Fear The Walking Dead

I know if we asked them, they’d let us come with them. These are good people. Good people are the first ones to die.

tumblr_numyciBY7h1u8jps8o2_500

Benim gibi ciddi bir Walking Dead izleyicisi için dizinin yayınlanmadığı bu dönemde ilaç gibi ortaya çıkan Fear The Walking Dead hakkında konuşmanın zamanı geldi.Yaklaşık 3 hafta önce yayınlanmaya başlayan dizi ilk sezonunu 6 bölüm olarak duyurdu ama şimdiden ikinci sezon için onay verildiği ve 15 bölüm olacağı resmi olarak açıklanmış.Tabi bunda dizinin baya ilgi görmesi büyük etken ama bence en önemli faktör şimdilik zaman dilimi farkından dolayı bağlantıları bulunmasa da Walking Dead’in getirdiği başarı olduğunu düşünüyorum.Zira arkasında böylesi bir dizi olmadan yayınlanmaya başlasaydı bu kadar ilgi taoplayamazdı ilk etapta.Hepimiz için iyi bir referans noktasıyla ortaya çıktı, gözüm kapalı ilk bölümün üstüne atladım nerdeyse.

tumblr_numy92L15n1u8jps8o3_500

Walkin Dead’in yeni sezonuna çok az bir zaman kalmışken – bence hala uzun bir zaman- bu diziyle haftalık gerginlik kotamızı doldurur hale geldik.Dizi virüs yayılıp insanları etkilemeye başladığı ilk zamanları anlatıyor.İnsanların bunu nasıl öğrendiği, nasıl tepki verdikleri ve de ortaya çıkacak kaos ortamında bununla nasıl baş edecekleri anlatılıyor.Henüz daha 3 bölüm yayınlandı ama izleyen herkes ana fikri almış oldu.Şu an için havada bir tedirginlik var, acaba kafayı mı sıyırdım, halusülasyon mu görüyorum diyen karakterler, olayı kabullenemeyip hala iyimser düşünenlerle daha ilk bakışta bütün bu kıyamet havasını sezenler diziye insan psikolojisinden çeşitler sunuyor.

Tabi en favori karakterim havadaki bu kaosu koklayıp eline silahını alarak tehdit gördükleri bu “virüslü” insanları ortadan kaldırmaya başlayanlar.Daha bir elin parmağını geçmiş değiller, hatta sinirimi bozan oldukça fazla karakterde var -başrol oyuncuları dahil- ama iki dizi arasında ki bu keskin farkı kavrayıp öyle izlemem lazım bellki ki.Walking Dead tam bir aksiyon dizisiyken – öldürmezsen ölürsün mantığı her bir kareye ve karara sinmiş-, Fear the Walking Dead daha olayı kavrama ve harekete geçme arasında kalan bir dizi.Daha pasif, daha ortamı koklayan kareler var.Ancak yine de tipik bir Türk insanından daha soğuk kanlı tepkiler verdikleri de ortada.Yahu adam senin evine dalmış, köpeği çiğneyip yiyor, sonra kalkmış sana dişlerini geçirmeye çalışıyor sen bir çığlık bile atmıyorsun.Herkeste sanki senaryo ellerine verilmiş gibi bir kabulleniş havası var.Ne ara bu kadar öngörülü oldunuz.

tumblr_numylkK2Xc1u8jps8o1_500

Ben kocaman bir çığlık sonrası birde sinir krizi geçirirdim o arada, tabi bütün sülalemle birlikte.Anlıyorum bu adı üstünde soğuk kanlı olunacak bir dizi ama ilk tepkiler diyoruz lütfen.Yine de birni çok seviyorum diye öbür diziyi gömüyormuş gibi olmayayım, kim biir gün gelir burada en sevdiğim dizi budur gibi kelimelerle karşınıza da çıkabilirim, sonuçta yaşanmamış bir şey değil bu.Konuşmak için erken, bakalım geri kalan üç bölümde neler göreceğiz, bu arada birileri ölse fena olmaz.Komşunun ölmesini izlemek ayrı bir olay, yakınının ölmesi daha ayrı.Ben çoktan birini seçtim bile, pek ihtimal vermesem de başrol kadının sevgilisi adamı gözden çıkardım şimdiden.

What We Do in the Shadows

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o8_540

Bu filmi izlemeye başlamadan önce sağdan soldan duyduklarımla az buçuk heyecanlanmış, filmle ilk temasımda mutlu bir şekilde izlemeye başlamıştım.Film bittiğinde ise herkese tavsiye etmeliyim diyerek kendime yeniden ulvi bir görev yükledim ve işte buradayım.Vampir temalı yapımları takip etmeyi yıllar önce bıraktım, ne de olsa ergen gençliğimin büyük bir kısmını onlar doldurdu.Artık dolma noktasına gelmiş olmalıyım ki, pek de aradığım ve peşine düştüğüm bir konu olmaktan çıktı benim için.Ve beni bu filmi izlemeye iten faktörün esas can alıcı noktası, absürd komedi olmasıydı, ve tabi bir Avrupa yapımı olması.Yeni Zellanda’dan çıkmış bu film, İmdb’de kendine baya yüksek bir puanla yer edinmiş, haklıdır ve tabi bence hala da hakkı verilmemiştir.

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o7_540

Yüzyıllardır bir arada olan dört vampirin sakin bir mahallede tuttukları evde nasıl bir hayat sürdüklerini, esasında vampirlerin nasıl yaşayıp günlerini geçirdiklerini anlatan bir belgesel diyelim kısaca.Hayatlarını tehlikeye atma pahasına da olsa bu belgeseli çeken kameraman ekibe,bu birbirinden farklı yüzyıllarda doğmuş, deyim yerindeyse aralarında kuşak farkı olan vampirlerin ev arkadaşlığını, beslenme alışkanlıklarını, insanlarla ve de ezeli düşmanları kurt adamlarla olan ilişkilerini araştırmak için işe koyulmuş vaziyetteler.Yani vampirlerimiz film esnasında bolca ekrana dönüp biz fani izleyenelere yaşamları hakkında şimdiye kadar gizemini koruyan bir çok sırrı anlatabiliyor her an.Nasıl vampir olduklarından başlayarak, aralarına “kazayla” vampir yaptıkları yeni ekip arkadaşlarını da alarak bizlere eğlenceli anlar yaşatıyorlar.

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o6_540

Bir kere çok keyifli bir film, devamlı gülüyorsunuz, arada anlayabildiğiniz ince espriler ise sizi filme daha da yaklaşr.Üzünütü anlarda var ama eğlencesinden hiç bir şey kaybetmiyor.Buradan sonrası spoiler olacak ona göre okumaya devam; filmde beslenirken -yani insan kanı içerken- yerler kirlenmesin diye önden yerlere gazete seren vampirlerimiz var daha ne olsun.Bir de onu yememek için kendileriyle savaştıkları çok sevdikleri yeni insan arkadaşları Stu.Valla yok böyle bir şey, birde kıpkırmızı tombul yanaklarıyla ortada gezip bizimkilere googleda arama yapmayı öğretiyor.Küfürbaz kurt adamlar mı dersiniz yoksa bizimkilerin var oluştan beri baş adüşmanı olan avcılar mı.Düşük bir bütçeyle çekildiği ortada ama o dudak ısırtan milyonluk filmler bunun yanına ana okulu kıvamında kalıyolar.

Ne diyelim, güzel vakit geçirip gülüp eğlenmek isteyenlere tavsiye edilir, bakın bakalım vampiler gölgelerde neler yapıyorlarmış…

Sense8

tumblr_npm4xeuywn1qzco77o1_500-956

Uzun zamandır güncelleme yapmayan bir blog yazarı olarak bir an bende endişeye düştüm, sanırım artık net dünyasına yazarak gereksiz katkıda bulunmayacağım diye ama demek ki güzel bir şeyler lazımmış bahsetmem için, beni harekete geçirmesi için.Bir anda karşıma çıkan ve bir günde oturup birinci sezonunu bitirdiğim -ama keşke hiç bitmese dediğim- Sense8 adlı bu nadide diziden bahsetmeliyim; öyleki herkes duysun ve meraklanıp izlesin.Çok sevdiğim 22 dakikada tanıtımını gördüğüm gün bir de baktım ki dizi yayınlandığı gün ilk sezonunun bütün bölümlerini bir anda vermiş, ve ben heyecandan dört köşe 12 bölümü peş peşe izlemiş bulundum.

