarını bu tanrılara göre şekillendiriyorlar; başta Odin olmak üzere.Ölünce Valhalla dedikleri bir yere gidip tanrılarla içki içeceklerine falan inanıyorlar- hala öğreniyorum, bazen kafamı çok karıştırıyorlar-Özellikle Ragnar bütün hareketlerinde tanrıların onayını almaktan yana, zavallı Athelstan’da ister istemez din değişikliği içinde buluyor kendini.

tumblr_n502zxnT901r5c64eo1_500

Yarı belgesel kıvamıda bakarsanız diziye, Vikinglerle alakalı çok güzel bilgiler öğrenirsiniz; hatta bazı ritüellerini öğrenmesem de olurdu bile diyebilirsiniz.Özellikle ikinci sezonda öyle sahneler var ki, bunu sıkça söylemişimdir.Nitekim vakti zamanında bir çokları tarafından “barbar” olarak adlandırılan; savaşmanın ve öldürmenin bir yaşam şekli olduğu bir topluluktan sevimli görüntüler beklemek de yersiz oluyor.Öldürmeyle alakalı tek bir negatif düşünceleri yok adamların, hatta yeri geliyor bunu büyük bir keyifle de yapabiliyor, yapamayanı ise oldukça küçümsüyorlar.Velhasıl böyle bir dizi işte bahsettiğim; az buçuk meraklandırabildiysem eğer mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Honggane

Honggane-8

Uzun zamandır bu mangakanın bir mangasını okumamıştım, bundan yıllar önce gözlerim aka aka bir kaç tane mangasını okumuşluğum var ki, gerçekten çabalayıp bitirmesi çok güç mangalar çiziyor saolsun.Hani okurken kendimi sıklıkla Kore dizisi izler gibi hissediyorum, sadece daha renksiz ve müziksiz halleri gibi.Zaten çizen de Koreli, ve bunlara artık manga değil de manghwa demek daha doğru olur.Uzun zamandır Kore dizisi izleyen biriyseniz eğer ne demek istediğimi rahatlıkla anlayabilirsiniz, hani bazen o kadar arabeske kaçıyorlar ki aşk konusunda elimle tutup iki karakterin kafasını birbirlerine tokuşturmak istiyorum, hatta bazen bu duygu o kadar yoğun oluyor ki kafalarına vura vura kan kusturmak istiyorum.Ve bu mangada ki çiftimiz de saolsun böyle karakterler, yeminle elimde sopa olsa ikisini bir güzel döverdim.

Şimdi esas kız bir ailenin ortanca çocuğu; kendisinden büyük bir abisi ve bir de erkek kardeşi var.Babası dehşet bir şey, çocuklarını elinde sopayla terbiye etmeye bayılıyor; nene ise tam evlere şenlik.Gerçi onu ilk bölümler haricinde fazla da göremedik ya olsun.Kızın abisi teknik lisede okuyor ve o lisenin bildiğin kabadayı kralı, kendi okulu dahil çevre okullar bile onun namını duydukları gibi irkilmeden edemiyorlar.Küçük erkek kardeşi ise başka bir lisede, o lisenin çetesine mensup bir üye.Kızımız ise tamamı bayanlardan oluşan bir liseye gidiyor.Bir gün erkek kardeşi okula gitmediği için onun peş,ne takılıyor ve kendini fark etmeden çetenin buluşma noktasında buluyor.Herkesin ortasında okula gitmediği için kardeşini döverken o çetenin karizmatik lideri bunu görüyor ve “BAM” esas kız-oğlan buluşması cereyan ediyor.

Honggane-10

Bundan sonrası ilk önce kızın bunun peşinde dolanması, sonra çocuğun dolanması; araya giren arkadaşların müdahaleleri,çete savaşları, dedikodular, kavgalar derken manga tam 11 cilt ve 56 bölümden oluşarak daha önden bunun uzun bir okuma macerası yaşatacağını garanti ediyor.Ben yine şanslıyım; tamamlanmış ve çevirisi çoktan yapılmış bir mangayı okudum.Yorumlarını okuduğumda bu mangayı 5 senedir takip edenleri bile okudum; açıkcası bende ne o kadar sabır var ne de unutmadan peşine düşecek kabiliyet.

