Mucize R.J Palacio

12357678_714614018675152_457894548_n

Şu kitabı benden başka herkes okuduktan sonra okumaya başladım ve hakkında söylenen güzel şeylerin hakkını teslim edip etmediğini kendi gözlerimle görüp onayladım.Büyük bir çoğunluk bir kitap için iyi diyorsa ya çok abartılmıştır, yada geçekten iyidir.Ben abartıldığını düşünmüş, muhtemelen beğenmem diyerek daha başlamadan bir önyargı içine sokmuştum kendimi.Ama zevkine ve beğenisine çok güvendiğim blogger’ların bile bu kitap için beğeni cümlelerini daha fazla görmezden gelemedim ve temin edip kendimi okumaya adadım.Sanırım aynı gün içinde bitirdiğim ve bittiğinde mutlu olduğum bir kitap oldu.Sipariş sabah gelmiş, içinde çok merak ettiğim başka kitaplar olmasına rağmen önceliği buna vermiştim.

Auggie adında yüzünde büyük bir şekil anomalisiyle doğmuş bir çocuğun hikayesini anlatıyor kitap.Auggie, doğduğu andan itibaren devamlı ameliyat olmuş, birçok defa kritik durumlarda hastaneye kaldırılmış ve her seferinde hayatta kalmayı başarmış bir çocuk.Kendisini çok seven anne babası, bir de ablası var.Bu üçü onu pamuklara sarmışlar ellerinden geldiği kadar, ve onu hayattaki kötülüklerden korumaya çalışmışlar.Sevginin cisme yönelik değil, sadece varlığın özüne yönelik olduğunu kanıtlayan bir çeşidiyle Auggie bir çok çocuktan daha şanslı büyümüş aslında.Ve bir gün evde eğitim gören Auggie’nin annesi tarafından bir fikir ortaya atılır; “Tatlım, neden 5. sınıfı evde değil, yeni keşfettiğimiz çok güzel bir okulda okumuyorsun”.Auggie için bunun ne kadar büyük bir stres kaynağı olduğunu tahmin edebilirsiniz.

12256681_538635156299635_1261024623_n

Her ne kadar sizi koruyan bir aileniz olsa da, hayatınız boyunca sizi gören insanların size vereceği tepkileri kategorize etmiş bir şekilde büyümüşseniz, onunla aynı yaş grubunda üstelik yeni çocuk olarak zaten parmakla işaret edilecekken, bir de görüntünüz nedeniyle sizi yargılayacak çocukların arasına katılıyor olmak pek de popüler bir fikir olmaz sanırım.Auggie, başta denemek için ailesine söz verdiği bu okul macerasından pek ümitli değildi aslında; ki bu yolda yaşayacaklarını hep birlikte okur olarak takip ettik.Kitap Auggie’nin bakış açısıyla başlıyor ama tamamen anlatımı yazar onun insiyatifine bırakmıyor.Her ne kadar bu çocuğu seviyor olsam da, sadece onun bakış açısı okuru muhtemel bir depresyona sürükleyebilirdi.Anlatım ablası, onun erkek arkadaşı, Auggie’nin okulda edindiği arkadaşları arasında değişip duruyor.Yani yeni bir topluma giren Auggie, bu değişimden ne kadar etkilenmişse, çevresindekiler de bir o kadar etkilenmiş ve buna belki doğru belki de yanlış tepkiler vermişlerdir.

12230894_917817154978220_1746856967_n

Ancak anlatım onların elindeyken biz de okur olarak onların gözlerinden az önce kızdığımız olaylara daha bir sempatik yaklaşırken buluyoruz kendimizi.Bu arada sırada bana olur, bir olayı kimin yanında dinlersem o esnada kim anlatıyorsa hep onu haklı bulur, sonra da kendime kızarım.Sanırım fazla empati içine girmekten kaynaklanıyor, zira bile bile kötülük yapan yoktur, sadece kendine göre davranan ve kendi doğruları olan insanlar vardır.Bu kitap benim için, empatinin gücünü gösteriyor.Auggie, bu şekilde doğduğu için hayata birçoklarının aksine daha geride başlamış olabilir, ama kime göre neye göre.Ya da Auggie, bunun acısını çekerken ailesi, arkadaşları ve ablası bundan nasıl etkilenmiş,bununla nasıl başa çıkabilmişlerdir.İşte kitap tam olarak bunu anlatıyor.

Ama bunu yaparken insanı depresyona sürükleyen ağdalı iç bunaltan bir yazımla değil, aksine 10 yaşına bir çocuğun diliyle, bakış açısıyla sunuyor bizlere.Basit bir anlatım, küçük şeylerden dünyanın mutluluğunu çıkarma yarışı.Çok zevkle okunan bir kitap, rahat kasmayan bir ortam.Çoğu yerde gülümsemekten kendinizi alamıyorsunuz,onun için kendinizi mutlu etmek adına bu kitabı edinin ve okuyun derim.Pişmanlık yaratmıyor…

Kün

kun-a-2C78-D825-E773

Evet, bir başka Sezgin Kaymaz romanıyla daha birlikteyiz.Yavaş yavaş temin edip sindirerek okuduğum için yazmak şimdiye nasip oldu.Sindirip okuma kısmı elimde başka kirtabı kalmadığı için apırdan alma şeklinde oldu.Diğer kitaplarını da temin etmeye çalışıyorum ama biraz pahalı olduğu için her şeyin sırası var diyerek ağırdan alıyorum.

Kün romanını bu yazara kafayı taktığım zaman yaptığım internet araştırmalarında görmüş, övgüleri okumuş ve o zamandan beri ne eksiğim var benim ben de okur yorumlarım diyerek kendime bir gaz vermeler, bir havalara girmeler sormayın gitsin.Kün bol sayfalı ve yazım puntoları küçük seçilmiş bir roman.Yani kocaman kocaman yazılsa ve sayfalar daha ferah tutulsa inanın bir 800 sayfa çıkardı, hatta belki de daha fazlası.zira şu an bile kendisi 479 sayfa.Ben öyle hızlı okuyan biri de değilim, ortalama bir hızda okurum.Olur da sevmediğim bir kitaba denk gelirsem okuma hızım ilkokul seviyesine bile inebilir.

Ancak bu kitabı gece 12’de başlayıp sonraki akşam 10’da bitirerek kendimi bile şaşırttım.Yani insanların okuma hızı kişinin muhteşem özellikleriyle alakalı değil bence, tamamen önüne alıp okuduğu şeyle alakalı.Merak ediyor musun, yav orada ne oluyo, durun bir bende öğreneyim olaya el atayım diyor musunuz okurken, işte bunlar kitabı heyecanlı kılıp okuma hızını arttıran etkenler.Ve ben ne zaman Sezgin Kaymaz okusam heyecandan yerimde duramıyorum.Tabi kitaplarında sıklıkla din, mantık,zaman ve mekan değişikliği gibi şeyleri de kullanıp bizi düşüncelere sevk etmesi işin cabası.Ben bu adamı okuduktan sonra okuduğum şeyden kendi yaşamımdan izler bulmanın zevkini atmaya başladım.

Tabi bahsettiğim bir konuşan köpek olayı değil, ama onlar konuşuyor esasında ve biz duymuyoruz gibi düşünceler vuku bulmaya başlıyor bende.Öyle olunca sokakta bana bakan köpeğin acaba hakkımda ne düşündüğünü merak eder oluyorum,bir hayvanın bakış açısından kötü bir insan mıyım ben, ne yararım var ki çevremdeki mahlukata, boş gezenin boş kalfası gibi hissediyorum kendimi.Ve sonra diyorum ki hayvanlarla alakalı boş bir düşünceye sahip olmaktansa absürd de olsa bu düşünceyi tercih ederim.

