Stranger Things

w

8 bölüm süren, benim bir gecemi alan ama izlemekten çok zevk aldığım bir Netflix dizisinden bahsedelim biraz.Kardeşimin önerisiyle başladım, hatta o kadar beğendim ki kendisi benden önce başlamış olmasına rağmen azmettim hemencecik geçtim onu, kendisi bu duruma baya gıcık oldu ama olsun, çalıştım yaptım.Bana devamlı dizi önerir, ve ben devamlı “bir ara bakarım” deyip sonrasında hiç bakmam; gerçi aynı şey onun için de geçerli.Birbirimizin haz etmediği ne kadar dizi film varsa onları seyrediyoruz.Ama çok nadir de olsa bazen böyle güzel dizilerde ortak beğeni sergileyebiliyoruz.Tabi bu durum dizinin kalitesini de gösteriyor bence,iki zıt kutbu bir araya çekebiliyorsa herkes seyretsin kardeşim.- bende ki ego tavan yaptı bu arada-

Boş laf bir yana çok eğlenceli ve heyecanlı bir dizi gerçekten. 80’li yıllar Amerika’sında küçük bir kasabada kaybolan 11 yaşında ki bir çocuk hakkında.Ortam, giysiler, mekanlar, müzikler ve hatta dizinin rengi bile tamamen 80’li yılları o kadar başarılı bir şekilde yansıtıyor ki izlerken keyifle kendinizi o havayı solurken bulabiliyorsunuz.Herhangi bir kayıp çocuk vakasının işlendiği sıradan bir dram ve aksiyon dizisi değil.Tam aksine eğlenceli bir ortamda, baş kahramanların çocuklardan oluştuğu, çocukça komplo teorileri ve kurtarma operasyonlarının planlandığı bir gizem fantastik dizisi.Tabi dizinin içinde etkin yetişkinler var ama inanın bu diziyi götüren, olayları şekillendiren sadece çocuklar, ve onların masum tepkilerini, korksalar bile arkadaşları için verdikleri mücadeleyi, kavgalarını ve barışmalarını seyretmek ayakta tutuyor bu diziyi.

o

Konu olarak,daha ilk sahnede görebileceğiniz üzere 4 erkek çocuğu bir akşam oyun oynadıktan sonra evlerine dağılır.Bir tanesi yolda kendisini takip eden bir şeylerin olduğunu hisseder ve koşarak eve sığınır.Ama işte hiç bir yer güvenli değildir, sabah olduğunda çocuk ortadan kaybolmuştur.Annesi ve kardeşi başta olmak üzere arkadaşları onu aramaya başlarlar.Ancak içinde yaşadıkları kasabanın sınırında devlet tarafından korunmaya alınan, içinde ne gibi deneylerin yapıldığı bilinmeyen bir tesis vardır.O dönemim devlete güven duyulmayan ortamında acaba o binada neler yapılmaktadır.Bizim çete arkadaşlarını ararken o binadan kaçan küçük bir kız çocuğu ile yolları kesişir.Ve asıl macera o zaman başlar.Evet gizem konusunda, hikayenin devamlılığını sağlayacak heyecan temposu konusunda çok başarılılar ama beni en çok kendine çeken kısım çocukların kendi aralarında ki iletişimi oldu.

g

Olayı çözmeye çalışırken kendilerine pusula edindikleri bilim kurgu hikayeleri, onlara sanki gerçekmiş gibi inanmaları ve yetişkinlerin asla kabul edemeyecekleri paranormal olayları sanki çok doğal bir şeymiş gibi anında kabullenmeleri ve ona yönelik tepki vermeleri inanılmazdı.Tamamen bir çocuk masumluğu, ve daha hayal gücünü kaybetmemiş olmaları o kadar güzeldi ki, bunları yazarken bir daha seyretme isteği uyandırıyor bende.Bilmeden seyretmeye başladığım için dizinin benim adıma en güzel süprizi kayıp çocuğun annesini canlandıran aktris oldu, bilin bakalım kendileri kim; Winona Ryder. Kaliteyi şimdi anlatabiliyor muyum, bu rol kendisine o kadar yakışmış, hakkını vererek o kadar güzel oynamış ki bu dizi onsuz olmazdı diyebilirim.İlk sezon sadece 8 bölüm, ve dizimiz . sezon onayını almış bulunuyor.Boş vakti olanlara eğlenmek istiyorsanız tavsiye edilir, şimdiden keyifli seyirler.

Normal people, they see a monster and they run, but not us. No, no, no we search out things that want to kill us, yeah, huh, or eat us! You know who does that? CRAZY PEOPLE!

Damien

tumblr_static_bc3g1gkhtlc844w4oc4w08k8g_640_v2

Korku filmlerini hiç sevmem, yada gerilimi bol insanı rahatsız eden yapımları desem daha doğru olacak.Gerçek olmadığını bilsem dahi öyle bir bünyem var ki, geriliyorum kardeşim.Hayal gücüm çocukken iyi çalışmış belli, geceleri aklıma geliyor, gereksiz yere hayatımı zindan ediyorum olur da kazara izlemiş olursam.Tabi bu demek değil ki, belli başlı klasikleri de bilmiyorum.Bildiklerim var, zamanında izleyip rahatsız olduklarım var.The Omen bunlardan bir tanesi, hatta daha sonra yeniden çevrimi yapıldı onu da izledim.Sonra adam oldum, azcık akıl ve olgunluk ihsan etti yüce rabbim “rahatsız oluyorsan izleme” felsefesini benimseyip uzak durmaya başladım böyle ecnebi işi işlerden.Ama bazı etkenler bir araya geldi mi, benim bu felsefem camdan aşağıya atlayıp yerle bir oluyor, bende kendimi gene bu acayip şeyleri izlerken buluyorum. Omen dedik az önce, şimdi bahsedeceğim dizimiz Omen filminde ki Damien şeytani veledinin 30 yaşına gelmiş ve artık bir şeytan dölü olduğunu zorla da olsa kabul ediş kısmını anlatıyor.