Bunu şimdiye kadar tek bir manga için yapıyorum, o da güzel bir şey ne yapayım – Finder Series-Kafaya koyarsanız bir günde bile bitebiliyor, en azından ben gözlerim acıyarak bitirmiş bulundum.Devam eden bir si olsaydı, bir yerde bırakır sonra peşine düşmezdim herhalde, ancak bu kadar okumuşken sonunun görmeden bırakmak gözlerime ayıp olur dedim ve inatla okudum.

img000024

Bu mangakanın huyu suyu böyle, en baştan bazı şeyleri kabul ederek okumak lazım onun mangalarını.Mesela, mangalarında her daim güçlü bir kadın karakter vardır, yeri gelir canını sıkan herkesi ya diliyle ya da tekmeleriyle bir güzel dövebilir.Sonra buna aşık olan sadece bir kişi değildir, aksine imkan verilse bütük erkek karakterler bizimkine aşık olma potansiyeline sahiptir.Kore yapımı olduğu için aşk üçgenleri, dörtgenleri görmek yüksek ihtimaldir.

Esas erkek karakterde duygusal olarak konstipedir; duygularını öyle hemencecik dışa vuramaz.Ama var ya sevdi mi tam sever; suyunu çıkaracak kadar hemde.Ve bir de en önemlisi bu mangalarda milyon tane drama yaşanır; yok öyle hemencecik kavuşup mutlu sona erişmek.Ancak tabi ki son beklemeye değecek kadar “mutlu” yazılır; artık o kadar okumadan sonra bence bu kadarını hak ediyoruz zaten.Bu mangada ise şu yukarıda saydım bütün maddeler geçerlidir, artık başka söz söylemeye de gerek yok bence.

8

Öyle aman aman muhteşem bir manga demiyorum ama boş vakitte “vakit” doldurmak için okunabilirler listesine eklenebilir.Yine de bu mangakanın daha kaliteli işleri var, hatta geçenlerde Türkçe’ye çevrilmiş bir tanesini buldum, o kadar uzundu ki okumaya başladım başlamasına ama arada sırada ağlama krizlerine tutulduğum için “yeter bee” diyerek isyan edip kapattım sonunda.Uzun bir şey okuyorsanız en azından içinde azcık eğlence payı olmalı, yoksa çekilmiyor gerçekten.Neyse işte, bu manga romantik-dram kıvamında bir şey, aklınızda olsun derim.

Rick Grimes’in zaruri dönüşümü

tumblr_nc3rxujaCo1r7wse8o1_500

2010 yılından başlayarak tam olarak 4 sezonu geride bırakmış Walking Dead, artık bizlere heyecanla 5. sezonu bekletiyor.Son dönemde 5. sezona dair her yerde fragmanlar, resimler şaha kalkmışken benim gibi dizinin gözü dönmüş meraklısı için ise, günler hiç de öyle sabırlı ve metanet içinde geçemiyor, hatta aksine bir fragman sonrası yerinde duramamalar, eski bölümleri açıp açıp izlemeler derken “ee artık yeter” diye isyan etmenin bir adım gerisindeyim.Yaz dönemi dizileri iyi hoş güzel de, kış dizilerinin yerini alamıyorlar yeminle; bir Walking Dead, ne bileyim Supernatural veya Vikings derken hasret içinde bekliyor bu gariban bünye.Eylülü de devirdik mi biraz gün ışığı göreceğiz gibi, bir de kör şeytan hepsi de o kadar heyecanlı yerde bitti ki düşündükçe içim sızlıyor artık.

Walking Dead girişi yapmamın esas nedeni Rick Grimes adlı abimizin geçirmiş olduğu inanılmaz dönüşümün altını çizmek ve gecikmiş de olsa onu oynayan karakteri ayakta alkışlamak içindir.Rick Grimes bir hastane odasında gözlerini açıp kendini bir cehennemin ortasına atalı beri tam olarak dolu dolu 4 sezon geçti ve bizde bu hikayeye onun gözünden başlangıç yaptığımız için olsa gerek -nitekim başrol kendisine ait- her adımda ona ve ailesine bir şey olmasın diye ekrana kilitlendik.Tabi yanlış anlaşılma olmasın, o karısı olacak Lori’nin ölmesine hala seviniyorum; nasıl bir vicdansız yürek diyebilirsiniz benim için ana hayır geri adım atmadan hala aynı düşüncedeyim; Lori’nin ölmesi diziyi aşk saçmalıklarından kurtarmış oldu, bir de onun o yüzünü görüp ekranda “yok kocam öyle yapmasın, yok oğlumun eli silah tutmasın, yok kızıma geceleri ninni söylensin” saçmalıklarından kurtulmuş olduk.

tumblr_nc3k4aieWW1rita8uo1_500

Tabi bu duruma Rick benim kadar sevinmedi ve o dönemler az buçuk kafayı sıyırdı; bunun yas sürecinin bir sonucu olduğunu ve düşman kapıya dayanmışken toparlanmak zorunda kalacağını biliyorduk zaten.Adam iyi niyetli, çalışkan ve dürüst bir aile babası olarak girdi bu yola, şu an için içinde hala bu duygular vardır tabi ki ancak hayatta kalmak uğruna bir çok şeyden de feragat etti ister istemez.Adalet duygusunu kaybetti ilk önce, sonra masumiyet ve vicdan teker teker arka plana atıldı.Sevip korumak için başını ortaya koyduğu insanlar bir süre sonra yeni ailesi oldu onun, ama belki de sırf bu yüzden -kaybedecek çok şeyi olduğu için-daha fazla ödün verdi kendinden.