İşte bu kitabı okuduktan sonra başıma uşuştu bu düşünceler, bir de Bakele kitabında bir öyküsü vardı camisini temiz tutan imam ve köpek yavruları hakkında.Neyse bu mezvu uzar gider ama Kün kitabında ki konuşan köpek olayı basit bir olay değil,her ne kadar Ankara ağzıyla konuşsa da kitabın en ağır karakteri kendileridir bence.

Daha ilk sayfadan ne menem bir kitap okumaya hazırlandığınızı anlıyorsunuz zaten, mezarlıkta gece vakti mezarından süzülüp çıkan ölünün neden yatması gereken yerde değil, havada süzülüp durduğunu, Ankara’da aynı esnada duyan herkesi camiye namaza davet eden pis işportacının o muhteşem sesini, doğduğu andan itibaren dayak yiyen ve sonra dayak atmayı ustalıkla kotarabilen küçük sarı saçlı çocuğun iç burkan hikayesini, köpeği onunla konuşmaya başladığı için delirdiğini düşünen eski kekeme bugünün TRT spikeri gibi konuşan yaşlı delikanlısını ve küçük bir köyün camisinde hayatı sorgulayan ve bolca tövbe eden imamını.Sizlere kısaca kitabı anlatmış oldum ama sizde benim gibi kitabın sonuna gelene kadar aralarında bağlantı kurup onları bir araya getiren şeyin çevresinde dönüp duracaksınız.

Anlatım, üslup sizi zaten evinizden alıp 50’li yılların Ankara’sına götürüyor; sayfalar sayfaları kovalarken sizde atık bir şeyler olsun kötülerin sonu gelip iyiler kazansın istiyorsunuz.Başta da demiştim zaten, fantastik kurgu severim ama bunu yabancı eserlerde okumaktansa kendi dilim, dinim ve olayların üzeinden yorumlanarak okunmasını daha iç gıdıklayıcı ve “benden” buldum.Sezgin Kaymaz bu konuda benim için parmakla işaret edebileceğim bir yazar, gerçi o kadar geniş bir yazar tanışıklığına da sahip değilim ya neyse.Yine de içinizde bir istek, bu güzelliği ve farklılığı başkaları da keşfetsin ve sevsin istiyorsunuz.Yani olur da bir kitap rafında denk gelirseniz şans verin,vaktinize değdiğini hissedeceksiniz.

Bakele

bakele

Bu sene geçen senelere kıyasla daha fazla kitap okuduğum, okumasam bile bilmiyorum nedendir kitap satın almak için kendimle yarışa girdiğim bir sene oldu.Artık kitapları koyacak yerim kalmadı evde ama bir türlü durduramıyorum kendimi, her dönem takıntılarım olmuştur, bu kitap biriktirme huyu da 30’lı yıllarıma özgü bir şey olsa gerek.Lisedeyken çat pat başladığım dergi okuma serüvenim, üniversite zamanında pik yapmış, dergileri koyacak yer kalmamıştı evde.Annemin atalım kızım birazını tiradı hala devam etmekte olup, ölsem attırmam şeklinde karşılıklarım da aynı kuvvette devam etmekte.O dönem, sinema dergileri başta olmak üzere coğrafya ve tarih dergileri kat kat büyüyerek artmıştı.Şimdi ise kitaplara sardım fena halde, tek pişmanlığım keşke biraz daha erken başlamış olsaydım, herhalde o zaman evde adım ataca yer kalmazdı.

Bütün bu giriş kıvamında konuşmalarım Sezgin Kaymaz’ın son kitabı Bakale hakkında ortam ısıtmak içindi.Bu adamın kitaplarını da, yazım tarzı ve kitabı eline uhulaşmışlar gibi bıraktırmayan kurgularını da çok seviyorum. Bakale, diğer kitaplarının aksine bir roman değil, 34 hikayeden oluşan bir öykü kitabı.Tabi bendeniz bunu bilmeden sırf Sezgin Kaymaz yazmıştır, gerisi teferruattır deyip, ne olduğuna bakmadan satın aldığım için kitabı okurken ilk hikayenin devamını göremeyince biraz şaşırdım ama sonra ikinci hikayeyle olayı kabullenip çoktan gömüldüm okumaya.Yazı puntoları büyük, sayfaya alelacele sığdırılmamış bir boyutta olduğu için sıkılmadan rahat rahat okudum.Ve hatta bu çoğu kitapta başıma gelmez bitmesin diye kıyamadan tane tane okudum nerdeyse.Aksine sevmediğim bir kitap olunca acımam nerdeyse atlayarak koşa koşa okurum bitsin de kurtulayım diye.

tumblr_o6zx2rGxuI1s0u653o1_540

Ben bu denli özenip aheste aheste okurken hemencecik nasıl bitti anlamadım.Bir de nöbetteyken başladım okumaya nöbet bitmeden kitap bitmiş oldu.Diğer yazılarının aksine daha sade, daha basit bir dille yazdığı öyküleri, her biri birbirinden güzel, bir tanesi yok ki olmamış dediğim.Tabi içlerinden çok sevip eğlenip güldüklerim, hatta gözlerimin dolup bir sonraki hikayeye geçmeden sindirmek zorunda kaldıklarım veya okurken üstüme bir ürperti getirenler, ne derseniz deyin çeşit çeşit hikayeler.Şimdi ben bu kitabı yakın çevreme verip zorla okutmak istiyorum, ama ya alıp geri getirmezlerse diye vazgeçiyorum anında.Onun için kendim okuyorum onlara, zira bu öyküler kıyıda köşede kalıp unutulmayı hak etmiyorlar katiyen.Sezgin Kaymaz diyorum başka da bir şey demiyorum arkadaşlar, sağlıcakla kalın.

Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir

0401 UZUNHARMANconv.indd

Ve bir Sezgin Kaymaz kitabıyla daha baş başayız; Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir.İlk yayınlanma tarihi 97 yılında olup, bundan 18 sene sonra benim elime geçen bir kitap, yinede bir çok esere göre erken okumuşum ben bunu.Aynı gün içerisinde Kocaeli’de başlayıp akşama Eskişehir’de bitirmiş, bana otobüs ve tren yolculuğunda yoldaş olmuş bir kitap.Bittikten sonra kendimi bir kitapçıya atıp yeni bir Sezgin Kaymaz kitabı almamak için hiç bir sebebim yoktu, ama maalesef ortada bir kitapçıda yoktu.Yazarın diğer kitaplarına göre biraz daha acemi olduğu dönemlerden olduğunu okumuştum bir yerde, doğrudur.Şu an aynı konuyla yazacak olsa daha ürpertici ve felsefi bir şeyler ortaya çıkabilir.

Musa adlı karakterimiz, Uzunharmanlar’da bir bekar evi kiralar.Eczacılık mezunu olup, ne bu işi yapmak istemektedir ne de zengin ailesinin kendisine sağladığı rahatlık için uyuşup yaşamak.O sadece tek başına, kafasını dinleyip kimse onu rahatsız etmeden kitaplarını okumak ve de mümkünse bir oturuşta bir çaydanlık çayı içip huzura kavuşmanın hayalindedir.Bunu gerçekleştirmek için geldiği kaçış noktası Uzunharmanlar olur.Kendi kafasına göre küçük bir ev kiralar ve herşey bundan sonra başlar.Kapalı perdelerinin ardında onu 7/24 gözetleyen komşularının getirdiği rahatsızlık, evinde duyduğu sesler yanında hiçbir şeydir.Sanki birisyle aynı evde yaşıyordur ama ortada görünen kimse yoktur.Kendiliğinden açılıp kapanan ışıklar, kitaplarının yer değiştirmesi, onu hazır bekleyen yemekler ve asla hayır diyemeyeceği tam kıvamında çaydanlık.