Ve asıl itiraf bu diziyi seyretmem için en önemli etken; baylar bayanalar tabi ki Bradley James.Yok efendim Omen’miş, yok kült filmmiş, yok yazarı Walking Dead’in de yazarıymış, hiçbiri umrumda olmadı yeminle.Evet kabul ediyorum çok yüzeyel bir insanım ama buradan bile kişilerin yeni bir yapımı seyretmelerinde cast seçiminin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor.Başka biri oynuyor olsa Damien karakterini hayatta bu diziye bakmazdım, ama tabi sadece bizim Arthur tek başına alıp götüremez bu diziyi.Hikayeyi işlemeleri, diğer oyunculuklar ve kurgu beni her hafta acaba yeni bölüm gelmiş mi diye internetin karanlık dünyasında gezintiye çıkardı.Orjinal filmi seyretmemiş olanlar için, Damien diplomat bir ailenin evlat edindiği, nerden geldiği belli olamayan ve çevresinde daima şeytani şeyler dolanan bir çocuktur.

tumblr_o7lc3rvaSb1vqzvpro1_1280

Herkes bir şekilde onun büyüsüne kapılıp “I love You, Damien” diyerek ya canına kıymakta yada can almaktadır.Önce annesi, sonrada onun şeytan olduğuna ikna olan babası onu öldürmeye çalışırken öldürülünce Damien onu koruyan birtakım güçlerin yardımıyla gençlik yıllarını özel yatılı okullarda geçirmiş, şimdiyse savaş fotoğrafçılığı yaparak hayatını devam ettirmekte.30. yaş gününde savaş alanının ortasında olanı biteni kadrajına sıkıştırırken bir kadın belirir ve ona içindeki şeytanı uyandırmak için bir takım şeyler söyler.Sonrası Damien’in geçmişiyle ve ailesinin başına gelenlerle yüzleşmesi ve herkesin idda ettiği üzere bir Deccal olmadığını kanıtlama çabaları, gerçeklerden kaçması şeklinde ilerler.İlk sezon başladı ve bitti, tam da olması gereken bir şekilde sunuldu bizlere.

tumblr_o7ae6vb4gF1v9t26ho1_500

Karşımızda kim olduğunu kabul eden güçleri karşısında insanları diz çöktüren bir Damien değil, aksine onun Deccal olduğunu düşünenlerin delirmiş olduğunu sanan,büyük bir komplonun ortasında olduğunu düşünen ve sadece normal bir hayat dileyen genç bir adam vardır.Onun bu kabulleniş yolculuğu ilk sezonu içine alan bir süreç; önce çevresinde peşini bırakmayan ölümler, sonra elini bile kıpırdatmadan canını sıkan insanların ya delirmesi yada onun gözü önünde iğrenç bir şekilde ölmeleri Damien’i içinden çıkılması zor buhranlara sürükler.Ne olursa olsun bir türlü kabul etmek istemez varlığının amacını.Bu yolculukta, onun özünü kabullenmesini isteyen fanatik gruplar, ona kafayı takan bir polis dedektifi, arkadaşı olup olmadığı belli olmayan kuşku dolu kişilikler diziyi alıp başka yerlere götürüyor bir anda.

Ve tabi oyunculuklar -özellikle Bradley- diziyi daha da kaliteli yapıyor gözümde.Sezon finalini nefesimi tutarak izledim resmen, hele ki yeni gelişmelerin ışığında nasıl bir 2. sezon bizi bekliyor çok merak ediyorum.Belki biraz daha kalabalık bir oyuncu kadrosu olabilirdi, ama belli olmaz yeni sezonunun bize neler getireceği.Ve yazının başında dediğim o tedirginlik hissini de hiç yaşamadım, demek ki bende azcık -bu bir kurgudur- şuuru oluşmuş.Ne diyelim efendim, benden bu kadar, merak ediyorsanız izleyin derim ben pişman olmadım umarım sizde olmazsınız.

tumblr_o6ztrq0jJ81vqzvpro1_1280

**Şimdi öğrendim dizi iptal edilmiş, ikinci sezonu olmayacakmış, hepsine buradan tükürüyorum, böyle güzel dizileri heba ediyorlar çerezlik dizilere yer açılsın diye.Üzüldüm gerçekten…

Kazoku Geemu

The_Family_Game-p2

Japon dizileriyle pek alakam yoktur, bana nedense çok yapay gelen bir halleri var.Uçuk insanlar oldukları için olabilir, ama yine de arada sırada denk geldiğim dizilerini de severek seyretmişimdir.Sadece özellikle izlemeliyim diye aramam, sormam.Bu diziye ise neden başladığımı hatırlamıyorum bile, sadece bir gece vakti öylesine seyretmeye başlayıp, aynı gece içinde bitirdiğimi biliyorum o kadar.2013 yılında yayınlanan 10 bölümlük bir dizi, ve kendini öyle rahat rahatta izlettiren bir şey de değil.

Numata ailesi, küçük oğulları nedensiz bir şekilde okula gitmeyi bırakınca ona internetten özel bir öğretmen tutarlar. Amaçları oğullarının en az abisi kadar başarılı olmasıdır.Bunun için buldukları öğretmen ise, onu tuttuklarına sonradan pişman ettirecek Yoshimoto adınada bir adamdır.Valla daha sahnede ilk göründüğü anda, ben bu adamda bir iş var, ne manyak manyak bakıyor demiştim..Zaten daha ikinci dakikada bakımından sorumlu öğrencisine anne ve babasının yanında okkalı bir tokat atınca az çok rengini belli etmişti.

Kazoku-Game-Ep-07-000

Böyle anlatınca, cani bir öğretmenin çocuğa ve aileye eziyeti şeklinde bir dizi özeti çıkıyor ortaya ama bundan daha fazla derinliğe sahip bir konusu var.Tabi az çok aşağı yukarı da böyle.Bu Yoshimoto kimdir, neden bu aileye bela olmuştur, neden koruması gereken öğrencisinin başına belalar açmaktadır ve asıl önemlisi derdi nedir bu adamın yahu.Valla ben cevapları alana kadar az karın ağrıları yaşamadım, tabi bir Numata ailesinin dramı kadar olamaz benimkisi.