Son sezonun son sahnelerinden biri gelsin aklınıza, benim için tam anlamıyla bir şok ama hayatta kalmak ve oğlunu korumak için bir babanın aslında ne kadar çaresiz ve bir o kadar da güçlü duruşuydu o sahne.Büyük konuşuyor olabilirim ama dizi tarihinde ayrı bir köşede tutulması gerekir Rick’in tam olarak çıldırıp “buradayım ve gitmiyorum” duruşunu sergilediği o kanlı kısım.

tumblr_nc4bibn7pI1ru34cuo1_500

Bu yolda çok kişiyi kaybetti; önce en yakın arkadaşım -bana ihanet etmez dediği- Shane’i kendi elleriyle öldürdü, Carl ise hemen onun arkasından Shane’nin aylak halini iki kaşının ortasından vurdu.Sonra karısı doğum yaparken ölüp cesedi aylaklar tarafından bir güzel mideye indirildi.Hiç bir yere tam olarak evimiz diyemedi bir türlü, devamlı mücadele içine girdi.Bir ara tarıma merak sardı ama dünya onun içinde hissetmeye çalıştığı dinginlikten uzak bir şekilde kaos içindeyken, kimse Rick’e durup soluklanma fırsatı tanımadı.

İlk bölümde gıcır gıcır şerif forması ve şapkasıyla ortamda gezinen Rick gitti, kirli sakallı, sakalların arası yaşayan insanları öldürmekten kanla dolmuş, ellerinde aylaklardan kopmuş parçalar ama hala ve hala yanında oğlu ve kardeşim dediği insanlarla birlikte.Bu yola çıktıklarına mücadele edecekleri şeylerim zombiler olduğunu düşünmüşlerdi halbuki, esasında bizde öyle düşündük.Ancak asıl tehlike yaşayan insanlardan geldi.

Onun için dizinin adının Walking Dead değilde, Walking Alive olarak değiştirilmesini talep ediyorum.Ne de olsa aylaklar işinin ehli insanlar tarafından çerez gibi çatır çutur çiğnenip gidiyor.Ama aklı ve mantığı olan insanlar, işte onlar en büyük tehlike.Rick şimdiye kadar aylaklardan çok çekti çekmesine ama insanlardan çektiğinin yanında bu az bile kalır.Ve sonunda onu çıldırtan şey de aylaklar değil, kötü niyetli insanlar oldu, kopuş noktasının da kendine ilham veren aylaklardan gelmesi tam da alkışlanacak bir performanstı.Artık ne olursa olsun bu adama güvenip her kötü durumdan kurtulacağını düşünüyorum, zira onu bir adım geride tutacak ahlaki prensipleri geride bırakmış ve hayatta kalmak için sadece içgüdülerine güvenir hale gelmiştir.Ve Walking Dead artık tadından yenmez bir dizi kıvamında, yeni sezonuyla milyonları bekleme moduna alalı 3 ay olmuştur nerdeyse.Hadi hayırlısı…

Stromae

Stromae

Belki şimdiye kadar birçoğunuzun haberdar olduğu, benim ise müzik kültürümün bir 10-15 yıl geriden gelmesi nedeniyle oldukça geç keşfettiğim bir müzisyenden ve onun muhteşem ötesi bir kaç şarkısından bahsetmem gerek artık, yoksa yazdığım onca yazı sonrasında bu adama haksızlık yapmış gibi hissederim.Stromae -Stoma gibi okuyorum yeminle- Belçika asıllı, 2013 yılında çıkan ‘Alors on danse’ isimli albümüyle dünyada herkesi kendisinden bahsettiren başarılı bir şarkıcı.Bu şarkısını daha önce duymayan yoktur ben bile başka şarkılarını dinledikten sonra yeni şarkı arayışına denk geldiğimde dinlemiştim “ben bunu zaten duymuştum daha önce” demiştim.Hiç bir yerde duymadıysanız artık disco ortamı gibi müzik çalan alış veriş reyonlarında duymuşsunuzdur muhakkak.