tumblr_npmsep4mBZ1s4knn1o3_540

Bilim kurguyu oldum olası sevmişimdir, ama bu dizinin temelleri ne kadar bilimkurguyla bağlantılı olsa da ben daha çok insani yüzünü ve karakterlerini sevip beğendim.Ve açıkcası kurgu kısmının mantığını ne anladım ne de anlamak istedim.Dünyanın farklı ülkelerinde 8 farklı insan düşünün; birbirleriyle hiçbir alakaları yok, daha önce hiç yüz yüze gelmemişler, kendi hayat mücadeleleri içinde yaşayıp gidiyorlar.Ve birgün izbe, terk edilmiş bir binada kadının teki intihar ediyor ve bir şekilde bu 8 insanı birbirine bağlıyor böylece.Bu 12 bölüm içinde onların kendi hayatlarını ve sıkıntılarını tanıyoruz ilk önce.Sonra güç durumlara düştüklerinde nasıl birbirlerinin yeteneklerini kullanarak bir şekilde birbirlerine yardım ettiklerine şahit oluyoruz.Ve nerdeyse dizinin yarısından itibaren esas konuya geçişimize kadar bu durum böyle gidiyor.

sense8-ep4

Onların olan bitenin farkında olması ve sezon finalinde ortak düşmanlarını keşfetmeleriyle sezonu kapatmış bulunuyoruz.Bu durum bana her zaman cazip ve heyecanlı gelmiştir; düşünsenize bir anda hiç bilmediğiniz ve belki de hiç duymadığınız bir dili konuşmaya başlıyor, daha önce olmayan dövüş, müzik,yalan söyleme gibi aşırı gelişmiş yetenekleriniz ortaya çıkıyor veya korkak bünyenizde şimdiye kadar hissetmediğiniz o cesaret damaralarınızda akıp sizi bişe şaşırtacak şeyler yapmanıza neden oluyor.Bu hayatta tek bir kişiyken bir anda sizin yanınızda 7 kişi daha hissediyorsunuz; düşünceleriniz ve korkularınızda artık yanlız değilsiniz.Bir anda sekiz bünyeyi içinde barındıran bir benlik olmuşsunuz; dışardan bakanların sizi tek bir kişi olarak görmeleri bile mühim değil, zira her an onlarla iletişim halindesiniz.

sense8-ep6

Fikir çok güzel ama bunu daha güzel bir şekilde ekrana yansıtabilmek için iyi bir oyuncu kadrosu da şart.Dizi 7 farklı ülkede çekilmiş, her biri kendi ülkesinin vatandaşı ama dizi için eleştirilecek tek nokta herkesin hemfikir olduğu gibi bu oyuncularının dizide ana dillerini değil de İngilizce konuşmaları.Tabi bu dizi yapımcılarının hedef kitle olarak alt yazı okumak istemeyen kendi insanlarına diziyi daha cazip hale getirmek için başvurmuş olduğu bir yol olduğunu düşünenlerde çok.Kendi dillerinde seyretseydik daha bir tadından yenmez olurdu orası kesin.Bu dizide her bir karakteri ayrı sevmiş olsam dahi, en sevdiklerimi yine parmakla işaret etmesem ayıp olur.Almanya’dan aramıza katılan Wolfgang ilk bölümlerde kendini o kadar göstermese de sonradan öyle sahneler izlettik ki bize hala yazarken heyecanlanıyorum.

a0ea3aa1d44327421c7afa13bef88e01

Neyse ben en başından başlayarak anlatayım karakterleri, böylesi daha düzenli olacak.Wolfgang ilk bölümlerde hiçbir şeye fazlaca ilgisi bulunmayan sakin bir adam olarak çıkıyor karşımıza.Ama daha sonradan keşfediyoruz ki,sevdiklerine zarar geldiği anda tamamen farklı bir kişiliğe bürünebiliyor.Ölen babasının ardından onun mesleği olan kasa hırsızlığyla geçimini sağlamakta.Sun, Seul’da yaşayan kendisiyle hiç ilgilenmeyen bir baba ve sorumsuz bir kardeşn ortasında kalan, gizli hobi olarak dövüşlere çıkan en sağlam karakterlerden.Kendisinin olduğu bölümleri ayrı bir hevesle seyrediyorum.Nomi, dizinin transseksüel blog yazarı, hatta bu 8 karakter arasında en fazla rol çalabilenlerden.Ailesiyle arası kötü ama onu çok seven ve destekleyen bir kız arkadaşı var.Will, dizinin Amerikan ayağını oluşturuyor, milliyetinden dolayı bu karma ekipten en az seveceklerim arasında olacağını düşünmüştüm ama beni şaşırtacak şekilde sevdirdi kendini.Kendisi polis olup aralarında ki bu garip bağlantıyı ilk hissedenlerden.

max riemelt

İzlandalı Riley ise önce beni gereksiz depresifliğiyle sinir edip sonradan sebebini anladığımda beni pişman eden tek karakter oldu, kendisi Londra’da istikamet eden bir DJ.Capheus bu dizinin göz nuru bence, onun hikayesini izlemek ayrı bir heyecan kaynağı oldu benim için.Hasta bir annesi var ve onu hayatta tutmak için elinden geleni yapıyor, bu yolda da diğerlerinin yeteneklerini uygun zamanlarda ödünç almayı da çok iyi biliyor, kendisi dizimize Kenya’dan katılmakta.Kala, bir Hindistan güzeli olup ailesinin istediği ama kendisinin sevmediği bir adamla geleneksel biir düğün arifesinde karşılıyor bizi; çok naif ve tatlı bir kız.Ve bence 2. sezonda Wolfgang ile aralarından bir şeyler olması muhtemel, ya da en azından ben öyle umut ediyorum.

Ve benim için bu dizinin en sevilesi karakteri Lito, Meksika’dan aramıza katılmakta.Biliyorum benim böyle karakterlere zaafım var ama çok güzel oynamış pis adam ya,hepsi iyiydi ama bu ayrı bir güzeldi.Bunun olduğu sahnelerde o kadar eğlendimki anlatamam, kendimi onun ve sevgilisinşin evine zorla yerleşen çakma kız karkadaşı gibi gördüm.Kendisi ünlü bir aktör ve testesteron kokan fiilmlerinin aksine jelibon gibi bir kişiliğe sahip, çok da güzel devam eden bir de öyküsü var, nazardan sakınsın.Karakterler genel olarak bu kadar ve dizi gerçekten de çok güzel.Azcık da olsa merak ettiyseniz benim gibi peş peşe 12 bölümü izleyip sonradan elde bölüm kalmayınca pişman olmayın, yavaş yavaş seyredin.

Guest

Yine uzun bir aradan sonra yeni bir güncelleme telaşı içindeyim.Aslında bu arada izlediğim bir çok şey oldu ama elim bir türlü klavye tuşuna dokunmak istemedi.Bu laneti çok sevdiğim bu filmi anlatarak kırmak istiyorum.Guest, ilk fragmanını izlediğim zamandan beri aklımda olan, heyecanla beklediğim bir film oldu.Aslında hani çocukluğumuzun klişe filmleri olur ya, onlara çok benziyor hikayesi ama yine de sunum denen şeyin farkıyla benim pek bir beğenimi kazandı.

Evin büyük oğlu savaşta ölür, aile –özellikle anne- daha bu durumun etkisini üzerinden atamamışken bir gün kapıları çalar ve karşılarına oğullarının arkadaşı olduğunu idda eden genç bir adam dikilir.Acılı anne kendine oğlunu hatırlatacak her şeye tutunmaya hazırken, bu beklenmedik misafir bir anda kendini bu ailenin ortasında bulur.Annenin ısrarları sonucu birkaç gün yanlarında barınmayı da kabul eder.

tumblr_inline_nhi8x2qKt51qe7wp3

Ancak bütün film çok tekinsiz bir havada geçer, kimdir bu adam, gerçekten bahsettiği gibi ölen oğlunun yakın bir arkadaşı mıdır, neden o geldikten sonra ailenin çevresinde bir şekilde onların gelişimini engelleyen, kötü örnek olan kişiler teker teker ölmeye başlamıştır.Tabi buradan sonrasını anlatmak filmi anlatmak kadar olacağı için susmakta yarar var, ama ben ne yapıyorum tabi ki de susmuyor, anlatıyor anlatıyorum.Bu misafir neden bu aileye bu kadar düşkün, neden herkesin sorunlarıyla ilgilenip onlar için adam öldürüyor.

Aslında bu adamın esas kimliği için benim daha orijinal fikirlerim vardı, ama yazan/yöneten kısımlar daha basit bir düzlemde ilerlemek istemişler.Zaten onların anlatmak istedikleri öyle herkesin ağzını bir karış açık bırakacak bir hikaye değil, daha çok sıradan bir sinema filminin sadece renkler, müzik, oyunculuk gibi basit hilelerle diğerlerinden ne denli farklı olacağını gösterebilmekti.Her filmden bir mana aramaya gerek yok diyorsanız bile, bu film sırf eğlencesine çerezlik bir şekilde bile izlenebilir.