Dizi dram gerilim bence. Ama ağırlıklı olarak dram diyebilirim.Bu öğretmen her ne kadar ortalığı biraz gerse, ve yöntemleri oldukça tartışmaya açık olsa da, asıl başarmak istediği şeyin yanında mantıklı kararlar aldığını da görebiliyoruz.Bir aile veya daha da ötesi bir toplum özeleştirisi sunan bir dizi bu; birlikte yaşayan kan bağları olan ama birbirlerini tanımayan insanların aslında ne kadar maskeyle dolandıklarını ve yalnız olduklarını gösteriyor.En küçük çocukla başlayan çözülme olayı; anne, baba ve nihayetinde büyük oğulla son buluyor.Ve hayatta hiçbir şey için mücadeleye girmeyen bu insanlar Yoshimoto öğretmene inat bir aile olmayı başarabiliyorlar.

Ben çok beğendim ve sevdim, sonuçta her gün bu tarz şeyler izleme imkanımız olamıyor.Kendini bu diziyi kaptıranlar için gayet güzel mesajları var aile olabilmek adına.1982 yılında yayımlanan “Kazoku Gemu” isimli bir romanın uyarlaması, hatta o dönem filmi bile çekilmiş; kendimize not bunu bulup izlemek lazım.bu arada keşke 2. Sezonu olsa dedirtecek cinsten.Denk düşerseniz aklınızda olsun derim…

Death Comes To Pemberley

tumblr_myz8lpqSM51riyr2ao2_500

Bilenler bilir, Gurur ve Önyargı’yı çok severim, hem kitabını hemde ne şekilde olursa olsun film veya dizilerini.Şimdiye kadar bu kitabı kaç defa uyarladılar bilmiyorum, ama tahmin ettiğimizden de fazla olduğuna eminim.Kitabı okurken de en beğendiğim karakterin Mr. Dracy olması kimseleri şaşırtmaz sanırım.Gıcık oluyoruz ama sevmekten de kendimizi alamıyoruz.Ve her şey bitti derken birden diyorlar ki; P.D. James isimi adam Death Comes To Pemberley isimli devam kitabı yazmış, hatta orjinal kitabın yayımlanmasının 200. yılı kutlamaları için bundan da üç bölümlük bir mini dizi çıkarmış BBC.Ben mutlu olmayayım da kim olsun şimdi, hemde konu bizimkilerin evliliğinin ilerleyen yıllarında (6 yıl sonra) gelişen bir konu üzerinden ilerlerken.

Oyuncu seçimini ayrı bir beğendim; ilk başta alışık olduğumuz Darcy ve Elizabeth’i arıyor gözler, hatta ilk etapta biraz yadırgama da söz konusu ama izlemeye devam ettikçe her iki
oyuncunun da bu roller doğru karar olduğunu kabulleniveriyoruz.Özellikle Darcy’i canlandıran Matthew Rhys,Americans’larda benim gönlümü kazanmayı bilmişti.Nedense bir aktörü sevince sonrasında hangi rolde oynarsa oynasın, benim için fark etmiyor, onları da seviyorum.Bu kadar basit bir değerlendirme yetim var işte.Diziye gelecek olursak, dediğim gibi 3 bölümlük tipik bir BBC mini dizi uzunluğunda, sizi heyecandan heyecana sürükleyecek, Gurur ve Önyargı’ya karşı hissettiğiniz özleme çare olacak güzel bir dizi.

tumblr_n9tvbpRJ4w1qavkv1o7_400

Bizimkiler evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve gayet mutlu bir şekilde hayatlarına devam ederlerken, birden geçmişte kaldığını düşündükleri en sevgili akrabaları başlarına öyle bir iş açarlar ki, az kalsın bu mutlu sonla bitirdiğimiz evliliği bitirme noktasına gelirler.Elizabeth malikanelerinde vereceği bir balo için hazırlık içindeyken, en küçük kız kardeşi Lydia ve bizimkilerin ortak hoşnutsuzluk noktası olan sevgili kocası George Wickham onlara haber vermeden yola çıkarlar bu balo için.Evin yakınlarında gece vakti birden bir çığlık, Lydia bağırarak histeri nöbeti geçirmektedir.Sebebi ise aynı arabada onlarla birlikte yolculuk eden Wickham’ın arkadaşı ve eşi arasında yaşanan bir kavgadır.Silah sesi gelir ve arabadan pek de uzak olmayan bir yerde bu arkadaş ölü bulunur.Ve tabi katil zanlısı olarak George Wickham göz altına alınır.

tumblr_myz66fLj8E1r4grm0o2_500

Şimdi ne var bunda diyeceksiniz, bende dedim çünkü.Wickham’ın katil olarak damga yemesi demek o dönemlerde akrabalık bağlarından dolayı Darcy ailesinin adına büyük leke.Ve işte bundan dolayı olay çözülene kadar yaşanan gerginlikler, Darcy ve Elizabeth’in bizleri üzen soğuk atışmaları ve çözülmesi gereken bir cinayet davası derken nasıl geçtiğini anlamadığını bir üç bölüm bekliyor sizleri.Hem hasretini çektiğimiz ikiliyi izliyor, hem de kendimizi bir dedektifçilik oyununun içinde buluyoruz.Her ne kadar Wickham karakterini günahım kadar sevmesem de, onun masum olması için dört gözle izledim diyebilirim.Ayrıca gereksiz bir bilgi daha Wickham’ı canlandıran aktörü de Stoker filminde ki performansından dolayı ayrı bir severim.Daha ne denir bilmem, Gurur ve Önyargı’yı bir şekilde seven herkesin mutlaka izlemesi gereken bir yapım…