Gerçek olmasına imkan bulamadığı düşünceler kafasını karıştırıp içini korkuturken, bu işin peşini bırakmayıp, kimsenin uzun vade yaşayamadığı bu evde neler olduğunun peşine düşecektir.Bunu yaparken de mahalle sakinleri ile oldukça kafa karıştırıcı ve kendini şüpheye düşürecek tartışmaların içinde bulacaktır.Bu adam bunu yapmayı seviyor, kitaplarında ister istemez okuduğunuz satırlar varlık ve yokluk arasında kavgalardan oluşuyor.Ve aynen okurken hissettiğiniz kafa karışıklığını aynı empatik yaklaşımla ana karaktere de yediriyor; Musa’da olduğu gibi.Bir ara Musa uçtu koptu, yazık oldu çocuğa dediğim noktalara bile geldik.

Böyle anlatınca sanki perili ev hikayesi gibi durabilir, ama bunun çok daha ötesinde bir kitap bu.Sonuna geldiğinizde yaşadığınız şaşkınlık “yok daha neler” tarzında değil ama yine de şimdiye kadar verilmiş ipuçları tahmin şıkkını da tam olarak doğru işaretlettirmiyor size.Bir kere etkileyici ve kendini bir oturuşta okutacak bir kitap, belki Bir Geber Anne kadar olmaz benim gözümde ama Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir olmak her zaman keyif verici bir deneyim olacaktır.

Geber Anne!..

130319122648

Sadece ismi ilgimi çektiği için sipariş verip aldığım, eve gelince yaklaşık 5 ay yüzüne dahi bakmadığım ama bir gece vakti öylesine başlayıp bütün gece okuyarak bitirdiğim bir kitaptır “Geber Anne”.Ne kadar enteresan bir isim seçimi değil mi, özellikle annelerin yanında kapağını gere gere açıp okunmaması gerekir, ama size söz veriyorum ismi kadar kızgınlık uyandıracak bir konusu yok aksine o kadar naif ki elinizden düşürmek istemeyeceksiniz.Sezgin Kaymaz ismi bu kitaptan sonra zihinlerinizden çıkmayacak.Valla bende öyle bir yazıyorum ki sanırsın yazar kankam, onu övüyorum prim yapsın diye.Bakın buraya yazıyorum yeminle bir tanışıklığımız yok, ama sadece bir kitabıyla dünyasını bize açıp,dünyamıza rahatlıkla girebildiği için, yıllardır tanıdığım insanlardan bile daha yakın oldu bize.Bir defa sadece yazdıklarına istinaden diyebilirim ki, çok enteresan bir adam bence çünkü bu hayal gücü başka türlü ifade edilemez.Örneklerini pek de sık görmediğimiz türk fantastik roman yazarlarından birisi, ve evet şu an kitaplarını deli gibi okuyorum.

Geber Anne, ilk 20 sayfasında ağır ağır giden ama geri kalan kısmında sizi alıp uçuracak bir kitap.Tayfun adlı bir gencin ve annesi Melek hanımın hikayesi ile başlayıp melek yüzlü diye tasvir edilen Kerem’i de içine alarak zaman ve mekanı,gerçek ve rüyaları birbirine hamur yapıp okuyanın beyninde kısa devre yaparak biten bir öyküyü anlatıyor bu kitap.Tayfun 17 yaşına gireceği gün, eve erken gelme gafletini gösterir ve şahit olmaktansa ölmeyi tercih edeceği bir görüntüyle karşılaşır.Annesinin üstü darma dağınık, yatağa bağlı ipler ve dolaba saklanmaya çalışan bir adamın eli.Ve o esnada annesine Geber” diye bağırarak evi terk eder, annesi ise onu dinleyerek akşamına intihar eder.Bundan sonrası hayata ve özellikle kadınlara nefretle bakan, herkesi yakıp yıkan bir Tayfun, yıkılmış bir aile hayatı, annesinin öldüğü gece doğmuş herkesin gördüğü anda ayaklarına kapanacak kadar güzel ve etkileyici bulduğu masum Kerem ve rüyalar, ve gerçekler…

Fantastik bir roman olduğunu söylemiştim, o yüzden okurken hazırlıklı olun.17 yıl geçer aradan ve Kerem ile Tayfun’un hikayesi başlar bundan sonra.Kerem karakterini sevmemek elde değil, çok masum ama bir o kadar da kendinden emin ve bilmiş bir çocuk.Düşünerek çözemeyeceği şey yok gibi, hayatta hazır bilgiyi kabul etmediği gibi insanların aklını karıştıracak kadar da meraklı ve ağır cümlelerin de sahibi.Ona göre zaman algısı veya gerçeklik tartışılabilir şeyler.Hele hele rüyaların ne olduğuna dair sunduğu bakış açısı benim zihnimi hala yakıyor.Kimdir bu Kerem, nerden çıkmıştır ve neden Melek Hanım’ın gömülceği mezarın içinde yeni doğmuş bir halde bulunmuştur.Neden onu bir gören bir daha ondan ayrılmamak için çevresinde gezinmektedir.Annesinin ihaneti ve intiharından sonra hayatta hiç kimseye güvenmeden yaşayan Tayfun neden onu görünce hemen sevmiş ve kabullenmiştir.

Bu öyle bir kitap ki, içinde ölüler ve yaşayanlar,varlık ve yokluk,zaman çizgisi birbirine girmiş olsun ve bunu da okuyanın heyecanını ayakta tutacak şekilde bir ihanet ve peşinden gelen intiharın içine yedirmiş olsun.Kimdir Melek Hanım’ın saklamaya çalıştığı o adam, neden öldürmüştür kendini, neden Kerem içinde yer yer yükselen o sesten bu kadar çok korkmaktadır.Valla ben bu arada nerdeyse kitabı anlatmış kadar oldum ama inanın bu yazdıklarım kitabın içeriği yanında cılız birer gölge gibi kalır.Kitapta iki tane adam var, Kerem’in büyüdüğü yetiştirme yurtlarında müdürlük yapmış ve onu sadece son bir defa daha görmek için peşine düşmüş iki fani.Kendimi bu kitapta sıkça onların yerine koydum, hatta çoğu yerde onlar gibi tövbe getirip “ben ne okuyorum ya” dedim.Beynimin Sezgin Kaymaz tarzına adapte olabilmesi için biraz itiş gücü lazımdı, aldım gazı uçuyorum şu an.Bundan sonrada Uzun Harmanlarda Davetsiz bir Misafir kitabını okudum, baktım ben olmuşum, tarz oturmuş kafamda, sırada Zindankale var, hadi hayırlısı..

Ne diyelim, şiddetle tavsiye edilir tabi ki…

Peygamber Cinayetleri – Hop Çiki Yaya Serisi

46bdc8b0-5ece-45cd-b61c-b7ce5efa41f8

Bir ara içime kitap almalıyım,okumalıyım ateşi düştüğünde edindiğim bir seridir Hop Çiki Yaya polisiye serisi.Mehmet Murat Somer tarafından yazılan 7 kitaptan oluşan serinin ilk kitabı “Peygamber Cinayetleri”.Devamı ise birbirinden bağımsız şekilde okunabilir ama karakterleri tanımak, sevmek adına sırasıyla okunduğunda tadından yenmez bir hal alır kitaplar.Öyle herkesin satın alıp beğeni içinde okuyacağı kitaplar olmayabilir zira bu polisiyenin ana karakteri bir travestidir, herkes hoşgörüyle okuyup, kitaplığına yerleştirmeyebilir.Ancak bizim bilmediğimiz bir bilgi, biz bu kitabı okuyup keşfedene kadar dünya çoktan yalayıp yutmuş.Yurt dışında baya bir hayran kitlesi varmış, hatta okuduklarımın yalancısıyım yakın zamanda filmi bile çekilebilirmiş.Açıkçası şimdiden kadroyu merak içindeyim, özellikle bizim “beyfendiyi” kimin canlandıracağı konusunda.