Benim en beğendiğim kısım tabi ki müzikleri oldu, hatta bazı sahnelerde ekran donsun ama müzik devam etsin istedim, o kadar yani.Klişe yok muydu, bir dünya vardı ama o renkli tekinsiz atmosfer filmi alıp başka noktalara götürdü.Merak ederseniz, izlemeniz için bir iteleyici güç olsun bu yazı, şimdiden iyi seyirler.

Doushitemo Furetakunai filmi

tumblr_n489z4JMSQ1rh2xmjo1_1280

Aman Allah’ım diyerek çığlık attım önce, sonra bilmiyorum kabulleniverdim hemen; duyanlar duymayanlara duyursunlar, çok sevdiğim yaoi manga türünün nadide eseri olan Doushitemo Furetakunai’nın filmini çekmişler ya.Hiç böyle şeylerden haberim olmuyor, tamamen tesadüf eseri fark ettim ve şok oldum.Bunun filmini çekeceklerine dair bir umudum yoktu ki bir anda karşımda canlı insanlar, hazır bir film ve biraz çabayla birlikte ingilizce alt yazı buluverdim.İçsel çığlıklarım hala durabilmiş değil.Mangası öyle sadece bir seferde okunup unutulacak cinsten değildi en azından benim için, kaç defa okuduğumu da bilmiyorum.Bazen uzun aralar veriyorum ki bir daha okuduğumda daha fazla zevk alayım diye.Ve bu filmin varlığı beni bir anda gerçekten çok mutlu etti.

Bahsetmedim ama vakti zamanında Fujimi Orchestra’nın filmiyle de karşılaştığımda bu kadar sevinmiştim, o filmi de yavaş yavaş durdurarak izlemiştim.Duymayanlar varsa Fujimi Orchestra: Cold Front Conductor adıyla aratarak bu filmi de seyredebilirler.BL filmler için ana kaynaklarıyla aynı hissi veremedikleri için, hatta çoğu “mühim” sahneyi üstün körü geçtikleri için benim açımdan hep bir güvensizlik vardır.İzlerim ama duyguyu o kadar veremedikleri/yansıtamadıkları için o kadar da beğenmem.Ama bu belirsizliği en sevdiğim yaoi’ye yapsalardı onları asla affetmedim.Hala şaşkın bir şekilde diyorum ki güzel olmuş bu sefer film, özellikle oyuncu seçimlerine bayıldım.

tumblr_nc6fpy0NdX1rh2xmjo1_500

Shima’yı oynayan aktörün mangada ki Shima arasında fiziksel benzerlikler memnuniyet yaratırken onun o utangaç, kendini geri çeken ve devamlı kendi içinde mücadele eden kişiliği de çok güzel yansıtılmış.Tabi mangada iç sesler saolsun onun aslında neler hissettiğini daha iyi anlayabiliyorduk ama olacak o kadar.Bir de o dudak altı küçük beni yok mu, valla tam olmuş, çok güzel bir ayrıntı.Yosuke ise ayrı bir beğendim; aktör gerçekten güzel seçilmiş ve çok da güzel oynamış.İlk defa bu kadar yakıştırdığım bir BL çifti oluyor, hem de sırtlarını dayandıkları mangaya rağmen.Ben sanki herkes mangasını okumuş gibi davranıyorum tabi, daha hiç konudan bahsetmedim.

tumblr_nc6j0zbKBg1rh2xmjo1_500

Şimdi efendim bu Shima, eski iş yerinde dışlanmış, erkek arkadaşının da katıldığı bir gruptan dolayı baya bir huzursuzluk yaşamış.İşten ayrılıp yeni bir işe başladığı sabah, asansöre son anda bir adam biner; adam aşırı derece de sigara ve alkol kokmaktadır.Shima “nefret ederim böyle insanlardan” diye içinden geçirirken bu adamın yeni işinde ekip şefi olduğunu öğrendir.Sütten ağzı yanmış, bir daha hayatta aynı iş yerinden özellikle de hetero bir adama gönlünü kaptırmayacağını kendine devamlı tekrarlarken o daha fark etmeden gönlünü kaptırır ve gözleri devamlı bu adamı takip eder hale gelir.Adam iş gezisine çıktığında istemeden de olsa onu özlediğini fark eder.Tabi Shima için bu duygularını ifade etmek çok zor, ama her ne kadar Yosuke ile göz teması kurmasa da bir şekilde onun çevresinde Yosuke’ye devamlı izlendiği imajını verir.

tumblr_nctpxcRNrt1rh2xmjo1_500

Ve sonra bir gece birlikte yedikleri yemek çıkışı, Yosuke bir anda bizimkini öper ve o andan itibaren Shima “bir daha asla” dediği bir ilişkiye adım atmış bulur kendini.Bu dediğim kısımlar filmin daha ilk yarısını oluşturuyor; kalan diğer kısım Shima’nın kendiyle ve Yosuke’le hesaplaşması ve sonunda aradığı cevapları hem kendinden hemde Yosuke’dan alması yönünde ilerliyor.Dediğim gibi manga her daim bir adım önde olacaktır, ama filmi de güzel yapmışlar.Benim gibi mangasını beğenenler varsa, bu filmi de mutlaka seyredin derim, pişman olmayacaksınız.

Swing Girls

SwingGirlsPoster

2 defa izledim ikisinde de yazacağım dedim ama gün geçti bu eylem bir türlü gerçeğe dönüşmedi.Japın filmlerini izlerim, severim de ama olmadığında hayatımda bir yokluğunu da aramam.Ama iyi yapılmış bir Japı filmi varsa buna hayatta karşı çıkmam.Swing Girls 2004 yılında çekilmiş bir film, yani üstünden tam 10 yıl geçmiş ama benim gözümde hala tazeliğini koruyor.O kadar da nostaljik gelmiyor hatta;ilk seferinde kardeşimle, diğerinde bir bayram günü büyük ekran kuzenlerimle seyretmiştik.Hani arkadaş ortamında ne izlesek acaba diye düşünürseniz bu film anında işaret edeceklerim arasında olur.Liseli kızlar, bir bando grubu ve müzik tutkusu diyelim kısaca.

Sıcak bir yaz gününde matematik dersinden sıkılan 13 kızımız vardır, bunlardan bir tanesi sıkıntılı bir şekilde okul bahçesini izlerken okul bandosunun okuldan uzaklaştığını görür.Onların hemen arkasından bandonun öğle yemeği servisi gelir ve bu hin kız dersten kaytarmak için öğretmenine kendilerinin onlara bu yemeği ulaştırmaları için yardım teklif eder.Dersten sıkılan diğerleri de onu destekleyince bizimkiler ellerinde yemekler atlarlar trene bandonun desteklediği okul takımının maçına giderler.Tabi yolda bunların haylazlıkları yüzünden yemekler biraz zarar görür ve okul bandosu bir kişi hariç yedikleri yemeklerden zehirlenip hastanelik olurlar.Bu bir kişinin yemeğini ise bizim aç kızlar yolda yedikleri için çocuk zehirlenmekten kurtulur.

363Bi172tB446MzED3fvEjyQCEe

Tabi bir başına kalan çocuk bu kızlara karşı hiç sempatik hisler beslememektedir, aksine onları bir kaşık suda boğacak gibi üzerlerine saldırır.Bu hiçbir şeyden anlamayan kızlar müzik yapmanın çok kolay olduğunu düşünerek bando takımı iyileşene kadar okul bandosunun yerine geçmeyi kabul ederler.Ama herhangi bir alet çalmanın bile ne kadar efor sarf ettirdiğinden haberleri yoktur.Ve böylece önce zorunluluktan, sonra bağımlılıktan kaynaklanan bir müzik sevdası serüveni başlar.Tabi bu hikaye akımı devam ederken bunu o kadar yumuşak ve naif çizgiler içinde yapıyorlar ki, filmi bence vazgeçilmez kılanda bu özellikleri oluyor.

04mp_Swing_girls_j_1198122g

Bunlar liseli ve aklı bir karış havada gençler olduklarından, onların enstrümantal alet satın almak için giriştikleri para kazanma çabaları, ekip olmanın bilincine varmaları ve sonunda mutlu sona ulaşmaları çok ama çok keyifli dakikalar yaşatıyor bizlere.Öyle güzel sahneleri var ki, filmi durdurup dönüp dönüp kendini bir daha izlettiriyor.Swing Girls dediğime bakmayın, bu durum bence ekibin tek erkek üyesini fena bozuyor.Önce yazın kavurucu sıcakları, sonra kışın dondurucu karları.Bir lise bando macerası mevsimleri de değiştirerek farklı bir hale bürünüyor ve işte karşımıza o zaman Swing Girls çıkıyor.