And Then There Were None

MipCom WorldScreen Poster P

Agatha Christie‘nin 125. doğum yılı nedeniyle şimdiye kadar en beğenilen romanı kabul edilen “On Küçük Zenci” için BBC mini bir dizi yayınlamış, 2015’in son demlerinde.Bende
tanıtımına denk geldikten sonra merak edip indirdim ve izledim.3 bölümden oluşuyor ve ortalama bir saat süren süresiyle izleyene oldukça heyecanlı ve gerginlik dolu anlar
yaşatıyor.Daha önce kitabını okumamıştım, ama dizide hissettiğim o gerilim dozu okurken daha fazla olacağı için belki de büyük bir zevki de bilerek kaçırmış oldum.Ben aslında gerilim seven bir insan değilim, hatta yeri geldiğinde bilerek kaçınırım kendimi o duyguya kaptırmaktan.Ama bu dizi için o kadar güzel yorumlar okudum ki, izlemeden geçmek hata olurdu.Tabi gecenin karanlık saatlerinde değilde gündüz gözüyle sağımı solumu iyi görebildiğim bir ortamda izlesem daha az gerilirdim, orası kesin.

tumblr_o06dgaIuLB1rnm0m2o4_500

On Küçük Zenci dedim, ama kitabın ismini daha sonra And Then There Were None olarak değiştirmişler, birçok ülkede de bu şekilde biliniyormuş.Bu isimde çok manalı bence, Ve Sonra Kimse Kalmadı…1939 yılında Mr U.N Owen isimli zengin bir adamadan bir şekilde ya çalışmak için olsun yada eğlence amaçlı 10 kişi değişik içeriklerde mektup alırlar.Ve oldukça uzak bir adada yer alan evine davetli olarak katılmak için yollara düşerler.Bu on kişi, daha önce birbirini hiç tanımadığı gibi sosyal olarak da aynı ortamların insanı değillerdir.Adaya ulaştıktan sonra, evin uşak ve hizmetçisiyle karşılaşıp odalarına yerleşir, akşam yemeği için bir araya gelirler.Gayet keyifli geçen bir yemekten sonra, bir anda gramofondan bir ses bu on kişiyi çeşitli kişilerin cinayetinden suçlamaya başlar.Herkes bir şekilde birini öldürmüştür ve şimdi adalet yerini bulacaktır.

tumblr_o070t5LVNf1reqj7yo4_1280

Adaya geldiklerinden itibaren onları davet eden Mr Owen ortada görünmediği gibi, birde bu suçlamalar onları baya germiştir.Ama asıl gerginlik içlerinden birinin bir anda ölmesiyle iyice tırmanmaya başlar.Her geçen gün içlerinden biri korkunç şekillerde öldürülürken, katilin kim olduğunu belirlemek ve sıkışıp kaldıkları adadan kaçamamak onları görmezden geldikleri vicdanlarıyla hesaplaşmaya daha fazla sürükler.Adaya ilk geldikleri gün kaldıkları odada kapının arkasında bir şiir asılıdır.Ve bu şiirde aslında nasıl ölecekleri anlatılmaktadır.Tabi bir de yemek masasının üstünde duran on tane insan şeklinde figürün her bir cinayetle sayısının azalması da iyice sinirlerini geren bir gizem olur.Onları öldüren kişi, ya adada saklanıp hepsini teker teker avlamaktadır, ya da içlerinden birisidir.Valla izlerken ben baya bir gerildim, özellikle final bölümünde hissettirdiği o heyecan yapılan işin kalitesini iyice zımbalamak gibiydi.Her bölüm kendi içinde kaliteli, oyuncu seçimi çok güzel ve yerinde olmuş.Ve ellerinde böylesine kaliteli bir kitap varken zaten ortalamanın altında bir dizi beklemek söz konusu olamazdı.

tumblr_o01oukKlRw1r6ff2zo1_500

Mümkün mertebe işin heyecanını kaçırmadan anlatmaya çalıştım, ama birazcık gizem,bolca gerilim ve heyecan seveler için kaçırılmaması gereken bir yapım olmuş.Bu arada dizide doktoru canlandıran aktör ilk göründüğü andan itibaren bana o kadar tanıdık geldi ki, sonradan kim olduğunu anlayınca baya bir sevindim.Jane Eyre uyarlaması dizide Mr Rochester’ı canlandıran Toby Stephens çıktı kendileri.Benim için güzel bir süpriz oldu.Bu yazıyı şu meşhur şiirle kapatmak istiyorum, şimdiden seyretmek isteyenlere iyi seyirler, seyredenler ise zaten benimle bir düşüncede olacaktır, harikaydı…

On küçük zenci yemeğe gitti,
Birisi kendisini boğdu ve kaldı dokuz.
Dokuz küçük zenci çok geç kalktı,
Biri uyuyakaldı, kaldı sekiz.
Sekiz küçük zenci Devon’da geziye çıktı,
Biri kayboldu, kaldı yedi.
Yedi küçük zenci odun kırdı,
Biri kendisini kesti, kaldı altı.
Altı küçük zenci kovanla oynadı,
Bir balarısı, içlerinden birini soktu, kaldı beş.
Beş küçük zenci mahkemeye gitti,
Biri idam cezası aldı, kaldı dört.
Dört küçük zenci denize gitti,
Birini balık yuttu, kaldı üç.
Üç küçük zenci hayvanat bahçesine gitti,
Birine ayı sarıldı, kaldı iki.
İki küçük zenci güneş altında oturdu,
Biri güneşte kızardı, kaldı bir.
Bir küçük Kızılderili tek başına kaldı.
Gidip kendisini astı ve hiçbiri kalmadı.