Tabi şimdi kendisine beyfendi dediğimi duysa bana öyle aşağılayıcı bir bakış atar ki, bir daha kendisiyle göz teması bile kuramam.Kendisinin ismini vermek isterim ama bu çok gizli bir bilgiymiş gibi ismini serinin ilerleyen kitaplarında öğrenebiliyoruz ancak.Kendisi anlatıcı kısmında olduğu için bütün kitabı bitirdiğinizde aklınıza takılmadan edemiyor; “neydi bu karakterin adı”.Diğer karakterler de kendisine daha çok “abla” diye hitap ettikleri için olsa gerek, pek de garipsemiyorsunuz durumu.

51+0x0YABWL._SY344_BO1,204,203,200_

O yerine göre giyinmesini bilen bir insan; gündüz bilgisayar işinden kazandığı para saolsun parasal sıkıntısı yok, geceleri ise ortağı olduğu bir gece klubünde kendi camiası tarafından sevilen ve saygı duyulan biri.Açıkçası canı nasıl isterse öyle giyiniyor; bir bakmışsınız tam bir ağır beyfendi görüntüsünde, sonra gece olmuş minnacık bir etekle herkesi arkasından baktırıyor.

Hayatının düzenini bu şekilde kurmuşken birden gazetede gördüğü bir ölüm-cinayet haberini okuyor; bir travesti vahşi bir şekilde öldürülmüş.Bu onun gibiler için artık sıradan bir haber olmuşken, kendisine anlatılan başka cinayetlerle bir anda bir aydınlanma yaşıyor; öldürülen bu travestilerin asıl isimleri hep bir peygamber ismine denk geliyor.Kendi içlerinde erkek isimlerini kullanmak hakaret sayıldığı için, tabi bu isimlerden kimse haberdar değil.Polis ise böyle bir bağlantı kuracak ya da hadi kurdular diyelim bu olayın peşine düşecek yapıda değil.Nitekim onların travestilerle olan ilişkisi toplayıp dövmek, ya da görmezden gelmek üzerine kurulu.

peygamber cinayetleri

Durum böyle olunca bizim kahraman başta gönülsüzde olsa kendini bu cinayetleri araştırma işinde buluyor.Bütün kitap bir koşturmacanın içinde geçerken bunu bir de eğlenceli bir üslupla anlatan ana karakterimiz kitabı bir o kadar da tadından yenmez kılıyor.Bir polisiye için belki vasat kaçabilir ama maksat eğlenmek diyorsanız ve elinize aldığınız gibi bitirmeden okumalık bir kitap arıyorsanız sizleri bu seriye davet ederim.İlk kitabın ardından, diğerlerinde de devamlı bir cinayetin peşinde koşup duruyoruz ama hiçbirinde sıkılmak yok, hatta tempo artarak devam ediyor.Ana karakteri çok sevdim, öyle böyle değil, başına bir şey gelecek diye okurken ödüm kopuyor.Bir de tehlikeye girmek konusunda o kadar pervasız ki şimdiye kadar başını ciddi bir şey gelmemesi tam anlamıyla bir yazar başarısıdır bence.

Bir diğer sevdiğim karakter -kitapları okuyan kız kareşim ve kuzenim de benimle hemfikir bu konuda- Gönül’dür.O konuşmaları yok mu, okurken çok güldüm, hatta bir ara çok da taklit ettim kendisini, ama yok olmuyor, Gönül bir tane.Bizim ki Gönül’den kaçmak isterken her seferinde onunla muhabbet içinde buluyor ya kendini, bayılıyorum o sahnelere.Bir şekilde tanırsınız ama keşke tanımasaydım diyerek göz temasından kaçarsınız ya Gönül bizimki için işte öyle bir tanıdık.Hatta bir kitap tamamen Gönül’ü bir cinayetten aklama üzerine kurulu.Dediğim gibi öyle aman aman bir polisiyelik bir öyküsü yok, ama kendini ciddi manada okutan bir seri bu.Keyifli, eğlenceli, çoğu yerde heyecanlı; daha ne olsun ki.Eğer yalan bir haber değilse filmini de sabırsızlıkla bekliyorum artık, hadi hayırlısı..

Stolen: A Letter to My Captor

1336887828

“And it’s hard to hate someone once you understand them.”

Kitap bloglarında görüp, eleştirilerin olumlu olmasına aldanıp satın aldığım bir başka kitap da orjinal adıyla Stolen, bizimkilerin çevirdiği haliyle “Keşke Senden Nefret Edebilseydim”.Buna sakin bir nöbet gecesinde başlayıp ertesi gün uyumadan önce bitirebilmiştim; okunması çok kolay, akıp gidiyor sayfalar.Ancak beğeni açısından beni tam olarak mutlu eden bir kitap olmadı; belki de hikayenin anlık değişimidir bende bu etkiyi yaratan.Yoksa anlatım sürükleyici ve kitabın içine girebilmek çok kolay, ama gidişat biraz çalkanıyor işte.Lucy Christopher tarafından yazılan kitap, orjinal kapağında kitabın ne anlattığını açıklıyor zaten; “A Letter to My Captor”.Gemma isimli ergen kızımızın kendisini kaçıran adama yazdığı mektuplardan oluşuyor.

Aslında mektup değilde, daha çok geriye dönük anı satırları diyebiliriz; yazar böyle yaparak tek bir kişinin ağzından başına gelenleri anlatıyor bize.Hem hikayeyi öğrenmiş oluyoruz hem de Gemma’nın o esnada yaşadığı duyguları an çarpıcı ve yalın haliyle hissetmiş oluyoruz.Bu şekilde yazılan kitapları seviyorum, tek bir hikaye anlatanla hiçbir kafa karışıklığı olmadan anlatılana daha çabuk adapte oluyor ve bir bakıyoruz bizler de kitabın içinde görünmeyen gölgeler, olan biteni okumuyor, aslında “görüyor” ve şahit oluyoruz.Bu kitabın da başarısı burada saklı bence; yazarın kalemi bizleri seyre ve hissetmeye davet ediyor.Gemma, 16 yaşlarında genç bir kız ve ailesiyle birlikte çıktığı yolculukta kendisine bir şekilde tanıdık gelen bir adam tarafından kaçırılarak esir tutuluyor.

bd62aa3b-c61a-42d5-87d2-b083102ea39c

Kitapta ise daha ilk paragraftan itibaren bu hikayenin içinde buluyoruz kendimizi; Gemma’nın Ty ile tanışması, ondan etkilenmesi, bir anlık bir göz kapama ve kendini Avustralya’nın uçsuz bucaksız çöllerine buluşu.Uyandığı anda içinde hissettiği o çığlık çığlığa korku, çok başarılı bir şekilde tasvir edilmiş.Bundan sonrası ise Gemma’nın kaçmaya çalışması, bir şekilde mücadele ruhunu hep ayakta tutması üzerine.Ve bizler de onun gözünden Ty’ı tanımaya başlıyoruz.Kimdir bu adam, neden onu kaçırmıştır ve en önemlisi ondan ne istiyordur.Ty öyle korkutucu bir adam değildir, ancak ondan bir şeylerin yanlış olduğu da ortadadır, Gemma’nın keşfi hem içinde bulunduğu ortamdan nasıl kaçacağı hem de Ty’ın kişiliği ve zayıflıklarını keşfetme şeklindedir.

Açıkcası Gemma’nın asla vazgeçmeyen ve içinde bulunduğu şartlara yenik düşüp adapte olma yoluna sapmayan iradesine hayran kaldım, ben olsam herhalde çoktan vazgeçmiştim.Ama bir taraftan da Ty’ın çarpık da olsa inandığı değerlere ve bu uğura başardıklarına da saygı duymadan edemedim.Hani Stockholm sendromu dedikleri olayda, kaçırılan kişi kendisini kaçırana karşı pozitif duygular beslemeye başlar, hatta bir süre sonra kaçırana karşı bağımlı olur ya, bu kitapta bunun izlerini görmek mümkün tabi, ama daha çok okuyucu tarafından.Ty’ın yaptığı eylem yanlış olabilir, hatta Gemma bunun altını inatla çizebilir ama okuyan herkesin Ty için ister istemez bir sempati içine gireceğini düşünüyorum.Aksi takdirde bu roman insan için okunması zor olan bir dram öyküsü olurdu o kadar.