Ancak ben Stromae’yı ‘Papaoutai’ şarkısıyla ilk defa bilinçli bir şekilde -o olduğunu bilerek- dinledim ve tek kelimeyle bayıldım.Yani şarkının güzelliğinden mi bahsetsem, verdiği içerikten mi yoksa klibin insanın ağzını bir karış açık bırakacak görselliğinden veya en önemlisi o kişiyi yerinde durdurmayan tınısından mı.Kaç defa tıkladım, kaç gün deli gibi dinledim bilemem, az buçuk da söyler gibi yapabiliyorum artık daha ne olsun.Tabi sözleri için İngilizce alt yazı Hızır gibi yetişti yardımıma ve bu şarkının sadece boş bir tını ve görsellikten ibaret olmadığını da keşfetmiş olduk.Zaten adamın bir röportajını okudum az önce, orada şarkılarını yaparken – bu arada sözleri de kendisine ait- onlarca kez üstünden geçtiğini ve mutlaka agresiflikten uzak tuttuğunu belirtmiş.Benim kendi yargım ise adamın şarkı sözlerinin muhteşem olduğu yönünde.

success2

Mesela ‘Papaoutai’ şarkısında ilgisiz anne-babalardan dem vurarak “Nerdesin Baba” diye ortalığı ayağa kaldırıyor.’Tous les mêmes’ şarkısında kadın-erkek rollerinin toplumda ki bakış açısının altını çiziyor.Bunu da o kadar marjinal bir şekilde yapıyor ki yine başka bir klibiyle ağzımı açık bırakıyor.Adam yüzünün bir tarafını bayan, diğer tarafını erkek gibi kullanarak -makyaj saolsun benden bile güzel oluyor kadın haliyle- ortalarda arz-ı endam ediyor.Hani sözlerini anlamıyoruz, geçtik onu bir kenara bıraktık ama sadece kliplerini seyredin ve ne demek istediğimi anlayın.Şimdi ismini hatırlayamayacağım bir şarkısında da savaş-barış kavramını sorguluyor.Böyle ağır içerikli konularda şarkı yapıyor yapmasına ama sadece şarkı sözleri başarı sağlamıyor adama, bunda mütevaziliği de bir etken.

stromae12

Yine aynı röportajında sanatın alnının teriyle çalışıp para kazanan insanların yanında hiç bir şey olmadığını söyleyecek kadar idaalı ve sağlam bir adam.Ve son olarak bunca şarkısı içinde beni benden alan, ilk dinlediğimde ve klibini seyrettiğimde şok içinde bakındıran şarkısı ‘Formidable’.Gizli bir kamera eşliğinde çekilen bu klibinde Stromae gündüz vakti metro yakınlarında kör kütük sarhoş bir şekilde bağıra bağıra şarkı söylerken görüntüleniyor.”Sen güzelsin, ben acınası” diyerek ortlığı ayağa kaldırıyor.İnsanlar ise onu tanıyor tanımasına ama yanına yanaşıp derdini soran pek fazla da olmuyor.Hatta bir ara polis bile gelip onu eve bırakmayı dahi teklif ediyor.Bu klip yayınlanmadan önce nette baya bir söylentisi çıkmış, Stromae’ya bir haller oldu diye.

Ne diyebilirim ki, benim açımdan oldukça geç keşfedilmiş bir adam ama ondaki bu orjinal esintiler devam ettiği süre boyunca ben de onu dinlemeye devam edecek gibiyim.Bilenler bilmeyenlere anlatsın bu adama, hep birlikte sevelim, yarım yamalak şarkılarını söyleyelim işte.

The Game of Cat and Mouse

1

Bu manga serisini kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum bile, hatta az önce bir kere okumuş bulundum.Normal bir yaoi olsaydı eğer bu kadar okutamazdı kendini, çünkü normallerde  pek fazla okunacak bir şey oktur, daha çok bolca çizim ve basit bir olay örgüsü vardır o kadar.Ama yaoiların içinden sıyrılıp kendine yer edinenler ise daha çok sağlam bir olay örgüsüne ve hikayeye sahip olanlar çıkmıştır şimdiye kadar.Bakınız Totally Captivated bunların en güçlü örneklerinden birisi.Bu manga serisi neden isim yapmadı, neden şimdiye kadar diğerlerinin arasından sıyrılmadı bende bilmiyorum, belki sadece ben çok seviyorumdur o kadar.Veya bilmiyorum karakterlerin bitmez bilmeyen konuşmaları, devamlı bir şeyleri okumak sıkmıştır insanları.