Kill Your Darlings

tumblr_ndlkfxn9wm1rs3i49o2_500

“You’d be boring if it wasn’t for me.”

Son dönem Daniel Radcliffe filmlerine izlediklerimiz dahilinde devam ediyoruz.Kill Your Darlings’den ilk defa televizyında Michael C. Hall’ın katıldığı bir programda fragmanını gösterdiklerinde haberim olmuştu.En sevdiğim iki oyuncu bir filmde birlikte rol almışlar, ben daha durur muyum diyerek elime geçirdiğim ilk fırsatta seyrettim filmi.Başlangıç noktam Harry ve Dexter olabilir, ama canlandırdıkları karakterlerin bunlarla uzaktan yakından alakası yok.Bir de filmin bir diğer başrol oyuncusu Dane DeHaan ile tanışmış olduk ki, kendisi gerçekten filmde de vurgulandığı gibi “yürek yakan” bir karakter.

Şimdi açıkca söyleyeyim, ben şiirden pek anlamam; anlamak istediğim ve bunun için kendimi yer yer zorladığım dönemlerim olmuştur, ama olmuyor işte.Okuyorum ama zevk alamıyorum veya bazen karışık geliyor anlayamıyorum.Daha Türk şiirine bir adım yaklaşamamışken bir de elin ecnebisinin bilmem ne akamına -beat kuşağı diyorlarmış- bağlı şiirlerini ise hiç ama hiç anlayamadım.Film zaten yarı kurgu yarı biyografik ; 1940’lı yıllarda henüz daha ismini duyurmamış genç edebiyat öğrencisi Allen Ginsberg ve olulun ilk yıllarında tanıştığı diğer arkadaşları arasında geçiyor film.Özellikle o dönem hayatına oldukça etki eden Lucien Carr ile karşılaşmaları, hayatına şiirin daha güçlü ve kuvvetli bir şekilde girişi ve kaçınılmaz sonu.

tumblr_ndlkfxn9wm1rs3i49o1_500

Film Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar isimli kitaptan uyarlanmış, ama dediklerine göre çokça sapmalar varmış filmde.Ben bilmem okuyanı bilir diyerek, bu fazla bilgiden uzaklaşıyorum hemen.Filmde düz bir anlatım aramak yersiz, filmi meydana getiren karakterlerin şiirsel yönünü ve edebiyatı baskın tutan bir atmsfer var her bir karede.Aslında daha çok içki sigara, kadınlar ve bolvca şiir dolanıyor çevrede.Allen Ginsberg eşçinsel bir şair ve onu canlandıran Daniel Radcliffe’i beklemediğimiz sahnelerde görebilirsiniz.Aslında filmde Lucien ile bakışmalarından bu gidişatı tahmin etmek de zor değil.

Bir gün kütüphanede karşılaşıyor Lucien Carr ile, ve o günden sonra hayatı değişiyor.Babası gibi şair olacağını biliyor ama Sevgililerini Öldürerek onu geçeceğini tahmin edebilmişmiydi bilemiyorum.Michael C. Hall ise bizim Lucien’e saplantılı bir şekilde aşk besleyen bir karakter.Öyle ki ekranda onu gördüğüme mutlu olduğum gibi, varlığı insanı germek için yeterli bile olabiliyor.Kitaptan farklı bir bakış açısıyla sunmuş diyorlar, ama izlediklerimizin gerçeklere dayandığını da belirtiyorlar.Zaten bu filmler olmasa bu adamları hiç tanıyamayacağız.Şimdi sorsalar Allen Ginsberg kimdir diye,şiirleri hariç yalan yalnış birkaç bilgi veririm hakkında ama filmlerden gördüğümüz için ne kadar doğru olur bilemem.

Bir de bu filmi seyrettikten sonra aklıma geldi, yine bu adamın daha ilerleyen yaşlarının anlatıldığı ve sevgili James Franco’nun yine onu canlandırdığı Howl filmi vardı.Açtım baktım, evet gerçekten oymuş dedim ve bir de onu izledim peşinden.Mevzu bahis şiir olduğundan yine hiç bir şey anlamadım ama en azından bu adamı ne kadar ciddiye aldıklarını fark ettim.Bakınız sırf onun hayatındna kesitler sunacağız diye en kaliteli oyuncuları bir araya getirip film çekiyorlar, bizde sırf onların hatırna seyrediyoruz.Beğeneip beğenmediğimi söyleyemem; filmden bir beklentim yoktu ki zaten veya anlayacak kadar yeterli birikimim.Benim için izletiyor işte kendisini diyebileceğim bir film oldu o kadar.

“You got what you wanted. You were ordinary, just like any other freshman and I made your life extraordinary. Go be you, now all by yourself. Leave me alone”

Horns

tumblr_ncryig8RuX1qahfowo1_500

“People say you should always do the ‘right thing.’ But sometimes, there is no ‘right thing.’ And then… well then, you just have to pick the sin you can live with.”

Aslında en başta konusunu okuyunca çok saçma gelmişti ama fragmanı seyretmek fikrimi değiştirmek için yeterli oldu.Tabi birde en önemli faktörün altını çizmekte yarar var; Daniel Radcliffe.Bu Harry Potter kadrosu nasıl bir iş yaparlarsa yapsınlar kendilerini seyrettirecek güçlü bir kitle bıraktılar arkasında.Tabi demiyorum ki yeni yaptıkları işler kötü, hayır aksine her bir filmle sanki daha da iyi oluyor oyunculukları.Daniel’ın oyuncu olarak artık kendini kanıtlamasına gerek yok bile, özellikle bu filmde çok beğendim kendisini.Duyguları, o karmaşayı yüzünde o kadar iyi yansıtabiliyor ki, sanki oynadığını karakter kendisi gibi, hiç sırıtmıyor.

Fantastik bir film izlemeye hazır mısınız; üstelik bu film çok sevdiğimiz Stephen King’in oğlu -Joe Hill- tarafından yazılmış aynı isimli romanından uyarlama.Ben kitabı okumadım ama denk geldiğim yorumlarda kitabı okuyan kesim, kitaba oldukça sadık kalınarak çekilen bir film olduğundan ve beğendiklerinden bahsediyor.Ek bilgi olarak bunu verdikten sonra gelelim filmin konusu.Aslında sinemalara düşseydi gidip sinemada seyretmek istiyordum, ama nerde böyle filmleri bizde beyaz perdede izlemek, adamlar o kadar abudik gubidik filmler gösteriyorlar ki, sinemaya gitmeyeli aylar yıllar olacak nerdeyse.Neyse, dağıttım yine konu diyordum; şimdi Igg Perrish diye bir delikanlı var, çocukluktan beri birlikte olduğu ve çok da sevdiği bir kız arkadaşı var kendisinin.

tumblr_nd86jkR8oX1qa3emao2_500

Bir gece çok içiyor ve gözünü açtığında bir önceki gece tam evlenme teklif edecekken kendisini sebepsiz yere terk eden bu sevgilisinin ormanda tecavüze uğrayarak öldürüldüğünü öğreniyor.Hem de kendisinin bu işte bir numaralı zanlı olduğunu da.Daha bu kaybının acısını yaşayamadan, bir şekilde kendi adını temizlemek ve esas katili bulmak için etrafta dolanmaya başlıyor.Bir sabah uyandığında alnının iki tarafının da kaşındığını ve oralarda bir şeylerin çıktığını fark ediyor.Kısa bir süre sonra bu “şeylerin” aslında boynuza dönüştüğünü fark ediyor.Aşık olduğu sevgilisi vahşice öldürülmüş, bütün kasaba onu suçlu olarak görüp ondan nefret ediyor, ailesi bile ona şüpheyle yaklaşıyor ve bütün bu dramı yetmezmiş gibi onu görenlerin “Tanrı seni cezalandırıyor, seni şeytan” diye sözler söylemesine neden olacak şekilde alnının iki tarafından çıkmış yeni boynuzlarıyla ortada dolanıyor.

tumblr_nd98kv9GpV1rzpyc0o1_500

Bu lanet yeter artık diye bezgince dolanırken aslında boynuzların getirdiği bir takım özel güçlerin de farkına varıyor; mesele çevresinde ki insanlar sanki onları engelleyen bütün yalanları ortadan kalmış gibi içlerinden geçen bütün doğruları söylemeye başlıyorlar.Bu doğrular ise daha çok onların diğerlerine yönelik hissettikleri kötü düşüncelerden ibaret.Abisi, anne-babası, kasaba ahalisi onun canını daha fazla acıtacak kadar doğruları yüzüne vururlarken, onun bu boynuzlarını dahi görmeyen tek kişi çocukluk arkadaşı oluyor.Peki, İgg Perrish’in sevgilisini kim öldürdü, neden boynuzları çıktı ve bundan sonra doğrular nasıl ortaya çıkacak; izleyin görün derim artık.Valla fragman kıvamında konuşuyorum farkındayım, ama engelleyemedim kendimi.

tumblr_nd86jkR8oX1qa3emao1_500

Bu arada oyuncular, hikaye, atmosfer falan derken film gerçekten çok güzel,hiç bir dakikasından sıkılmadığım gibi büyük bir zevkle de seyrettim.Öyle büyük bir görsel efekt beklentiniz olmasın, ama sıradan sayılabilecek bir cinayet filmini almışlar, içine boynuz ve yılanlar katarak fantastik bir kurgu çıkarmışlar önümüze, bunu çok da iyi başarmışlar.Yılanlar demişken Daniel Radcliffe seviyor bu yılan olayını; Harry Potter’da da Voldemort hariç bir tek onunla konuştuklarını görmüştük, bakalım başka hangi filmlerde bu yakınlığı seyredeceğiz.Şaka bir yana, şiddetle tavsiye edilir.