Bu kadar güzel sözü hak ediyor ama benim şikayet ettiğim tek nokta bitişin çok hızlı gerçekleşmiş olmasıdır; sanki roller coaster en tepeden hızlı bir bitişe geçmiş gibi çarptı beni.Hani artık sonuna geldik kitabın bitirelim der gibiydi, bilmem belki bunun bir devam kitabı olsa bu laflarımı geri alabilir hatta o kitabı da büyük bir zevkle okuyabilirim gibi.Yine de beğeneni çok ve bir artısı da o göz dolduran dış kapağı bence.Hani konusunu bilmesem bile yine de satın alırdım herhalde, netice de materyal bir insanım ben.Tavsiye edilir, aklınızın bir köşesinde olsun.

“Lets face it, you did steal me. But you saved my life too. And somewhere in the middle, you showed me a place so different and beautiful, I can never get it out of my mind. And I can’t get you out of there either. You’re stuck in my brain like my own blood vessels.” 

Bay Satoshi de kim?

Bay-Satoshi-de-Kim-_158068_1

Bir ay önce özenle seçerek siparişini verdiğim kitaplar, içlerinden bir-iki tanesi okunduktan sonra unutulmuştu nicedir.Dün gece bir hevesle seçtim içlerinden birini ve okumaya başladım; Bay Satoshi de Kim?.Tamam kabul ediyorum, sırf ismi ve belki de kapağından dolayı seçtiğim bir kitaptı ama iyi pazarlamanın da hakkını vermek gerek, sonuçta benim aklımı çelmiş oldu.Yazarı Jonathan Lee’nin ilk kitabıymış, hatta kendisinin de belli bir dönem Japonya’da iş amacıyla yaşamışlığı var.350 sayfa kadar, ama okuması çok kolay bir kitap, benim gibi aktif kitap okumayan birisi için bile 2,5 saatte bitti nereyse; o kadar içine çekiyor okuyan insanı.Bazı kitapları okumak zordur, konudan ziyade tasvirle boğulmuş gibi beni de boğmaya devam ederler, ama bu kitapta her şey dozunda, her şey yerindeydi.

40’lı yaşlarında Rob Foss huzurevinde yaşayan annesini ziyaret ettiği bir gün, annesi gözleri önünde düşerek ölür.Kendisi zaten yıllar önce ölmüş karısının ardından girdiği depresyondan çıkamamış, evden çıktığı anda panik ataklar yaşayan biri haline gelmiştir.Çok sevdiği annesinin gözleri önünde ölmesi, onun bu durumunu hiç kolaylaştırmadığı gibi, korkularını, bazen gerçek mi hayal mi ayırdını yapamadığı rüyalarını kabuslara çevirmiştir.

tumblr_ncb1zxxpmh1qegcl7o1_500

Annesiyle ölmeden önce yaptığı çok alakasız bir konuşma ise nedense hiç aklından
çıkmamaktadır; televizyonun üstüne bırakılmış bir ayakkabı kutusu içinde Bay Satoshi’ye verilmesi gereken bir şey vardır, ve bu ona mutlaka ulaştırılmalıdır.Foss, zaten oldukça huzursuz bir kişilik, kitapta da betimlediği gibi ruhu bedeni olan kabuk içinde sıkışıp kalmış, arada sırada hava almak, çıkmak istiyor ama “çıkışın” fikri bile ona mide bulantısı yaşatmaya yetiyor.

Kendisi eskiden çok başarılı ve popüler bir fotoğrafçı, ancak evden çıkmaya korktuğu için şu an eski fotoğraflarından gelen parayla geçimini sağlıyor.Hal böyle olunca o ayakkabı kutusu içindeki şeyi bu gizemli adama göndermek için kargoyu tercih ediyor ama elinde ki adresin yanlış olduğunu da biliyor.Bu zarfın içinde ne olduğunu merak ediyor ama annesi üstüne “özel” ibaresi koyduğu için açıp bakmanın annesine saygısızlık olduğunu düşünüyor.Kendi kabuğuna çekilmiş bu adamın huzurunu bozan bu zarfı bir an önce sahibine ulaştırması gerek ama nasıl.Onun evinde ki varlığı bile Foss’a sanrılar yaşatmak için yeterli.Bir taraftan annesinin bu son isteğini yerine getirmek istiyor, diğer taraftan bunu görmezden gelmek.

tumblr_ncj86vYAG61qzdw6bo1_500

Sonra bir şekilde kendini Japonya’ya giden uçakta buluyor, hem de bir panik atağın tam ortasında.Bundan sonrası ise tam bir keşif; hem bizler için hem de Foss için.Kitap da 2. Dünya Savaşı yıllarında Japon işgalinin olduğu zamanlara dair metinler okuyoruz bu arada, bir taraftan yeni ve modern Japonya gözlerimizin önüne seriliyor.Sanki Foss, kalabalık fobisi olan tek adam değilmiş, sanki onun yerine okuyan bizler varmışız gibi hep birlikte kalabalık Tokyo sokaklarında kayboluyoruz pembe saçlı bir kızın peşinden.Bu Satoshi kim, annesiyle nasıl bir ilişkisi var, ulaştırmak için bu kadar uğraştığı zarfın içinde neler yazıyor ve esas soru nerede bu adam.

İlaçlara bağlı yaşayan panik atak hastası bir adamın, adım atacak yer bulunmayacak Tokyo sokaklarında, kendi kabuğundan çıkıp hayatı ve kendini, en önemlisi annesinin bilinmeyen mazisini yeniden keşfediş hikayesi bu kitap.Kesinlikle sıkıcı olmadığı gibi insanı sonunu görmeden uykuya bile daldırmıyor, en azından benim için öyle oldu.Bakalım yazarın yeni kitapları nasıl olacak; bu arada betimlemeleri ağzımı açık bıraktıracak kadar orjinaldi.Velhasıl güzel kitap, elinize gelirse okumadan geçmeyin.

Sonsuza Kadar…

Uzun zamandır blogunu ihmal eden biri olarak bari bir kitap yorumuyla döneyim dedim.Gerçi bunu uzun zaman önce yapacaktım ama ; bir tembelim, iki vakit bulamadım ve üç yine “tembelim”. Şöyle dolu dolu yazdığım zamanları da özlemiyor değilim, ama bu arada pek de boş durmadım; son zamanlarda takıldığım Judith McNaught kitaplarına gömülmüş ilerliyor hayatım.Hatta artık dayanamadım gittim beş kitabını satın aldım, kuzenim ve iş arkadaşlarım olmak üzere biraz dağıttım sağa sola, artık cümle alem okuyoruz..Elime bir aldım mı bitirene kadar bırakamıyorum azizim, östrojen patlaması içindeyim galiba, seri bir şekilde ilerlemeye devam ediyorum.

Bu kitabını da yine çok beğenerek okumuştum; hatta işte yarıladım, sonraki gün uyumadım oturdum bitirdim kitabı; ki benim gibi uykusu değerli bir insan için bu edilebilecek en büyük fedakarlıklardan biri; bu bile kitabı ne kadar sevdiğimi gösterebilir.Yine masum kızımızla hayatın acı deneyimlerini yaşamış zengin ve soylu erkek karakterimizin okuyanı peşinden sürükleyen hikayelerinden biri daha; “Sonsuza kadar”..Bizim kız, Amerika’da doğup büyümüş, ailesi tarafından hem bilgili hem de özgür bir şekilde yetiştirilmiş biri.Babası doktor, yaşadıkları köyde herkes tarafından seviliyorlar, annesi ise diğerlerine biraz mesafeli olmakla birlikte, kızlarına bir soylu gibi davranmaları konusunda yeterli eğitimi vermiş bir kadın.