the_cornered_mouse_dreams_of_cheese_114

2006 yılında Mizushiro Setona adlı mangaka tarafından kaleme alınmış; ilk manganın arkasından 3 sonra sequel’i yazılmış ve bence çok da iyi yapılmış.Mangaka sadece yaoi manga yazmadığı için olsa gerek herhalde, öyle hemencecik olaya girip bitirelim kaçalım kıvamında bir manga olmamış, aksine bizim iki karakter bir araya gelse dahi birinin “şirret” kişiliği saolsun devamlı ayırıp durmuş onları.Ve tabi devamlı olarak bir ayrılma ve barışma muhabbetinin içinde buluyor okur kendini.Bizimkiler üniversiteden tanışık, tam olarak arkadaş bile diyemeyiz.

setona_mizushiro_the_cornered_mouse_dreams_of_cheese_c05.the_cornered_mouse_dreams_of_cheese_166

Yıllar sonra biri evli, diğeri ise onun karısı tarafından tutulmuş özel bir dedektif olarak diğerinin peşinde aldatıyor mu aldatmıyor mu diye iz peşinde.Kadın zaten bir acayip, sadece alış veriş yapayım başka bir şeyle ilgilenmeyeyim havasında.Bizimki aldatmasa bile onu boşayacak koymuş kafaya.Ancak tabi ki de aldatıyor ve dedektif olan elinde kanıtlarla karşısına çıkıyor.

Burada çok önemli bir şeyi öğreniyoruz böylece; dedektif olan diğerine üniversiteden itibaren -hatta ilk görüşten itibaren- aşıkmış; yalnız öyle böyle değil tamamen saplantı halinde.Eline adamı köşeye sıkıştıracak bir koz geçmişken bunu değerlendirmeden geçmek olmaz ve her yaoinın olmazsa olmazı “tehdit ve şantaj” kendini göstermeye başlar.Gerçi bizimkiler boşandıktan sonra bu şantajın da pek hükmü kalmıyor artık.Nitekim zoraki de bu iki bir ilişkiye başlarlar ve bundan sonrası mangayı ele geçirir.Dedektifin saplantılı gelgitleri, diğerinin durgun boyun eğişi ve arada ciddi inatlaşmaları derken bizleri uzun uzadıya bir manga bekler okumak için.

setona_mizushiro_the_cornered_mouse_dreams_of_cheese_c05.the_cornered_mouse_dreams_of_cheese_167

Başta da dedim diğerlerinden farkı, belki uzun dialoglar olsa bu durum esasında mangayı daha sağlam ve kaliteli kılıyor.Nitekim o diyalogların bir çoğu tamamen duygular üzerine kurulmuş; birbirlerini seviyorlar mı, yoksa sadece bu tek taraflı bir aşkın inatla bu noktaya kadar gelmesi mi.Mangaka da ellerine sağlık çok güzel çizmiş, o kadar hoş bir şekilde duyguları yüzlerine yansıtabilmiş ki, hani okumasak sadece baksak çizimlere yine de neler olup bittiğini anlayabiliriz gibi geliyor.Bu manganın kıyıda köşede kalması çok yazık olur, eğer şimdiye kadar okumadıysanız mutlaka bir bakın ve ne demek istediğimi anlayın derim.

Bu arada dediğim gibi manga serisi iki mangadan oluşmakta, ilki; Kyuuso wa Cheese no Yume o Miru ve o bittikten sonra diğeri de; Sojou no Koi wa Nido Haneru..

New World

fullsizephoto276568

Nasıl oldu anlamadım, bir bakmışım bu filmi seyrediyorum.Hani daha önce bir yerde tavsiye yazısını okuyayım, ne bileyim resmini görüp – bende izlemeliyim- diyerek kıskanayım, yok böyle şeyler.Tamamen tesadüf eseri can sıkıntısından açıp izlemeye başladığım ve kendisini yemek yemek için bile bırakamadığım acayip aksiyon patlamaları yapan bir Güney Kore filmi kendisi.2013 yılında vizyona çıkmış, gelen giden filmleri takip etmezsek işte böyle kıyıda köşede kalmış harika filmlerin varlığından da bihaber oluyoruz böylece.