Childhood’s End

öm

Bilim kurgu izlemeyi severim, hatta günümüz yapımlarının bazılarını biz küçükken seyretseydik şu an benim için kült olmuş birçok dizi, film veya kitap olurdu.Childhood’s End ise işte tam bu kategoriye giriyor; kimilerinin çocukluğuna heyecan katmış ve nihayet uzun yıllar sonra kitap sayfalarından çıkıp ekranlarda seyredilme imkanı bulunmuş.Kitabı okuyarak büyüyenler için ne kadar çok eleştirilecek kısım olursa olsun -kendim yaptığım için diyorum- sonunda gözü kapalı diziyi kabul edip sevmekten başka çareniz kalmıyor.Ama benim gibi böyle bir kitabın varlığından ilk defa haberdar olan birisi izlerken sadece gördüklerine ve aynı esnada hissettiklerine göre yorum yapar.Şu uzun uzun yazdığım satırların kısaca anlatmak istediği; ne gördüysem odur gerisi boştur.

Dün gece bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izlediğim Childhood’s End için dizi bittikten sonra bir araştırma yaptım; kim ne demiş nasıl bulmuşlar.Ve bir tane olumsuz eleştiri bulamadım.Hal böyle olunca üstümde ki “ben fazla beğenmedim” diyebilme baskısını varın siz düşünün.Konu çok güzel başlıyor hatta ilk bölüm çok heyecanlı bir ivmeyle tırmanıyor,tırmanıyor derken ikinci bölümde sanki tamamen başka bir şeye dönüşürken buluyorsunuz diziyi.Aldım başımı gittim yine, önce biraz konusundan bahsedip eleştiri kısmına geçmek güzel bir kompozisyonun ilk şartıdır; ben yine giriş kısmının yapmadan sonuca ulaştım, gelişme kısmına da selam olsun buradan.

tumblr_nzdjsrKesW1v1tbsao2_1280

Şimdi efendim dizimiz 2015 yapımı 3 bölümlük bir mini dizi.Her bölüm yaklaşık 80 dakikadan oluştuğu için peş peşe 3 film izliyormuş gibi hissettirebilir.Aynı isimli kitaptan uyarlanmış, kitap ise ilk olarak 1953 yılında ortaya çıkmış, yazarı ise Arthur C.Clarke isimli bir İngiliz.O zamandan beri peşine bir sürü hayran takmış, nesiller deyim yerindeyse bu kitapla büyümüş.Yaklaşık yarım yüzyıllık bir ağrlığı olan bu kitabın yayımlandığı yıllarda zamanını aşan bir kitap olduğu da ortada.

Uzaylı istilasını anlatıyor en kısa özetiyle.Zaten son yıllarda dünyamıza bir şekilde ulaşıp da bizim gibi işe yaramaz fanileri istila etmeyen uzaylı da kalmamıştı artık.Böyle deyince kendimi Fox Mulder gibi hissettim; “The Truth is out there” .Hatta bir nesili büyüten Roswell olayından sonra -benim için dizisi- böyle paranoyalara girmemek baya bir irade gerektiriyor.Geçenlerde bir dergide okumuştum, ciddi ciddi emeğini ve yıllarını uzaylı aramaya vermiş inanlar varmış; gerçi bizim milletten çıkmaz öyle şeyler, bahsini ettiğim ulus tabi ki Amerikan ahalisi.Adamlar seviyorlar dünya dışı varlık düşüncesini, ben ise içime dönüp baktığımda varlıklarına dair neden olmasın ki diyorum, ama ömrüm yettiği sürece onları görebileceğimi de düşünmüyorum.Açıkçası bilinmeyene karşı hissedilen korkunun desibeli bende bir ton daha arttığı için endişeden ölmemek adına onların varlığını bilmemeyi tercih ederim, bu iş cesurların işi, benim değil.

tumblr_nz66vac8zO1uxt93vo1_1280

Dünyada kimi şehirlerin üzerine kocaman uzay gemileri yerleşir günün birinde, insanlığın kullandığı bütün uçmaya dair araçlar da aynı esnada ağır ağır yere indirilir.Tam neler oluyor diye bir panik havası ortaya çıkacakken insanlar birden yıllar önce ölmüş sevdiklerini karşılarında görmeye başlarlar, görüntü ve ses onlara ait olmasına rağmen söyledikleri sözler bu uzaylı ahalisinin insan ırkına mesajıdır; ” Barış ve adalet sağlamak için geldik, bizden korkmanıza gerek yok, artık ne savaş ne de açlık olacak, refah içinde bir yaşam sizi bekliyor”.Ne güzel bir düşünce değil mi,dizide buna insanlar iki şekilde tepki veriyor; ya mutlak bir kabullenme yada bizi kandırıyorlar diyerek baş kaldırma.İzlerken ister istemez sizde empati kurup bir taraf seçiyorsunuz; ben refah kısmını tercih ederdim,yeteri kadar sorgulamadan sonra çıkacak en uygun sonuç bu olurdu benim için.Ve dediklerini de yapıyorlar, savaşlar sona erip haksızlıklar son bulunca tam anlamıyla ütopya dedikleri altın çağ başlıyor insan ırkı için.

Tabi her şey bu kadar basit olamaz, dizi işte bundan sonra uzaylıların oldukça nazik bir şekilde insan ırkını yok edip dünyayı yerle bir etmesini anlatıyor.İlk bölüm onların gelişi ve bu altın çağa ulaşılması, ikinci bölüm overlord dediklerini efendi uzaylının kendini göstermesiyle daha mistik ve dini konuların tartışılması ve son bölüm ise kabullenişmiş kayıpların verilmesiyle dizi son buluyor.Heyecanı yer yer artıp azalıyor ama benim için ilk bölüm en güzeliydi, daha sonrasında izlerken sıkıldığım yerlerde oldu, hatta gereksiz uzatılan kısımlar vardı bence.Overlord’un seçtiği mavi yakalı peygamberin ölen eşiyle alakalı otel odası kısmını sil at,hatta bana seçilen bu adamın neden illa bir Amerikalı olduğu izahını da ver; tabi bu adamın beyaz, mavi gözlü, sarı saçlı oluşunu da açıkla, ben de bu dizi bir muhteşem dostum diyeyim.Tabi haklı olarak diziyi yapan USA olduğu için başrolde de onlardan biri olacak ama yinede zihinleri yakacak genişlikte bir hayal gücüne verilecek cevap standart kalıplı oyuncu seçimi olmamalı.

tumblr_nzt0f5fvPz1sgf8qno9_1280

Tatilde rüya gibi yaşamlar süren insan ırkının çocuklarını gözü yaşlı uğurlaması da bana pek dokunmadı,daha çarpıcı bir sahne olabilirdi orası.Ve insanlığın tabiatında yer alan kızgınlık hissi yoktu bu dizide.Ya da ne bileyim çaresizlik duygusu rahat yaşam düşüncesi içinde yutulup yok olmuş da,uyuşmuşluk hali dizinin tamamına yayılmış gibiydi.Ben bir izleyen olarak kızacak birilerini ararken Overlord’ları bile sempatik gösterip onların da emir kulu olduğu düşüncesinin altını çizmek diziyi gözümde yapay bir hale sokmak için yeterliydi.