Bir anda, ailesi bir kazada aniden ölünce, bizim kızla, küçük kardeşi baş başa kalıyorlar dünyada.Sonradan İngiltere de yaşayan soylu bir büyükannelerinin olduğunu öğreniyorlar ve onlara durumlarını belirten bir mektup gönderiyorlar.Ancak ne var ki, büyükanne bizimkinin kardeşini kabul ederken, bizim kızı evinde istemiyor – sonradan öğreneceğimiz nedenlerden ötürü- Bizim kızda annesinin ölmeden önce ismini telaffuz ettiği başka bir soylu “amcanın” evine kabul ediliyor.Ama adamın pek de masum niyetleri olduğu söylenemez; zira amacı bizim kızla kendi oğlunu evlendirip geçmişin pişmanlıklarını üstünden atmak.Tabi bizim kızın bundan haberi yok, aynı şekilde sosyete tarafından “vahşi” diye adlandırılan damat adayının da durumundan haberi olmadığı gibi..

Adam, bunu öğrenince tam anlamıyla deliriyor zaten; önceden evlenmiş, karısının ihanetine uğramış ve bu uğurda çok sevdiği oğlunun ölümüyle yüzlemiş bu adam için, evlilik bir daha telaffuz dahi edilemez.Bizim kızda zaten arkada bıraktığı ve bir gün gelip kendisini almasını beklediği Amerika’lı nişanlısının yolunu gözlüyor bu arada.Bu ikisi aynı evi paylaşmak zorunda kalıp, birde sosyeteye nişanlı rolü yapmaya başlayınca, işler pek de düşündükleri gibi “uzak mesafe” ilerlemiyor tabi.Adamın dönüşümü, kızı kimseyle paylaşmamak için gösterdiği çaba, okurken insanı içten bir sırıtışa sürüklüyor valla..Çok beğenerek okudum ve daha aslında kitap hakkında hiçbir şeyden bahsetmedim bile.Yine de tadını kaçırmak istemiyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum, buradan indirip online okuyabilirsiniz..

Seni Beklerken…

Hayatımda ilk defa bir Judith McNaught kitabı okudum, dün başladım bugün bitirdim.Daha önce bu kadının adını duymuştum ama hiç oturup da bir kitabını okumak içimden gelmemişti.Şimdi hazır bu tarz kitaplar için yanıp tutuşuyorum, indirip okumaya başladım bende.Ve bilmiyorum en güzeli bu mudur, gerçi daha sadece bir kitabını okudum ama yine de kör gözlerle sanki çok biliyormuşum gibi kıyaslama içine girebilirim.Nasıl sevdim, beğendim anlatamam..Çok sevdiğim yerlerde vardı, sıkıldığım yerlerde; ama genel olarak baktığımda az önce oldukça tatmin olmuş bir şekilde bitirdim kitabı.Yine bir dönem hikayesi, bu seferde iflah olmaz, asi bir Dük ile dünyadan bir haber küçük bir dağ köyünde yaşayan 18 yaşındaki dünyalar tatlısı bir kız hakkında.

Bu sefer isimler hala aklımda olduğu için onları kullanacağım; Jordan ve Alex’in hikayesine geçmeden önce onları azcık tanıtalım.Benden de iyi reklam yazısı çıkar ama, böyle ciddi yazınca kendimden korkuyorum bazen.Jordan, 27 yaşında, sosyetinin çapkını olarak isim yapmış; ama içten içe insanlara güvenmeyen, iyiliğe inanmayan, özellikle kadınları hor gören birisi.Şimdiye kadar bir kadının peşinde koştuğu pek görülmemiş, zira tam tersi kadınlar onun peşinde koşuyor.Ben yazarın yalancısıyım, yakışıklıymış kerata.Kızımız ise, köyde doğup büyümüş, pek bir aile geçmişi, soyluluğu ya da arkasında yüklü bir parası yok.Dedesi tarafından çocukluğundan itibaren o dönemdeki kadınların aksine eğitilerek büyümüş.Kız filozoflardan bir başlıyor konuşmaya, 3 dil bildiğini söyleyerek bitiyor konuşmasını; öyle bir köylü kızı yani..

Ama saflık, masumiyet bakımından Jordan koca ülkede ondan daha masumunu istese de bulamaz.Bu ikisinin yolları nasıl kesişiyor diyebilirsiniz, ki o kısımlar bu kitabın en zevkli kısımları olsa gerek bana göre.Büyükannnesinin kırdaki şatosuna gitmek üzere yola çıkan Jordan, bir handa konaklamak için duruyor.Ama yol üstünde haydutlar tarafından saldırıya uğrayınca bizim kız şövalye giysileri içinde çıkıp bunu kurtarıyor bir güzel.Zaten ilk başta adam bunu erkek çocuğu sanıyor ve yaralandığını görünce kucaklayıp kaldığı hana götürüyor.Sonradan kız olduğunu öğreniyor tabi ama kız hakkında köyde dedikodular çıkınca bizim Alex’in annesinin tehditleriyle bu kız çocuğuyla evlenmek zorunda kalıyor.Benimde çenem düştü valla, acımdan yazıyorum her şeyi.Okumak isteyenlerden şimdiden özür dilerim ama hikayenin çok küçük bir kısmını çıtlattım kulaklara o kadar..

Ve hiç bir kadına güvenmeyen bu ters karakterli adam, kendini “çamurun konusunu parfümün kokusuna” yeğleyen gelini ile çıkıyor balayına.Nasıl sırıtarak okudum anlatamam; çok tatlı sahnelervardı.Kızın o çok bilmiş halleri ve aslında hiç bir şey bilmeyen hallerinde kocasını çok edişlerini dönüp dönüp okumamak için kendimi zor tuttum; sırf ilerleyen kısımların merakından dönemedim valla geri.Bir de hiç bir yerde sıkılmıyorsunuz, her daim heyecanı devam ettirecek bir gelişme var.Tamam sonlara doğru biraz zorladı beni ama olacak o kadar.Bu hikayede Jordan ve Alex’in hikayesi olarak zihinlerde yer edinecek..Çok tatlıydı ya, mutlaka okuyun derim, buradan indirebilirsiniz..

Çirkinin Aşığı…

Geçenlerde Fato blogunda bu kitaptan bahsettiğinde birden damarlarımda kıskançlık duygusu kabardı yemin ediyorum; hemen bulup okumalıyım diyerek dolanıp durdum sağda solda.Sonunda geçen gün kitabı ele geçirip -pdf şeklinde de olsa- ve bir günde bitirdim.Aslında kendime bile şaşırarak söylüyorum ki öğlen başladım, akşam üzeri bitirmiştim kitabı.Bir de bilgisayardan okuyorum, gözlerim acıdı ama değdi azizim, güzel kitaptı.Zaten isminden de anlaşılacağı üzere, romantik öğelerin oldukça baskın olduğu bir roman.Fanfiction okuyanlar bunu daha iyi bilir, NC-17 diye bir ifade vardır; işte bu kitap 17’inde üzerinde seyredebilir bence..