Aklınıza Oscar ödüllü Köstebek filmini veya bunun orjiali olan İnternal Affairs filmlerini getirin ve daha şimdiden nasıl bir film izleyeceğinizi anlamış olun.Öyle filmin son sahnesinde ağzınızı bir karış açık bırakacak, vay anasını bu nasıl bir senaryoydu şimdi diyecek kadar kuvvetli bir hikaye örgüsü olmayabilir filmin, ama kendini sonuna kadar aynı tempo ve heyecanla seyrettirebilmeyi başarabiliyor.

nw

Türünün örnekleri gibi son sahnede çeteye sızmış polisin kimliği ile şok olmuyoruz, zira daha başından belli ediyor köstebeğin kim olduğunu.Film artık yasallaşma yoluna giden ve bunun için büyük bir şirket kuran irili ufaklı çetelerin ortak seçtiği büyük başkanın bir trafik kazasında aniden ölmesiyle başlıyor.Aslında bu duruma kaza demekte yanlış olur, daha çok yeni başkanın önünü açmak için temizlik evresi diyebiliriz.Neyse işte, yeni başkan kim olacak tartışmalarının ortasında iki grup var çatışmakta ve bizim elemanda bir grubun sağ kolu gibi bir şey.Böyle karışık bir ortam varken poliste bunan istifade etmenin yollarını arıyor ve bizimkine bastırması için baskıda bulunuyor.Tabi ortada sonradan öğrendiğimiz başka bir durum daha var, o da polisimize başkan öldüğünde işten çekilebileceği ve kendisine yeni bir kimlikle yeni bir hayat sözünün garanti edildiğini.

Yıllarını mafyanın değerli bir üyesi olarak her türlü yasa dışı faaliyeti yerine getirmiş bu “kanun adamı” artık havlu atmış bir nevi kendisine vaat edilen emekliliğin gelmesini istiyor artık.Tabi bir örgütte uzun süre kalıp da, hele ki yüksek yerlere geldiyseniz bunu kenardan izleyerek yapamazsınız.O da el mahkum arkadaşlar ediniyor ve onları yeri gelip ailesi gibi koruyor.Bir yerde geçmişini bırakıp onlardan biri oluyor.Bu karmaşanın ortasında karısı da hamile ve o da hiç kimseye zarar gelmeden bu işten sıyrılmanın telaşında.Bir de örgütte köstebek avına çıkılmış vaziyette, gerisini siz düşünün artık.Yeni başkan seçimi için ortalık kan gölüyken, polis tarafının kendisine verdiği sözleri tutmaması üzerine haklı bir ihanet duygusunu hisseden bu adam için bizleri de içine çekip filmin son karesine kadar bırakmayan bir macera başlıyor böylece.

77a1d-new4

Acaba yeni başkan kim olacak, polis amacına ulaşabilecek mi yoksa bu arada bizim adam arada kaynayıp gidecek mi.Bu filmde en azından benim gözümde iyi veya kötü adam yoktu, hatta polisi bile yeri gelip mafyanın yanında daha kötü bulmuşluğum bile vardır.Onun için izlerken tarafını tutacağınız tek kişi o sessiz sakin haliyle ve acıklı bakışlarıyla buradayım diyen bizim köstebek polis olacaktır.Heyecan çizgisi çok yüksek bir film, seyretmeden önce buna iyice hazırlıklı olun ve filmi izlerken uçun gitsin.

The Grand Budapest Hotel

tumblr_nb61zfsgCF1r4grm0o1_500

Benim gibi yönetmen adı bilmeden -veya bilme gereği hissetmeden- film seyreden bir insanı bile kendi adını ezbere söyletecek kıvama getirmiştir bu adam, Wes Anderson.Bugüne kadar ne kadar filmini seyrettiysem hepsinde ağzım açık kalacak şekilde hayranlık duydum kendisine ve bu gidişle eğer bu çıtayı bozmazsa gelecekteki yapımları için ile şimdiden aynı düşünceye sahibim.Büyük Budapeşte Otelini izlemek için o insanı baştan çıkartan posterlerini görmek dahi yeterli olabiliyor, zira posterdeki renkler bile bizlere nasıl bir naif masalın içine çekileceğimizin garantisini veriyor.Bu adamın kamerasını seviyorum, hep bir masal anlatır gibi yumuşak renkler ve sanki gerçeklikten uzak başka diyarların görüntüsünü sunuyor bize.

Bunu yaparken bütün filmi bu görsellik ve sunumun üzerine inşa etmiyor tabiki, bunun yanında bir de o göz dolduran oyuncu listesi ve filmin peşinden koşturan heyecan içinde ki hikayesi de filmi dört bir taraftan sarıp destekliyor.Ortaya çıkan manzara ise her ortamda, her yılda ve herkesle seyredilecek masal kıvamı filmler şeklinde kendini gösteriyor.

tumblr_n8iij0meQX1rp4397o1_500

Bu film 1930 yıllarında 2. dünya savaşının patlak verdiği o can alıcı zamanlarda Polonyo da o dönem oldukça ünlü olan Büyük Budapeşte Otelinde geçiyor.Aslında film günümüzde bu otele sahip olan Sıfırın bir roman yazarına bu otele nasıl gelidiği ve bir gün nasıl bu otelin sahibi haline geldiğini anlatmasıyla başlıyor ve bizlerde kendimizi geçmişte sıfırın göçmen olarak girdiği bu ülkede o dönem M. Gustavenın yönetimineki otelde çalışmaya başlamasıyla buluyoruz.Asıl hikaye M. Gustave üzerinden ilerliyor zaten, ilk önce onu bir tanıyoruz.Kenisi otele önen bütün işlerden sorumlu, bu oteli hayatı olarak gören bir adam.Kurnaz, yeri geliğinde çok sinsi ama bir o kadar da iyi niyetli ve naif bir adam.