‘You killed that poor girl, and now the devil has claimed you.’

Dust

MV5BMTQxMzY1NDU3OF5BMl5BanBnXkFtZTcwMzcyMzE3OA@@._V1__SX1303_SY615_

Harry Potter zamanlarında öğrendiğimiz, sevdiğimiz ve bir daha peşini bırakmayacağımız sevgili Alan Rickman – Severus Snape- 2013 yılında bir kısa filme karışmış ve benim bundan hiç haberim olmamış.Bloglarda tembel tembel dolaştığım bir günde karşıma çıkan bu filmi, önce çekinerek, sonra biraz gerilerek ve hiç ummadığım bir sonla gülerek kapatmıştım.Kısa filmleri cazip yapan da bu oluyor; çok kısa bir sürede bir film uzunluğunda anlatmak istediklerini anlatıyor ve sonra sırra kadem basıyorlar.Hikayenin şaşırtıcılığı veya çarpıcı özelliği bir yana, onu yansıtacak oyuncu olmayınca da yarım kalıyor bazı şeyler.

Bu kısa filmde, benim için izleme kısası tabi ki Alan Rickman’dı; o değilde başkası canlandırsaydı karakteri belki şu an bu filmden bahsediyor dahi olmayaktım.Evet güzel bir konusu var, ama artık izlediğimiz şeylere kolay kolay şaşırmayan bir kitle olduğumuz için, “muhteşem” bir kısa film diyemiyorum, yine de kendini izletip beğendirebiliyor.Yaşlı bir adam, tipten oldukça da tekinsiz bir yönü var.Küçük bir kızı ve annesini okul çıkışı evlerine kadar takip ediyor.Ve gecenin karanlığında bir yolunu bulup o eve giriyor.Gerilim dolu dakikalar artarken kızın odasını bulup kapıdan içeri süzülüyor.Kimdir bu adam, amacı nedir hepsi bir muamma.Hatta gidişata dair iyi bir şeyler düşünmek mümkün değil, zira ortam bir hayli gergin.

Sonunu anlatmıyorum, o zaman izlemenin pek bir manası kalmaz zaten.Alan Rickman sevenler, benim gibi koşun izleyin derim, hayatınızın 8 dakikasını alıyor sadece; 100 küsür dakikayla saçma sapan şeyler izlediğiniz anlara sayın ve benim gibi yüzünüz gülerek kalkın ekranın başından.Yok olurda eğer beğenmezseniz, valla suçlusu ben değilim, en başından dedim Rickman sabit duran taşı oynasa yine beğenirim gibi geliyor, o kadar ön yargılıyım yani.Buradan seyredebilirsiniz..

Recipe no Oujisama

000

Biliyorum benden yaoi manga okumaktan bıktınız artık, ama ne yapabilirim seviyorum ve benim gibi sevenlerin gönlü hoş olsun, birlikte okurken mutlu olalım istiyorum.Gerçi bu manga için öyle uzun uzadıya anlatacağım bir şey yok, konusundan ziyade beni daha çok çizimi kendine bağladı.Bazı mangalar vardır, konusu tam keşke birisi yazsa da okusak dediğiniz cinsten olur ama gel gör ki çizim daha ilk sayfadan insanı ortamdan kaçıracak gibi olur.Ama bazı mangalar da tam aksine her bir karesine hayran bıraktırır beni.Ben böyle büyük gözler, abartılı tepkiler ve ciddi duran yüz ifadelerin anında çizgi film karakteri edasına büründüğü mangaları seviyorum işte.Ve bu manga daha ilk bölümüyle kendine bağladı beni.

rstk-scans_-recipe-no-oujisama-003-026

Gerçi sonradan bir baktım, sadece 1 cilt ve 8 bölümden oluşuyor; başımdan kaynar sular döküldü yeminle.Anında yıkıldım ama vazgeçmedim okumaktan; ne de olsa az ve özün ayrı bir kıymeti oluyor.Başta da dedim öyle ahım şahım bir konusu yok, çoğu mangada okuyabileceğiniz gibi sıradan hatta.Esas karakterler bir şekilde bir araya gelirler, önce kavga eder, sonra bir bakmışsın bunların arasında bir kıvılcımlar uçuşmuş gitmiş, ama tabi mutlak bir inkar ve sonrasında gönül baskın gelmiş,bunlar birbirlerine yanaşıvermişler.İşte tam da böyle hikayenin ortasına düşüyorsunuz.Esas karakter dedesi gibi bir yemek şefi olup kedi mekanını açmak istiyor ve bunun için sabahın erken saatinde kalkıp bilmem kaç tane araç değiştirip şeflik okuluna ulaşıyor.Tabi güne daha başlamadan yorulduğu için hiç bir dersi takip edemiyor, gözlerini uykuya teslim ettiği için.

rstk-scans_-recipe-no-oujisama-003-007

Sonra birgün sınıf arkadaşı buna bir ev öneriyor; bu da gidip görüyor, kirası güzel, ev pırıl pırıl, “neden olmasın” diyerek evin dördüncü oda arkadaşı olmayı kabul ediyor.Bir sonra ki gün eşyalarıyla evin kapısına dayandığında ise, dünkü evin aslında bir yalan olduğunu acı bir şekilde fark ediyor.Ev arkadaşları tam bir “yer içer, hiç bir iş yapmayız” modunda insanlar, bu da tabi haliyle önce bir çıldırıyor, sonra bunlara bir yemek yapıp arayı düzeltiyor.Hikaye bizimki ve bir diğer ev arkadaşı olan aktör adayı arasında geçiyor.Gerçi diğer ikisinin arası da çok şüpheli, sanki manga bittikten sonra bir uzantı şeklinde bu ikisi de işlense hiç fena olmayacakmış gibi.Ben ve benim bu gibi bu mangayı sevenlerin ortak temennisi budur zaten.

31

Dediğim gibi konu sıradan, ilerlemesi beklentileri karşılıyor ama esas can alıcı kısım çizimlerinde bitiyor bence, beni okurken çok güldürdü, o sayfaları o kadar aheste bir şekilde geçtim ki, daha uzun ve “yeter artık bitsin” diye okuyacağım tarzda uzun bir manga bile bitirebilrirdim o sırada.Ve anlatacaklarımın hepsi bu kadar, ilginizi çektiyse google’dan bir tıklama hareketiyle okunmak için sizi bekliyor manga.Şiddetle tavsiye edilir.

My partner in crime

tumblr_lcu3eoc9s91qbo03ao1_500

Supernatural babalar gibi bir sezonla yeniden başlangıç yaptı, ama artık ben eskisi gibi bir özlemle beklemiyorum başlamasını, üzücü aslında ama yine de bir gerçek.10 sezonun hatrı var, oyuncular nerdeyse çocukken başladılar bu diziyi ve bizde onlarla birlikte yaşlandık sanki; tam 10 sene olmuş, dile bile kolay gelmiyor artık.Dean’in o gençlik yıllarından resimlerini gördüğümde veya ilk sezonlardan görüntüler seyrettiğimde içim burkuluyor, “vayy be diyorum ne kadar gençlermiş”.

Hele Sam’in geçirdiği dönüşüm izleyen herkesi dehşete düşürüyor bence, o sevimli bebeden bir dev çıktı vallahi, acaba steroidlerin bir etkisi var mıdır bunda diye merak etmeden duramıyorum.Onların görüntüsü değiştikçe, yaşanmışlıkla birlikte kişiliklerde değişiyor haliyle.O her şeyle mutlu olabilen, hayatını ve kaderini kabullenip bunun için, bir yerde babasının olan kendi doğruları için yaşayan Dean gidiyor, ve yıllar içinde nerdeyse bir kabuğa dönüşen boş bir beden kendini alkol ile dolduruyor.