Bir de en sevdiğim hikaye gidişatını kullanmış yazar, bunu görünce nasıl hayır diyebilirim ki romana..Zaten kızsal yanımın baskınlığı saolsun böyle üst sınıf lordlar, dükler ve onların daha alt tabakada bulunan sevdicekleri hakkında yazılanlara ayrı bir bayılıyorum; cazibesi en azından benim için inanılmaz oluyor.Burada da; çocukluğunda çiçek hastalığına yakalanan ve bu hastalık yüzünden bütün ailesini kaybetmiş, kendisi de vücudunda ve yüzünde izler bırakarak onu hayatta tek başına bırakmış bir hastalığın pençesinden kurtulan Lord’un, uzun yıllardır uğramadığı kırsal bölgedeki şatosuna geri dönüşüyle başlıyor hikaye..Bende ne kadar abartıyorum Yarabim; “şato” dedim resmen..Neyse, lordumuz daha önceden bir kere evlenmiş ama görücü usulü yaptığı bu evlilkte eşi ölürken ondan ne kadar iğrendiğini yüzüne vurarak bizimkinin gururunu baya bir zedeleyerek ölmüş.Bizimki de sonuçta bir hayli asabi bir adam olup çıkmış.

Esas adam bu şekilde bir ruh halindeyken; esas kızımız ise, köyün dullarından biri.Eşi uzun yıllar önce ölünce evin bütün yükü onun omuzlarına çöküyor ve son günlerde masraflara artık yetişemediği için kendine bir iş aramakla meşgul.Tam bu zamanlarda lordum huysuz tavırlarından bıkarak işi bırakıp giden sekreterin yerine bizim hanım kızımız talip olunca bu ikisi bu şekilde bir araya gelmiş oluyor.Tabi sonrasında neler olup bitiyor anlatamam ama zaten okumadan görüleceği üzere, bu ikisi birbirlerine aşık oluyorlar, ama hem sınıfı farklılığı, hem lordun zaten tam da bir evlilik arifesinde olması gibi faktörler olayı daha heyecanlı bir hale getiriyor.

Bunu okurken sanki lise yıllarıma geri döndüm; seviyorum böyle kitaplar okumayı diye şiddetli bir itiraf duygusu içindeyim şu an.Kaç gündür deliler gibi kitap okuyorum böyle, sanırım şimdilik bunlara takılıp gideceğim.Bu kitabında öyle sahneleri var ki, insanın ağzı beş karış açık kalarak okuyor valla.Yine de lordun aşık oluşunu seyretmek çok güzeldi.Ben çok beğendim, sanırım bundan sonra sıklıkla böyle kitaplar hakkında yazılar yazabilirim.Merak edenler, bu siteye üye olduuktan sonra indirip okuyabilirler..

Fight Club ve Marla Singer…

Fight club’ı izlemeyen yoktur herhalde; o “muhteşem” filmden şimdiye kadar hiç bahsetmedim; zira filmi o kadar seviyorum ki buna cüret edemiyorum desem daha doğru olur. Hani belki çoğunluk için o kadar ahım şahım bir film gibi görünmez ama kimilerinin deli gibi sevip sizin de “bundan ne anlıyor ki” diye bakındığınız filmler gibi bir yerde.Benim için adlandıramayacağım bir saygı taşıyor bu film; sevip bağrıma basıyorum işte.Bunda en büyük etken filmin temel alındığı kitabın sağlam bir yapıya sahip olması bence.Ne zaman o kitaptan bir iki şey okusam hala “vay be” diyen tepkiler içine giriyorum.

Ne demiş yazar; “içinde bulunduğumuz sistem ne yaparsak yapalım asla yıkılamaz.Zira sistem umutlardan beslenir ve insanlık asla umudunu kaybetmez”..Öyle felsefi bir kitaptır işte kendileri ve de öyle bir filmdir beyazperdede ki..Yazının ortaya konuş amacı yine sapmaya başladı.Her şey Marla Singer hakkında bir iki kelam etmek için başladı aslında; o küçük, umutsuz, nevrotik, çatlak kadın..Bir karakter hem bu kadar uzak durup hem de sonuçta “sevilesi” olabilir mi; buyurunuz Marla..Kendisi ilk göründüğünde onun için zikredilen laflar, daha o ağzını açıp konuşmadan kişiliğini yansıtıyordu sanki..

Sahtekar.
Sahtekar.
Sahtekar.
Kisa, mat siyah saçli, Japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman gözlü, kaymagi alinmis süt gibi teni olan,
koyu güllerle bezenmis duvar kagidi desenindeki elbisesinin içinde tereyagi gibi soluk duran bu kadin,O beni izlerken, ben bir yalanciyim. O sahtekar. Yalanci olan o.

Iste bu dakikada, Marla’nin yalani benim yalanimi yansitiyor, ve bütün görebildigim sey yalanlar. Onlarin
tüm gerçekliginin ortasinda. Herkes en büyük korkusunu paylasmak için çaba sarfedip, risk alirken, ve
ölümleri hizla yaklasiyorken ve bir silahin namlusu bogazlarina dayanmisken. Evet, Marla sigara içiyor ve
etrafa göz atiyor, ve ben aglayan bir kilimin altina gömülmüsüm ve aniden sanki önemsiz bir olaymiscasina,
ölüm ve ölmek videodaki plastik çiçeklerle ayni önemi tasimaya basliyordu benim için..

Kitabı buradan indirip okuyabilirisiniz, tavsiye edilir..

Wuthering Heights ~ Uğultulu Tepeler…

Uğultulu tepeler, kitabını okumadan önce filmini izlediklerim arasında yer alır.Hatta kitabını okuduğumda fark ettim bu gerçeği; “bir yerden tanıdık geliyor ama” diye diyebitirdim kitabı iyi mi..O kadar keskin zekayım yani; böyle “anında” fark edenlerim.İlk defa lisede okumuştum, sonra bir defa daha okudum; kardeşim satın alıp eve getirdiğinde.Biz daha çok kütüphaneci bir aileyiz, al, oku ve teslim et mantğında ilerler işler.Ama arada sırada – ki bu son zamanlara denk gelir- “bu bende kesin bulunmalı” diyerek iyi kötü bir kütüphane oluşturmaya başladık..Gerçi hala çoğunu kaybetmekte üstümüze yok ama olsun..

Emily Bronte, ablasından aşağı kalmayacak şekilde; belki de “hüzün” konusunda onu bir hayli sollayarak yazmış bu kitabı bence..Okurken belli bir heyecan içinde ilerliyoruz orası kesin ama anlatılan bu aşk hikayesi maalesef o dönem kitap kitaplarında görmeye alışkın olduğumuz türde “masum” bir şekilde işlenmiyor..Bir Heathcliff var ki onun için hala nasıl duygular besleyeceğimi bilemiyorum; önce acıma, koruma ve şefkat ön planda olurken, sonra intikamı için destekleme, onunla birlikte kin gütme şeklinde ilerliyor duygılar.Ancak en şaşırıtıcı olanı en sona saklıyor kitap; bir süre sonra Heathcliff, kitapta en nefret edilesi adam haline geliyor..

>

Böyle bir duygu değişimine okuyucu zorlamadan sokmak, hatta bunu bizehissettirmeden yapmak büyük bir başarı.Okurken insan kendi bakış açısındaki bu hızlı değişimi takip edemiyor, bundan ziyade bunun farkında bile olmuyor.Bu adam; çocukluğunda zengin bir ailenin yanında sığıntı olarak yaşıyor.Evin şımarıkama güzel kızına aşık oluyor bu arada; ama kızda boş değil; terslemk bir yana sözleriyle cesaretlenidiyor çocuğu..Yıllar sonra bizimkinin yüzüne bakmadan onuzengin bir adama tercih ediyor ve gidip onunla evleniyor..- Bu konuda nasıl kızgınım anlatamam-

Ben böyle kızgın olurken garibim Heathcliff ne yapsın; intikam duygularıyla dolup taşmak onun hakkı olmasın mı..Alıp başını gidiyor ve yıllar sonra nasıl olduğunu asla öğrenemesek de zengin olarak eve geri dönüyor.Sevdiği kadının kocasının kız kardeşine göz koyuyor ve onu kandırarak birlikte kaçmaya ikna ediyor.Bu esnada esas kız sanki bu kadar çabuk ölmek onun hakkıymış gibi bir nevi adamın aşkından ve nefretinden duyduğu vicdan azabıyla gün ve gün kendini kahrederek ölüyor..Ama hikaye burada sona ermiyor tabi; Heathcliff, öcünü kadından alamamışolanilir, ona geride kalanlar da yeter.İşte bu andan itibaren sonuna kadar desteklediğimiz intikam duygularından bizde tırsar hale geliyoruz..