Yalnız bu iyi özelliklerinin yanında bir de iyiliği göreceli olarak değişen bir özelliği daha var ki, o da otele gelen zengin sarı saçlı yaşlı bayanların “her” ihtiyacını karşılıyor olması.Bu işi o kadar iyi yapıyor olmalı ki, otelden güç bela ayrılan Madame D. ölmeden önce vasiyetini değiştirip bizim Gustaveye çok önemli bir sanat eserini bırakıyor.Bu sanat eseri o kadar önemli ki, tabi aile üyeleri -başta belalı oğul olmak üzere- M. Gustaveın peşine üşerek onu ve Sıfırı ur durak bilmeyen bir kovalamacanın içine çekmiş oluyorlar.

tumblr_nc0o5kY9eC1qmcif3o1_500

Böylece film ivmesini kazanarak bizleri de ekrana kilitlemiş oluyor.Bu arada oyunculardan bahsetmeden geçmek olmaz, zira yönetmen ne kadar güzel bir iş çıkarıyor olsa da oyuncunun etkisi de yadırganamaz.M Gustave rolünde Ralph Fiennes var, adam artık öyle yada böyle bir şekilde hayatımızda yer edinmiş vaziyette.Yıllarca Voldemort dedik, şimdi ise M. Gustave demeye başlayacağız gibi görünüyor.Bir de benim açımdan bu adam bu şekilde hafif çatlak karakterleri ne güzel oynuyor ya, In Bruges da dahi kendini hayran bıraktırmıştı bana.Bunun yanında kötü adam rolünde Wes Anderson filmlerinin artık vazgeçilmezi diyebileceğimiz Edward Norton var.Bir tek bu adamın filmlerinde itici gelmiyor bana nedense.Film hakkında biraz bakındım sağa sola, Berlin Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü Gümüş Ayı ödülünü kazanmış, az bile diyebilirim, daha nicelerini hak ediyor.

Şimdiye kadar seyretmediyseniz hemen koşun seyredin derim, filmin sonunda en azından yüzünüzde kocaman bir gülümseme olacaktır.

Fated to Love You

aa

Bu blogda Kore yapımları haricinde yazı yazdığım nadir zamanlar vardı bir zamanlar, şimdiyse tam tersi, nerdeyse yılda bir Kore yapımı bir film veya dizi yazacak hale geldim.İzlemiyor değilim, hala sıklıkla dizi ve filmleri seyrediyorum ama beğenip, bitirebildiklerim o kadar fazla olmuyor.Bu lafım filmler için geçerli değil, daha çok diziler açısından söylüyorum bunu.Hepsi çok güzel başlıyor, ama bazen ortasında bazense daha ortasına gelmeden bile drama öyle ağır geçiş yapıyorlar ki hem şaşkına dönüyor hemde bitirip bitirmemek arasında büyük bir ikileme giriyorum ve daha çok diziyi terk ediyorum itiraf etmem gerekirse.Bu dizi ise benim için çok farklı bir yerde, hani ilk zamanlar izlediğimiz Kore dizileri gibi değerli ve kıymetli geliyor gözüme.Daha önce bir Tayland yapımı varmış, bu dizi de onun Kore versiyonu olarak çekilmiş, dizi bittikten sonra hakkında okurken öğrendim.

Herkes ilk versiyonu çok beğendiğini söylüyor, bilmiyorum acaba onu da mı izlesem, ne de olsa güldürecek, eğlendirecek şeylerin açlığını çekiyoruz ara ara.Neyse efenim bu dizi bir başkadır, sevilesidir.Daha ilk bölümden gülmekten karnıma ağrılar girdi ve ben ki uzun zamandır yapmadığım bir şey yaparak bütün gece bir dizi için ayakta kaldım ve bir sonraki günün öğlenine kadar bu diziyi uyumadan seyrettim.Pişman değilim, bir daha olsun bir daha yaparım, o kadar eğlenerek seyrettim yani, uykudan feraget ettik daha ne olsun.Öncelikle başrol oyuncularından bahsetmek istiyorum; böyle muhteşem yakışan bir ikili daha olamaz.İlk baktınığızda fark etmiyorsunuz hatta aklınızdan bu iki şekilsiz mi yakışıyor yani diye de geçirebilirsiniz ama bilmem belki de göz aşinalığı olsa gerek, bir iki bölüm sonra gönlüm istiyor ki hep yan yana dursunlar ekran karşısında veya ne bileyim güzel güzel bakışsınlar işte.