Gelecekten daha farklı beklentileri olan, azimli ve inatçı Sam sönüyor, ve yerini ölmek isteyen pes etmiş bir adama bırakıyor.Aslında 9. sezonun özeti buydu bence, onların ne kadar vazgeçmiş olduklarının bir sunumu gibiydi, öyle ki asla olmaz dediğimiz bile oldu, önce Sam ve sonra ondan duyduklarıyla Dean birbirlerinden vazgeçtiler.

tumblr_n6ltdxLk611tzeeu2o1_500

Sam’in zaten hep bir yanı kayıptı, evet abisi ve aile olgusu onun için önemliydi ama,bir Dean kadar baskın değildi bu özelliği.En başından beri Dean “aile” diyerek varlığını belli etti ve belki de sırf bunun için Sam ona artık aile değil,birlikte avlanan iki kişi olduklarını canını acıtarak, kanatarak vurguladığı için Dean artık vazgeçmiş bir adam oldu.Biliyorum hep Dean’i korur tarzda konuşuyorum ama benim ekranımdan bunlar görünüyor net bir şekilde.(Çok acayip dram yaparım yeri geldiğinde)

Ve 9. sezon abisini elinin tersiyle iten Sam, bu sezon onu yeninden kazanmak için mücadele edecek gibi görünüyor.Tabi Dean insan olsaydı bu mücadele iç burkan bir konuşma sahnesiyle çözülürdü ama maalesef artık elimizde bir adet şeytan Dean var.Onu belki biraz daha fazla severim diye düşündüm ama cık, izlediğim ilk iki bölümden sonra bu fikrimden vazgeçtim.Ne bileyim artık onu engelleyen insani duyguları veya etik anlayışı -var mıydı o tartışılır tabi- olmadığında daha serbest, daha eğlenceli olur diye düşünmüştüm bütün yaz.

İlk bölüm bunun hakkını verir gibi o bar senin, bu sahne benim dolandı durdu ama, ilk sezonda gördüğümüz o eğlenceli gözlerle bakan genç Dean bile bu şeytan halinden daha özgür geliyor aklıma.Haksızlık yapıyor olabilirim, tartışmaya açık bir konu, ama kızlarla olan muhabbeti bile değişmedi adamın ya.Zaten insan haliyle öldürüyordu, şeytan halinin kan dökmesi bana o kadar yadırganacak bir eylemmiş gibi gelmiyor hala.

tumblr_li1pxdvmpv1qcbfaeo1_500

Ve tabi bu dizinin en baba karakteri, sevgili Crowley bile, cehennemin kralı haliyle Demon Dean’den daha eğlenceli hala.Adam resmen yıkıldı Dean bunu arkadaş olarak yanına istemeyince, sevdirtiyor işte bir şekilde kendini.Zaten bu adam başlı başına bir yazıyı hak ediyor,belki bir gün ona saygı duruşu niteliğinde yazarım, neden olmasın.Aslında Crowley ile yollarını ayırmasaydı, daha eğlenceli sahneler izleyebilirdik gibi, ama işin içine ne zaman Sam girse artık kabul edelim ortama bir ağırlık, üstünüze her an yağacakmış gibi duran bir duygu seli akın ediyor gibi.Özellikle artık Dean ile aralarında birbirlerine acı verme savaşı başladığından beri benim için çekilmez oluyor bu sahneler.Ve o kadar konuştuk bir bahsetmeden geçmeyelim sevgili Castiel, yine acıklı bir başlangıç yaptı.

tumblr_ldthqhSKTE1qaat36o1_1280

Emir dinleyen oğul oldu, isyan etti kral oldu, yenildi vazgeçen oldu, bir kıvılcımla hataları telafi etmek istedi kendi hatalarında boğuldu.Kısaca bu masum melek birlikte takıldığı kardeşler gibi büyüdü ve dünyanın kirlendiğini gördü.Ne zaman Castiel için bir şekilde ümitlensek hep hevesimiz kusağımızda kaldı.Kaç defa öldüğünü, ne kadar acı çektiğini sayamıyorum bile, hele o küçük emrah bakışları yok mu, yok artık ben dayanamıyorum o bakışlara.

Ve biz onu kimseyle paylaşamazken birden Hannah diye bir melek çıktı, bizimkine yan yan bakışlar atmaya başladı.Hadi belki bir şey olmaz ama yine de güvenemiyorum ben işte, gerçi bir şey olsa da Supernatural’de hangi kdın karakterin yaşadığı görülmüş ki, Hannah bir istisna olsun.Yine de Castiel ve Dean bakışmadan Hannah diye bir şey istemiyorum, diziyi izlerken de gönlümden bunlar geçtiği için onların sahnelerini sevmiyorum işte.

tumblr_lgprm8WpNZ1qcbfaeo1_500

Bu arada Castiel her ne kadar günahlarımın bedelini öderim ve olaya daha fazla müdahil olmam edasında gezinse de can çıkmadan huy çıkmaz derler, ben ondan yine bir atak bekliyorum, adamın içinde öncü olmak var, öyle ya da böyle gösteriyor işte kendini.Bir an önce düzelsin, tam melek programı geri yükselnesin ve artık araba kullanmak yerine bir zahmet gözünü kırpma hareketiyle kendini Dean’in yanına fırlatıversin.Daha ilk 2 bölümden bunları söyler haldeyim ama sezonun diğer bölümlerinde de değişik bir şey olmayacak onu biliyorum.Bakalım, seyretmeye devam, her ne kadar gidişat artık mutlu etmese de gönül bağı kopartmıyor işte.

No Sanctuary

tumblr_ndgf0fwamB1r7wse8o1_500

Ve işte 5×1 sonunda kapımıza dayandı; nasıl heyecanla bekledim, düşündüğümde nasıl yerimde kıpır kıpır oldum bu bölüm için anlatamam.Walking Dead artık rüştünü ispat etti ve sağlam karakterle kendini seyircisine sevdirip, artık ne yaparlarsa yapsınlar peşlerinde dolanacak bir kitle edindi.Kolay değil, 4 sezon bıraktı geride ve daha da devam edecek gibi görünüyor.Aslında bu kısım için resmi bir açıklama yok, bunu daha çok benim gönlüm söylüyor böyle.Terminus dedikleri -umut vaad eden- bölgeye ulaştıklarında hepimizde belki bir umut oluşmadı mı ey gençler, belki dedik farklı bir şekilde bu sefer iyi bir şey gelir başlarına.Ama yine hepsi yalan çıktı ve aslında başlarına gelebilecek en kötü mekana ayak basmış oldular.

Şimdiye kadar Rick ve çetesi nereye gideceklerse gitsinler hep kendileri seçtiler yönlerini; evet onları etkileyen pek çok şey oldu -daha çok aylak baskınları gibi- ama yine de bir ekip olarak olabildiğince birlikte kalarak kendilerine yeni yeni sığınaklar seçtiler.İlk defa tam anlamıyla pes ederek bir yere sığındılar, araştırma yapmadan, şartları ortaya koymadan.Zaten birbirlerini öldü sanarak yanlarında kim kaldıysa onlara tutundular, artık pek öyle şart belirtecek halleri de kalmamıştı.Ve o Terminus, dışarıdan o kadar cezp edici görünüyordu ki, ben bile bir an inandım.Ancak bu zombi baskınında hayatta kalmaya çalışan insanlar için başlarını sokabilecekleri en kötü yer çıktı burası; insan eti yiyen yaşayan insanların mekanı.Nasıl bir tanımlama yaptım ben öyle, her şeyi ayan beyan anlatırvermişim valla.

tumblr_ndefskrgkK1r7wse8o1_500

Ben daha ilk bölümden orayı yakıp yıkacaklarını hiç düşünmedim, tamam biliyordum orayı mahvedeceklerini ama bir bölümden daha uzun diye düşünüyordum.Şöyle birkaç bölüm karın ağrıları yaşar, belki arada içimiz yanarak içlerinden biri diğerlerine akşam yemeği olur diye beklemedim değil.Ama senaristlerin bu sezona dair başka planları olacak ki, bu kısmı hemencecik atlatıp kendimizi yine virüsü ortadan kaldıracak bir maceranın içinde buluverdik.Ben artık çetenin bunun peşinde olduğuna da inanmıyorum; onlarda dizinin ilk sezonunda ki gibi “ortak olup dünyayı kurtaralım” havası kalmadı artık, sadece hayatta kalma içgüdüsüyle hareket ediyorlar.Bu kurtarma planının sonunda bir yamuk ortaya çıkarsa o kadar da şaşırıp yıkılacaklarını da düşünmüyorum; aksine başarılı olursa şaşırırlar.