Tamam bu bir bilim kurgu ve tabi ki insan draması izleyecek değildik ama, yinede insanın var olduğu yerde duyguların ve hele böyle bir ortamda çaresizliğin de vurgusu yapılmalıydı.Sadece eski ve yeni eşi arasında kalmış bir adamla değil, yada ailesini kaybetme korkusu yaşayan bir baba ile de.Gerçi bu dizide o sıkışmışlık duygusunu veren tek karakterde o babaydı, hakkını yemeyeyim.Eğer bir bilim kurgu izleyene bu gibi teferruatları unutturmak istiyorsa olayı o kadar heyecanlı bir hale getirmeli ki izleyen sıkıldığı noktalarda böyle düşüncelere dalacak kadar kendini izlediği şeyin dışına çekip ahkam kesecek noktalara gelmemeli.

tumblr_nzt0f5fvPz1sgf8qno2_1280

En başta sonuç kısmını vermiştim aslında, kitabı bilip onunla büyüyenler için güzel bir dizi ama benim gibi sadece gördüklerine göre konuşan birisi için ortalama.Yinede 3 bölüme sığdırılmış haliyle ne demek istediğini anlatabilmiş, bilimkurgu sevenlerin kaçırmaması gereken bir yapım.Kim bilir belki sizler daha çok seversiniz, ne de olsa hiç eskimeyecek bir konuya sahip; uzaylı istilası…

Fear The Walking Dead

I know if we asked them, they’d let us come with them. These are good people. Good people are the first ones to die.

tumblr_numyciBY7h1u8jps8o2_500

Benim gibi ciddi bir Walking Dead izleyicisi için dizinin yayınlanmadığı bu dönemde ilaç gibi ortaya çıkan Fear The Walking Dead hakkında konuşmanın zamanı geldi.Yaklaşık 3 hafta önce yayınlanmaya başlayan dizi ilk sezonunu 6 bölüm olarak duyurdu ama şimdiden ikinci sezon için onay verildiği ve 15 bölüm olacağı resmi olarak açıklanmış.Tabi bunda dizinin baya ilgi görmesi büyük etken ama bence en önemli faktör şimdilik zaman dilimi farkından dolayı bağlantıları bulunmasa da Walking Dead’in getirdiği başarı olduğunu düşünüyorum.Zira arkasında böylesi bir dizi olmadan yayınlanmaya başlasaydı bu kadar ilgi taoplayamazdı ilk etapta.Hepimiz için iyi bir referans noktasıyla ortaya çıktı, gözüm kapalı ilk bölümün üstüne atladım nerdeyse.

tumblr_numy92L15n1u8jps8o3_500

Walkin Dead’in yeni sezonuna çok az bir zaman kalmışken – bence hala uzun bir zaman- bu diziyle haftalık gerginlik kotamızı doldurur hale geldik.Dizi virüs yayılıp insanları etkilemeye başladığı ilk zamanları anlatıyor.İnsanların bunu nasıl öğrendiği, nasıl tepki verdikleri ve de ortaya çıkacak kaos ortamında bununla nasıl baş edecekleri anlatılıyor.Henüz daha 3 bölüm yayınlandı ama izleyen herkes ana fikri almış oldu.Şu an için havada bir tedirginlik var, acaba kafayı mı sıyırdım, halusülasyon mu görüyorum diyen karakterler, olayı kabullenemeyip hala iyimser düşünenlerle daha ilk bakışta bütün bu kıyamet havasını sezenler diziye insan psikolojisinden çeşitler sunuyor.

Tabi en favori karakterim havadaki bu kaosu koklayıp eline silahını alarak tehdit gördükleri bu “virüslü” insanları ortadan kaldırmaya başlayanlar.Daha bir elin parmağını geçmiş değiller, hatta sinirimi bozan oldukça fazla karakterde var -başrol oyuncuları dahil- ama iki dizi arasında ki bu keskin farkı kavrayıp öyle izlemem lazım bellki ki.Walking Dead tam bir aksiyon dizisiyken – öldürmezsen ölürsün mantığı her bir kareye ve karara sinmiş-, Fear the Walking Dead daha olayı kavrama ve harekete geçme arasında kalan bir dizi.Daha pasif, daha ortamı koklayan kareler var.Ancak yine de tipik bir Türk insanından daha soğuk kanlı tepkiler verdikleri de ortada.Yahu adam senin evine dalmış, köpeği çiğneyip yiyor, sonra kalkmış sana dişlerini geçirmeye çalışıyor sen bir çığlık bile atmıyorsun.Herkeste sanki senaryo ellerine verilmiş gibi bir kabulleniş havası var.Ne ara bu kadar öngörülü oldunuz.

tumblr_numylkK2Xc1u8jps8o1_500

Ben kocaman bir çığlık sonrası birde sinir krizi geçirirdim o arada, tabi bütün sülalemle birlikte.Anlıyorum bu adı üstünde soğuk kanlı olunacak bir dizi ama ilk tepkiler diyoruz lütfen.Yine de birni çok seviyorum diye öbür diziyi gömüyormuş gibi olmayayım, kim biir gün gelir burada en sevdiğim dizi budur gibi kelimelerle karşınıza da çıkabilirim, sonuçta yaşanmamış bir şey değil bu.Konuşmak için erken, bakalım geri kalan üç bölümde neler göreceğiz, bu arada birileri ölse fena olmaz.Komşunun ölmesini izlemek ayrı bir olay, yakınının ölmesi daha ayrı.Ben çoktan birini seçtim bile, pek ihtimal vermesem de başrol kadının sevgilisi adamı gözden çıkardım şimdiden.