wTAeDMh

Ben onları böylesine birbirlerine yakıştırırken, her Kore dizisinin olmazsa olmaz diğer kötü/iyi kız ve erkek karakterleri bizimkilerden uzak kalsın, aman ortalığı karıştıracak bir şey yapmasınlar diye pusuya yatmış kurt misali seyrediyorum ekranı.Bir de bu ikilinin dizinin ilk yarısında farklı, diğer yarısında ise oldukça farklı tipleri var.Ben hatta özellikle erkek karakter için şüpheye bile düştüm, bu nasıl aynı adam olabilir acaba diye.O kadar farklı ve karizmatik geldi gözüme yani.Bunca konuştuk konudan daha bahsetmemişiz bile; şimdi efendim erkek karakter ailenin tek erkek oğlu ve varisi.Ondan önce ki baba-dede-dedenin dedesi kıvamındaki bütün erkek karakterler 30 yaşında bir şekilde hep vefat etmiş.Ve geriye bir erkek evlat bırakarak soy ağacında ki yerlerini almışlar.Bizimkisi ise artık 30’una yaklaşmış, aile kurulunun da baskısıyla evlenmeye doğru sürükleniyor.

5

Gerçi onun için bir sıkıntı yok,sonuçta hali hazirda bir sevgilisi var beyfendinin, Yalnız kız balerin ve Amerika’da işini iştirak etmekte.Onun ülkeye geri dönüşüyle birlikte evlilik teklif etmeye hazırlanıyor.Kızımız ise, o kadar sadee ve sıradan görünümlü ki onun odada olup olmadığını bile fark edemezsiniz -gerçi ben ederim, o diğerlerinin ayıbı artık-.O da bir hukuk firmasında çalışmakta ve hayır diyemeyen kişiliği nedeniyle bütün ayak işlerini gönüllü bir şekilde yapıvermekte.Hiç kimseyi kıramadığı için kendi işi haricinde bir dünya daha iş yapmakta, o kadar iyi huylu ve iyi niyetli yani.Bu iki delinin yolları bir yüzük ve şeker trafiğinde kesişiyor ilk olarak ama bu kısmı bolca gülmek için kullandıktan sonra asıl dananın kuyruğunun koptuğu kısma gelmek istiyorum.Kız iş yerinden bir çekilişle tatil kazanıyor çok lüks bir mekanda, çocuk ise kız arkadaşına evlenme teklif etmek için aynı mekanı seçiyor.

Kız -tatil için onu kullanan- bir avukatla mekana gelirken çocuk bütün hazırlıkları kontrol etmek için önden geliyor otele, kız arkadaşı ise son anda Amerika’dan gelen bir teklifi kabul ederek onu bırakıp giderken.Bu ikisi bildiğin “kaderin” bir cilvesi olarak bir sonraki sabah aynı yatakta uyanıyorlar.Olayların nasıl gelişip bu hhale geldiğini anlatmak istemiyorum, zira bütün tadı kaçar, görmeniz lazım, o kadar komik ve heyecanlı yanni.Dizi ise biz farkına varmadan esas burada start veriyor aslında; kız hamile kalıyor ve bizimkileri kader ister istemez bir araya getiriyor.Yazının başında da dediğim gibi çok güzel, izlerken muhteşem zevk aldığınız bir dizi.

Kyj78Mv

Sıkldığım yerler tabi ki oldu ama genele baktığımızda o kısımlar bile başım gözüm üstüne.Karakterleri, özellikle erkek karakteri ve o sinir bozan gülüşünü hayatta unutmam, kendini bu kadar sevdiren başka bir erkek karakter bulmak çok zor.Adam sevdiği kadından uzak durmak söz konusuyken bile bizim kıza bunun için sinirlenmedi, ondan sinirini çıkartmaya çalışmadı.Bazı ufak tefek şeyleri var tabi, ama daha biz “aa olmadı ama” demeden o hatasını fark edip çoktan bunu telafi etmişti bile.En çok da onun bu aşk için mücadele etmesine bayıldım, kız ise daha çok aldığı tepkiye göre hareket etti.Adam ise aşkına göre.Zaten duymuş hatta izlemiş bile olabilirsiniz bu diziyi, ama ilk defa karşılaşıyorsanız işte size muhteşem bir komedi, kaçırmayın derim.