Peki ben başarılı olmalarını istiyor muyum; hayır.Biliyorum çok acımasız, ama bu diziyi izleten kısım da umut vaad eden gelişmeler değil, aksine hayatta kalmak için her şeylerini ortaya koyan insanların karanlık ruh hali, yoksa çiçek böcek arasak bu dizide yerimiz olmaz.Bu arada şaka bir yana, ekip tekrar kavuştu, br araya geldi.Carol ve Daryl kavuşması çok güzeldi; Carol’ın Rick tarafından ekipten dışarı itildiğini öğrenen Daryl duygusuzluğundan eser yoktu.

Açıkçası o zaman bu konuya daha fazla tepki vermesini beklemiştim, ama en azından kavuşmalarını seyretmek güzel bir detay oldu.Bu saatten sonra Carol isterse bütün tehlike arz eden ekip üyelerini öldürsün artık Rick’in umrunda olmaz, zira o da artık ipleri koparmış vaziyette.Kızıyla kavuşmak onun bir nebze de olsa ayaklarını tekrar yere bastırdı ama ben artık içinde ki vahşiyi salmış Rick için her yolun mübah olduğu yollara saptığımızı düşünüyorum.

tumblr_ndekqivxI21r4wcngo1_500

Onun için üstlerine doğru gelen aylaklar sürüsünü öldürmek problem değil, artık onun yaşam meselesi insanlarla.Önüne bu amaçla çıkan herkesi yok edebilecek gibi duruyor, hatta öyle ki yangın içinde bıraktıkları Terminus’a geri dönüp hala hayatta kalan insanları öldürmek istemesi bunun büyük bir örneği.Biraz bağları kopardı sanki, bu özelliği iyi oldu bence, izlediğimiz diziyi daha enteresan kılıyor bu durumu.Bir eksik kaldı Beth, onun da aramıza dönmesini sabırsızlıkla bekliyorum.Ve Walking Dead yine bir sezon finali edasıyla ilk bölümünü yayınladı, başlasın heyecan kaldığı yerden.

Cold in July

tumblr_mzlt1fpVQx1qgopjqo1_500

Ben aslında böyle filmleri birileri ciddi bir şekilde tavsiye etmediği sürece izlemem, ama bu sefer referans noktası çok sağlam çıktı.Dexter’da sevip saydığımız, yıllarca bağrımıza bastığımız Michael C. Hall filmin başrolünde oynuyor.Sırf o oynuyor diye ve bir de tabi Daniel Radcliffe – bizim Harry Potter- sebebiyle Kill Your Darlings’i de izlemiştim zamanında, hiç bir şey anlamadığım halde.Ancak bu filmi çok beğendim ve hakkında bahsedip kuru kalabalık yapmayı kendime görev edindim. Film Cannes film festivalinde de gösterilmiş,hatta ekibin Cannes’da bir dünya fotoğrafı salınıyor nette, insan Michheal C. adına gurur duymadan edemiyor.Ne de olsa hayatımın belli bir döneminde Dexter olarak bana az heyecan yaşatmadı, o ve eski karısı Jennifer Carpenter için en iyisini istemek bir Dexter hayranı olarak boynumun borcudur.

Bu kadar hayran dramasını bir kenara bırakırsak, film gerçekten ağır işleyen temposuna ve bilindik karelerine rağmen sırf oyunculuk adına ayakta kalabilen ve kendini izletebilen bir yapıya sahip.Öyle muhteşem bir film, mutlaka seyredin demiyorum bakın, izlemeseniz bile hayatınıza iç rahatlığıyla devam edebilirsiniz ama yine de eğer bu adamın hayranıysanız ve onu hafif ürkmüş, ne yapacağını bilemez bir aksiyonun içinde görmek istiyorsanız bu film işte o zaman tavsiye edilir. 1980’li yılların sonunda küçük bir kasabada çerçevecilik yaparak geçinen bir aile babası olan karakterimiz, bir gece eşi tarafından uyandırılır “sanırım evde biri var” diyerek.

tumblr_mxaxipzY9y1rl6dt4o1_500

Bu da bir heyecan eline alır silahı -parmakları titreyerek- oturma odasına doğru yavaşça yol alır.Orada korktuğu gibi bir hırsız vardır ve göz göz geldikleri anda silah elinde kazara patlak verir, ve o şokla ışıkları açtıkları adamı kafasından vurmuş olduğunu görür.Ve böylece şimdiye kadar sessiz sakin yaşayan bu aile babası bir anda kendini vicdan azabı içinde bulur.Bu duygu ona yeteri kadar azap çektirmiyormuş gibi bir de vurduğu hırsızın hapisten yeni çıkmış babası onu imalı bir şekilde kendi oğluyla tehdit eder.Bizimkinin hayatı bir anda ailesini korumak için karışmaya başlar.Aslına film tanıtımlarında bu kadarı da anlatılıp geçilebilir ama onlar hırsızın babasıyla bizimkinin iş birliğinden bile bahsetmişler, ben neden geri kalayım ki.

tumblr_n62y1tsnR81qduh7lo1_500

Bir takım olaylar sonrası bu ikisi bir araya gelir ve polisinde işin içinde olduğu bir olayın peşine düşerler.Film esasında iki kısımdan oluşuyor bence, belki de iki hikaye demek daha doğru olur.İlk olayı çözdükten sonra, bizimkiler yanlarına eski bir dedektifi de alarak başka bir maceraya atılıyorlar.ancak filmi izlerken bu izleyici açısından hiç de sırıtır gibi durmuyor, aksine daha bir heyecanla baktım ekrana neler olacak acaba diye.Sakin, kendi yaşamında olan bir adamın içinde ne potansiyeller taşıdığına dair bir film olarak yorumlanabilir veya sevdiğimiz, beklediğimiz kişilerin birer hayal kırıklığı olabileceği gibi bir sonuç da çıkabilir.Bilmiyorum beli de hiç bir sonuç çıkarmamak gerek, sadece o hafif karanlık atmosferde arkaya yaslanıp seyretmek ve yarı beğeni ifadeleriyle ekrandan kalkmak da söz konusu olabilir.Pişman değilim, bir daha olsun bir daha izlerim.

“What are you gonna do when a dog goes bad on ya, bites somebody or hurts somebody? There’s only two things you can do, right? You can either chain ‘em up or put ‘em down. Now which do you think is more cruel?”

Galaksinin Koruyucuları

tumblr_nbpcxdfd1R1qzdglao1_500

Marvel filmlerini severim, hatta imkan bulursam gidip sinemada izlemeye özen gösteririm; ne de olsa büyük ekran ve ses sistemiyle seyredilmesi gereken filmler olur bunlar.Thor, Captain America, İron Man ve nihayet Avengers derken bunların kendi içinde devam filmleri dahil hepsini izlemişimdir.Herkesin malumu olan filmler olduğu için özellikle tanıtım yazısı yazmayı veya ne bileyim yorum yapıp kendi kendime konuşmayı istemediğim için onlar hakkında şimdiye kadar hiç yazı yazmadım.Ama öyle bir gün gelir ki bu filmleri bir tarafa,diğerini bir tarafa koyacağımız zamanlarda buluruz kendimizi.Diğerleri hep iç içe geçerken Galaksinin Koruyucuları kendi başına “buradayım” der gibi hayran kitlesi yarattı.Gerçi belli olmaz, aynı stüdyodan çıktıkları için gün gelir bizim çeteyi Avengers’ların içinde bile görebiliriz.

Açıkçası bu filmi gidip sinemada seyretmek gelmemişti içimden, hatta Marvel ile tamamen alakasız,burun kıvıran kardeşim beni zorla götürdü bu filme.Şaşılacak bir şey gerçekten; onun bu kararının arkasında ki sırrı ifşa ediyorum tamamen baş roldeki adam yüzünden; Chris Pratt.Kendisi Parks and Recreation’daki Andy Dwyer rolünde olduğu için bizimkinin ve hatta bu diziyi seven herkesin göz bebeği konumunda.Dizide saf ve iyi huylu bir karakteri canlandırdığı için onu sevmemek imkansız.Hatta özel hayatında bile karısına olan aşkı ve bağlılığını yüzünden takdir topluyor gözümüzde.

tumblr_ncjzyhkPTk1qh402go1_500

Bir de tumblr’da öyle resimleri var ki, hani filmi seyretmemiş olsam bile severdim bu adamı; o alçak gönüllüğü sayesinde kendisi hakkına kötü konuşan birini bulamazsınız.Aynı şey Loki’yi canlandıran Tom Hiddleston için bile söylenebilir; zira o da tam bir İngiliz centilmeni gibi dolanıyor ortalıkta.Ne diyebilirim hani lise yıllarımda bir ergen olsam fena sarardım ben bu ekibe herhalde; gerçi bu durum benim fanfiction okumamı da engellemiyor.