Ve hikaye bir sonraki nesile; birönceki nesilden kalan intikamla devam ediyor..Akıcı bir kitap; okurken vakit nasıl geçiyor fark etmiyorsunuz bile, ama son noktaya kadar etrafta boğucu bir sis var, onun içinde kaybolduğunuzu hissediyorsunuz.Sis azalıyor artıyor ama hep görüş alanınızı kapatıyor..Bu da öyle bir kitap işte..Okunmasını tavsiye ederim; en azından şu Heathcliff neymiş görmeniz adına..

Germinal…

Üniversitede 4. Sınıftayken saolsun bir hocamızın “önerisiyle” okumuştum bu kitabı..Arada ki ironiyi anlamışsınızdır mutlaka; kadın zorla okutturdu desem yeridir.Aslında kitap okumakla alakalı bir sorunum yok; seve seve de okurum ama birisi bana zorla bir şey okutmaya kalkıştığında hani yapacağım varsa da yapmam.Aslında bu kadar inatçı bir insan değilimdir; beni ikna etmesi kolaydır ama bir kere takıldım mı gerisi gelemiyor işte..Bu kitap, hikaye örgüsü bir yana; asıl anlatmak istediği konusu itibariyle aslında döneminin en gerçekçi kitaplarından..

Açlık ve fakirlik zamanlarında Fransa’da bir kasabada kömür işçilerinin verdikleri mücadeleyi anlatıyor.Bol çocuklu, ailenin nerdeyse bütün üyelerinin kömür madenlerinde çalıştığı bir aile hikayenin merkezinde.Hep birlikte çalışılır, kıt kanaat para kazanılır ve sonra sadece yemek ve belki yılda bir üst baş için para akar gider.Günler böyle geçerken bir gün köye yabancı bir adam gelir; “haklardan, çalışma koşullarından, burjuvanın emekçi çalışırken nasıl onların hakkı olan parayla yan gelip yattığından; ayaklanmalarından, greve gitmelerinden bahseder”..Ve böyle derken işçiler bir araya gelip greve gider..

Kitap, büyük bir başarı hikayesini; çalışanın hakkına kavuşmasını anlatmıyor maalesef.Hani belki öyle olsa; yine biz okuyanları “mutlu sona” inandırsa, belki en azından içimiz rahat etmiş olacak, kendimizi kandıracağız.Ama bir şeyi izlemek var, okumak var.En ince ayrıntısına, tasvirine kadar her şey yanı başınızda, gözlerinizin önünde olur.Bütün o duygular siz hissettikçe anlam kazanıyor;ve bu kitap insanı keşke bir şey hissedemez olsaydım deme noktasına kadar sürüklüyor.Sonuna kadar sırf ödev yetiştirme kaygısıyla okuduğumu acı bir şekilde itiraf ediyorum.

Kitaplarda acıklı şeylere gelemiyorum; özellikle bu kitapta okuyan herkes benimle aynı düşüncede olacaktır.İçerik olarak başta da dediğim gibi oldukça sağlam bir konuyu hedef almış, ve bunu anlatırken insanı rahatsız edecek kadar yalın gerçekleri kullanması neden bizde bu “rahatsızlık” hissini uyandırdığı gerçeğini açıklıyor.Bunun birde filmi var, yine TRT’de izlemiştim zamanında; her ne kadar kitap kadar insanı süründürmese de, filmi de aynı etkiyi verebiliyor.Emile Zola; bizim hocanın deyimiyle dönemin en gerçekçi yazarlarından biri.Bu kitabı sadece bir kere okudum, açıp bir daha okur muyum bilemiyorum ama kendimi de kandırmayayım; büyük ihtimalle okumam..

Hikayesine, kurgusuna, akıcılığına hiçbir lafım yok; zaten onlara laf edecek kadar bir kapasitemde yok..Ben sadece bana hitap etmediğini belirtmek istedim ama yazı aldı başını gitti.

The Picture of Dorian Gray

Dorian Gray’in Portresi, üniversite yıllarında satın alıp ancak mezuniyet sonrası okuma şerefine erişebildiğim, nadide kitaplardan bir tanesidir.Bizde işler biraz böyle yürüyor maalesef, önce alıyoruz, sonra evin bir köşesinde saklayıp bir iki yıl sonra artık canımız çekerse çıkarıp okuyoruz.bunu okuduktan sonra her zaman olduğu gibi kendime kızdım, “neden bu kadar beklemek zorundasın ki” diye..Aslında bu klasikleri lise dönemimde okuyup en azından okumasam bile bir kitabı elime aldığımda konusu hakkında bir iki cümle kurabilme bilgisine sahip olmalıydım ama maalesef, olmayınca olmuyor.Bizde böyle geç olsun ama sonunda “olsun” diyerek başladık ve bitirdik kitabı.Çoğul konuşuyorum çünkü aynı dönem – sanki kıskançlıktan olsa gerek- kardeşimde okumuştu.

Dorian Gray; dönemin zengin ailelerinden birine mensup dışardan bakıldığında oldukça göz alıcı bir delikanlı..Öyle ki –tasvirin yalancısıyım- bir bakan dönüp bir daha bakıyor kendisine..Yakın zamanda kendisine vasilik eden akrabasının ölümüyle zengin olma umutları içinde ve nitekim de öyle oluyor.Yine dönemin en iyi ressamlarından biri, bu çocuğun güzelliğine vurulup onun bir portresini yapmak istiyor ve her şey böyle başlıyor.Dorian portreye o kadar vuruluyor ki, onu alıp evine götürüyor ve bir gece vakti öylesine dilediği bir istek yerine geliyor.yıllar geçse de, çevresindeki herkes teker teker yaşlanıp kırış kırış olsalar da, Dorian; hep aynı görünümde kalıyor, sanki hep o yaşlardaymış gibi.Ama kendisi aynı kalırken evde çatı katında herkesten uzak bir köşede sakladığı portresi yaşlanıp güzelliğini yitirmeye devam ediyor.

İnsan sureti bazen çok korkunç bir silah olabiliyor; Dorian’a bir bakan onu “masum, iyi niyetli, temiz yüzlü” biri olarak görebilir.Ama o, yaşlanmamanın verdiği güvenle yıllar geçtikçe daha da, kötü karakterli biri olup çıkıyor; cemiyet içinde insanlar ondan uzak durmaya çalışsa da, onun cazibesine kapılıp arada heba olup kaybolanda aynı orantıda artıyor.Ama sadece kendisinin takip ettiği portresi, zaman geçtikçe, o kötülük yapmaya devam ettikçe sanki bir canavarın görüntüsüne bürünüyor.Bir yerde, onun ruhunun portresi oluyor bu resim..kitap yayınlandığı dönemde; yasaklanmış, Oscar Wilde “böyle bir kitabı yazabilen bir insan, en büyük canavarlardan biridir, bu nasıl bir zihin yapısıdır” diyerek hapse bile atılmış..

Döneme özgü çok sağlam eleştirilere sahip olmakla birlikte 2009’da filmi çıkacaktı diye bekledik durduk sabırsızlıkla.Film çıktı çıkmasına ama bize daha izlemek bir türlü nasip olmadı.Kitabı okumayanlar için sonu çok çarpıcı bitiyor diyen bir reklam da atayım ortaya; denk geldiğinizde mutlaka ama mutlaka okuyun, zaten elinize bir aldınız mı bitirmeden kolay kolay bırakamıyorsunuz..