Sense8

tumblr_npm4xeuywn1qzco77o1_500-956

Uzun zamandır güncelleme yapmayan bir blog yazarı olarak bir an bende endişeye düştüm, sanırım artık net dünyasına yazarak gereksiz katkıda bulunmayacağım diye ama demek ki güzel bir şeyler lazımmış bahsetmem için, beni harekete geçirmesi için.Bir anda karşıma çıkan ve bir günde oturup birinci sezonunu bitirdiğim -ama keşke hiç bitmese dediğim- Sense8 adlı bu nadide diziden bahsetmeliyim; öyleki herkes duysun ve meraklanıp izlesin.Çok sevdiğim 22 dakikada tanıtımını gördüğüm gün bir de baktım ki dizi yayınlandığı gün ilk sezonunun bütün bölümlerini bir anda vermiş, ve ben heyecandan dört köşe 12 bölümü peş peşe izlemiş bulundum.

tumblr_npmsep4mBZ1s4knn1o3_540

Bilim kurguyu oldum olası sevmişimdir, ama bu dizinin temelleri ne kadar bilimkurguyla bağlantılı olsa da ben daha çok insani yüzünü ve karakterlerini sevip beğendim.Ve açıkcası kurgu kısmının mantığını ne anladım ne de anlamak istedim.Dünyanın farklı ülkelerinde 8 farklı insan düşünün; birbirleriyle hiçbir alakaları yok, daha önce hiç yüz yüze gelmemişler, kendi hayat mücadeleleri içinde yaşayıp gidiyorlar.Ve birgün izbe, terk edilmiş bir binada kadının teki intihar ediyor ve bir şekilde bu 8 insanı birbirine bağlıyor böylece.Bu 12 bölüm içinde onların kendi hayatlarını ve sıkıntılarını tanıyoruz ilk önce.Sonra güç durumlara düştüklerinde nasıl birbirlerinin yeteneklerini kullanarak bir şekilde birbirlerine yardım ettiklerine şahit oluyoruz.Ve nerdeyse dizinin yarısından itibaren esas konuya geçişimize kadar bu durum böyle gidiyor.

sense8-ep4

Onların olan bitenin farkında olması ve sezon finalinde ortak düşmanlarını keşfetmeleriyle sezonu kapatmış bulunuyoruz.Bu durum bana her zaman cazip ve heyecanlı gelmiştir; düşünsenize bir anda hiç bilmediğiniz ve belki de hiç duymadığınız bir dili konuşmaya başlıyor, daha önce olmayan dövüş, müzik,yalan söyleme gibi aşırı gelişmiş yetenekleriniz ortaya çıkıyor veya korkak bünyenizde şimdiye kadar hissetmediğiniz o cesaret damaralarınızda akıp sizi bişe şaşırtacak şeyler yapmanıza neden oluyor.Bu hayatta tek bir kişiyken bir anda sizin yanınızda 7 kişi daha hissediyorsunuz; düşünceleriniz ve korkularınızda artık yanlız değilsiniz.Bir anda sekiz bünyeyi içinde barındıran bir benlik olmuşsunuz; dışardan bakanların sizi tek bir kişi olarak görmeleri bile mühim değil, zira her an onlarla iletişim halindesiniz.

sense8-ep6

Fikir çok güzel ama bunu daha güzel bir şekilde ekrana yansıtabilmek için iyi bir oyuncu kadrosu da şart.Dizi 7 farklı ülkede çekilmiş, her biri kendi ülkesinin vatandaşı ama dizi için eleştirilecek tek nokta herkesin hemfikir olduğu gibi bu oyuncularının dizide ana dillerini değil de İngilizce konuşmaları.Tabi bu dizi yapımcılarının hedef kitle olarak alt yazı okumak istemeyen kendi insanlarına diziyi daha cazip hale getirmek için başvurmuş olduğu bir yol olduğunu düşünenlerde çok.Kendi dillerinde seyretseydik daha bir tadından yenmez olurdu orası kesin.Bu dizide her bir karakteri ayrı sevmiş olsam dahi, en sevdiklerimi yine parmakla işaret etmesem ayıp olur.Almanya’dan aramıza katılan Wolfgang ilk bölümlerde kendini o kadar göstermese de sonradan öyle sahneler izlettik ki bize hala yazarken heyecanlanıyorum.

a0ea3aa1d44327421c7afa13bef88e01

Neyse ben en başından başlayarak anlatayım karakterleri, böylesi daha düzenli olacak.Wolfgang ilk bölümlerde hiçbir şeye fazlaca ilgisi bulunmayan sakin bir adam olarak çıkıyor karşımıza.Ama daha sonradan keşfediyoruz ki,sevdiklerine zarar geldiği anda tamamen farklı bir kişiliğe bürünebiliyor.Ölen babasının ardından onun mesleği olan kasa hırsızlığyla geçimini sağlamakta.Sun, Seul’da yaşayan kendisiyle hiç ilgilenmeyen bir baba ve sorumsuz bir kardeşn ortasında kalan, gizli hobi olarak dövüşlere çıkan en sağlam karakterlerden.Kendisinin olduğu bölümleri ayrı bir hevesle seyrediyorum.Nomi, dizinin transseksüel blog yazarı, hatta bu 8 karakter arasında en fazla rol çalabilenlerden.Ailesiyle arası kötü ama onu çok seven ve destekleyen bir kız arkadaşı var.Will, dizinin Amerikan ayağını oluşturuyor, milliyetinden dolayı bu karma ekipten en az seveceklerim arasında olacağını düşünmüştüm ama beni şaşırtacak şekilde sevdirdi kendini.Kendisi polis olup aralarında ki bu garip bağlantıyı ilk hissedenlerden.