Konuya dönelim yani Galaksinin Koruyucularına.Böyle uzayda geçen, dünyayı kurtaran karakterlerle dolu bir dünya film vardır ve artık bizlere yeni bir şey sunamazlar herhalde derken, insanı hoş bir şaşkınlığa sürükleyen bir şey yaptılar ve ve hoş bir müzik eşliğinde bizlere ne kadar da toy olabileceğimizi gösterdiler.Film çok acıklı başladı, hatta bir ara dedim tamam dram ağırlıklı da gideceğiz ama filme dair üzüleceğiniz tek sahne o en başta göreceğimiz hastanesi sahnesidir.

tumblr_ncewo3QVAR1r2mn23o1_500

Çocuğun annesi kanser hastasıdır ve ölüm yatağındadır, babası ise ortada yoktur.Annesinin son gecesinde hastane bahçesinden bilinmeyen uzaylılar tarafından gemilerine alınarak kaçırılan ana karakterimiz -kendisine Star Lord dememizi istiyor- yıllar sonra büyümüş ve kendisini kaçıranların arasında onlar gibi uzay hırsızı olmuştur.Bağımsız bir iş yaparken bir küreyi bulur ve cebe atar, ancak bu kürenin ne kadar değerli olduğu tüm galaksinin en korkunç liderinin peşine takılmasıyla ortaya çıkar.

Bu uğurda peşine takılıp küreyi ele geçirmek isteyen yeşil kadın Gamora’dan kaçarken, silahlı konuşan bir sert adam olan rakun Roket ve onun yakın arkadaşı türünün son örneği ağaç adam Groot’un hedefine de takılır.Ve ekibin en son üyesi de bizimkilerle hapishanede tanışıp yeşil kadın Gamora’yı öldürmek için fırsat kollayan Yokedici Drax olur.Bu birbirinden oldukça farklı ve tek amaçları kendi çıkarlarına göre çalışmak olan beşli bir araya gelir ve galaksiyi kurtarmaya soyunur.Artık seyreyleyin siz cümbüşü.

tumblr_nckbpoScLg1rwh85uo1_500

Para ve ün peşinde olan mı dersin, intikam için her şeyi yapabilecek olan mı yoksa sadece arkadaşını takip edecek olan mı.Bu ekip kadar alakasız kahramanlar topluluğu olamaz.Zaten birbirleriyle anlaşıp ortak bir amaç için hareket etmeleri de bir hayli güç oluyor.Hepsi için ortak olarak söyleyebileceğim yegane özellikleri; sempatik bir salaklık içinde oldukları olur.Ve filmi izleyen herkesin en sevdiği karakter Groot olur tabi ki.

Kendisi dediğim gibi yürüyen ve az buçuk konuşabilen bir ağaç; Bradley Cooper tarafından can buluyor, ama tabi filmde ağacı canlandırdığı için kendisinin varlığını daha sonra kadroya baktığımızda öğreniyoruz.”Ben Groot” demesiyle gönüllere taht kurmuştur, en yakın dostu Roket ile bence en sempatik ikili olarak ortada dolanmaktadır.Heyecan var, muhteşem oyuncular var, görsellik var ve tabi ki harika bir soundtrack’ı var.İzlemeyen kaldıysa çok şey kaybediyor,2 saat kadar bir şey, hemen başlıyor ve bitiyor işte.Seyredilmesi şiddetle tavsiye edilir.

Peygamber Cinayetleri – Hop Çiki Yaya Serisi

46bdc8b0-5ece-45cd-b61c-b7ce5efa41f8

Bir ara içime kitap almalıyım,okumalıyım ateşi düştüğünde edindiğim bir seridir Hop Çiki Yaya polisiye serisi.Mehmet Murat Somer tarafından yazılan 7 kitaptan oluşan serinin ilk kitabı “Peygamber Cinayetleri”.Devamı ise birbirinden bağımsız şekilde okunabilir ama karakterleri tanımak, sevmek adına sırasıyla okunduğunda tadından yenmez bir hal alır kitaplar.Öyle herkesin satın alıp beğeni içinde okuyacağı kitaplar olmayabilir zira bu polisiyenin ana karakteri bir travestidir, herkes hoşgörüyle okuyup, kitaplığına yerleştirmeyebilir.Ancak bizim bilmediğimiz bir bilgi, biz bu kitabı okuyup keşfedene kadar dünya çoktan yalayıp yutmuş.Yurt dışında baya bir hayran kitlesi varmış, hatta okuduklarımın yalancısıyım yakın zamanda filmi bile çekilebilirmiş.Açıkçası şimdiden kadroyu merak içindeyim, özellikle bizim “beyfendiyi” kimin canlandıracağı konusunda.

Tabi şimdi kendisine beyfendi dediğimi duysa bana öyle aşağılayıcı bir bakış atar ki, bir daha kendisiyle göz teması bile kuramam.Kendisinin ismini vermek isterim ama bu çok gizli bir bilgiymiş gibi ismini serinin ilerleyen kitaplarında öğrenebiliyoruz ancak.Kendisi anlatıcı kısmında olduğu için bütün kitabı bitirdiğinizde aklınıza takılmadan edemiyor; “neydi bu karakterin adı”.Diğer karakterler de kendisine daha çok “abla” diye hitap ettikleri için olsa gerek, pek de garipsemiyorsunuz durumu.

51+0x0YABWL._SY344_BO1,204,203,200_

O yerine göre giyinmesini bilen bir insan; gündüz bilgisayar işinden kazandığı para saolsun parasal sıkıntısı yok, geceleri ise ortağı olduğu bir gece klubünde kendi camiası tarafından sevilen ve saygı duyulan biri.Açıkçası canı nasıl isterse öyle giyiniyor; bir bakmışsınız tam bir ağır beyfendi görüntüsünde, sonra gece olmuş minnacık bir etekle herkesi arkasından baktırıyor.

Hayatının düzenini bu şekilde kurmuşken birden gazetede gördüğü bir ölüm-cinayet haberini okuyor; bir travesti vahşi bir şekilde öldürülmüş.Bu onun gibiler için artık sıradan bir haber olmuşken, kendisine anlatılan başka cinayetlerle bir anda bir aydınlanma yaşıyor; öldürülen bu travestilerin asıl isimleri hep bir peygamber ismine denk geliyor.Kendi içlerinde erkek isimlerini kullanmak hakaret sayıldığı için, tabi bu isimlerden kimse haberdar değil.Polis ise böyle bir bağlantı kuracak ya da hadi kurdular diyelim bu olayın peşine düşecek yapıda değil.Nitekim onların travestilerle olan ilişkisi toplayıp dövmek, ya da görmezden gelmek üzerine kurulu.

peygamber cinayetleri

Durum böyle olunca bizim kahraman başta gönülsüzde olsa kendini bu cinayetleri araştırma işinde buluyor.Bütün kitap bir koşturmacanın içinde geçerken bunu bir de eğlenceli bir üslupla anlatan ana karakterimiz kitabı bir o kadar da tadından yenmez kılıyor.Bir polisiye için belki vasat kaçabilir ama maksat eğlenmek diyorsanız ve elinize aldığınız gibi bitirmeden okumalık bir kitap arıyorsanız sizleri bu seriye davet ederim.İlk kitabın ardından, diğerlerinde de devamlı bir cinayetin peşinde koşup duruyoruz ama hiçbirinde sıkılmak yok, hatta tempo artarak devam ediyor.Ana karakteri çok sevdim, öyle böyle değil, başına bir şey gelecek diye okurken ödüm kopuyor.Bir de tehlikeye girmek konusunda o kadar pervasız ki şimdiye kadar başını ciddi bir şey gelmemesi tam anlamıyla bir yazar başarısıdır bence.

Bir diğer sevdiğim karakter -kitapları okuyan kız kareşim ve kuzenim de benimle hemfikir bu konuda- Gönül’dür.O konuşmaları yok mu, okurken çok güldüm, hatta bir ara çok da taklit ettim kendisini, ama yok olmuyor, Gönül bir tane.Bizim ki Gönül’den kaçmak isterken her seferinde onunla muhabbet içinde buluyor ya kendini, bayılıyorum o sahnelere.Bir şekilde tanırsınız ama keşke tanımasaydım diyerek göz temasından kaçarsınız ya Gönül bizimki için işte öyle bir tanıdık.Hatta bir kitap tamamen Gönül’ü bir cinayetten aklama üzerine kurulu.Dediğim gibi öyle aman aman bir polisiyelik bir öyküsü yok, ama kendini ciddi manada okutan bir seri bu.Keyifli, eğlenceli, çoğu yerde heyecanlı; daha ne olsun ki.Eğer yalan bir haber değilse filmini de sabırsızlıkla bekliyorum artık, hadi hayırlısı..