max riemelt

İzlandalı Riley ise önce beni gereksiz depresifliğiyle sinir edip sonradan sebebini anladığımda beni pişman eden tek karakter oldu, kendisi Londra’da istikamet eden bir DJ.Capheus bu dizinin göz nuru bence, onun hikayesini izlemek ayrı bir heyecan kaynağı oldu benim için.Hasta bir annesi var ve onu hayatta tutmak için elinden geleni yapıyor, bu yolda da diğerlerinin yeteneklerini uygun zamanlarda ödünç almayı da çok iyi biliyor, kendisi dizimize Kenya’dan katılmakta.Kala, bir Hindistan güzeli olup ailesinin istediği ama kendisinin sevmediği bir adamla geleneksel biir düğün arifesinde karşılıyor bizi; çok naif ve tatlı bir kız.Ve bence 2. sezonda Wolfgang ile aralarından bir şeyler olması muhtemel, ya da en azından ben öyle umut ediyorum.

Ve benim için bu dizinin en sevilesi karakteri Lito, Meksika’dan aramıza katılmakta.Biliyorum benim böyle karakterlere zaafım var ama çok güzel oynamış pis adam ya,hepsi iyiydi ama bu ayrı bir güzeldi.Bunun olduğu sahnelerde o kadar eğlendimki anlatamam, kendimi onun ve sevgilisinşin evine zorla yerleşen çakma kız karkadaşı gibi gördüm.Kendisi ünlü bir aktör ve testesteron kokan fiilmlerinin aksine jelibon gibi bir kişiliğe sahip, çok da güzel devam eden bir de öyküsü var, nazardan sakınsın.Karakterler genel olarak bu kadar ve dizi gerçekten de çok güzel.Azcık da olsa merak ettiyseniz benim gibi peş peşe 12 bölümü izleyip sonradan elde bölüm kalmayınca pişman olmayın, yavaş yavaş seyredin.

My partner in crime

tumblr_lcu3eoc9s91qbo03ao1_500

Supernatural babalar gibi bir sezonla yeniden başlangıç yaptı, ama artık ben eskisi gibi bir özlemle beklemiyorum başlamasını, üzücü aslında ama yine de bir gerçek.10 sezonun hatrı var, oyuncular nerdeyse çocukken başladılar bu diziyi ve bizde onlarla birlikte yaşlandık sanki; tam 10 sene olmuş, dile bile kolay gelmiyor artık.Dean’in o gençlik yıllarından resimlerini gördüğümde veya ilk sezonlardan görüntüler seyrettiğimde içim burkuluyor, “vayy be diyorum ne kadar gençlermiş”.

Hele Sam’in geçirdiği dönüşüm izleyen herkesi dehşete düşürüyor bence, o sevimli bebeden bir dev çıktı vallahi, acaba steroidlerin bir etkisi var mıdır bunda diye merak etmeden duramıyorum.Onların görüntüsü değiştikçe, yaşanmışlıkla birlikte kişiliklerde değişiyor haliyle.O her şeyle mutlu olabilen, hayatını ve kaderini kabullenip bunun için, bir yerde babasının olan kendi doğruları için yaşayan Dean gidiyor, ve yıllar içinde nerdeyse bir kabuğa dönüşen boş bir beden kendini alkol ile dolduruyor.

Gelecekten daha farklı beklentileri olan, azimli ve inatçı Sam sönüyor, ve yerini ölmek isteyen pes etmiş bir adama bırakıyor.Aslında 9. sezonun özeti buydu bence, onların ne kadar vazgeçmiş olduklarının bir sunumu gibiydi, öyle ki asla olmaz dediğimiz bile oldu, önce Sam ve sonra ondan duyduklarıyla Dean birbirlerinden vazgeçtiler.

tumblr_n6ltdxLk611tzeeu2o1_500

Sam’in zaten hep bir yanı kayıptı, evet abisi ve aile olgusu onun için önemliydi ama,bir Dean kadar baskın değildi bu özelliği.En başından beri Dean “aile” diyerek varlığını belli etti ve belki de sırf bunun için Sam ona artık aile değil,birlikte avlanan iki kişi olduklarını canını acıtarak, kanatarak vurguladığı için Dean artık vazgeçmiş bir adam oldu.Biliyorum hep Dean’i korur tarzda konuşuyorum ama benim ekranımdan bunlar görünüyor net bir şekilde.(Çok acayip dram yaparım yeri geldiğinde)

Ve 9. sezon abisini elinin tersiyle iten Sam, bu sezon onu yeninden kazanmak için mücadele edecek gibi görünüyor.Tabi Dean insan olsaydı bu mücadele iç burkan bir konuşma sahnesiyle çözülürdü ama maalesef artık elimizde bir adet şeytan Dean var.Onu belki biraz daha fazla severim diye düşündüm ama cık, izlediğim ilk iki bölümden sonra bu fikrimden vazgeçtim.Ne bileyim artık onu engelleyen insani duyguları veya etik anlayışı -var mıydı o tartışılır tabi- olmadığında daha serbest, daha eğlenceli olur diye düşünmüştüm bütün yaz.

İlk bölüm bunun hakkını verir gibi o bar senin, bu sahne benim dolandı durdu ama, ilk sezonda gördüğümüz o eğlenceli gözlerle bakan genç Dean bile bu şeytan halinden daha özgür geliyor aklıma.Haksızlık yapıyor olabilirim, tartışmaya açık bir konu, ama kızlarla olan muhabbeti bile değişmedi adamın ya.Zaten insan haliyle öldürüyordu, şeytan halinin kan dökmesi bana o kadar yadırganacak bir eylemmiş gibi gelmiyor hala.

tumblr_li1pxdvmpv1qcbfaeo1_500

Ve tabi bu dizinin en baba karakteri, sevgili Crowley bile, cehennemin kralı haliyle Demon Dean’den daha eğlenceli hala.Adam resmen yıkıldı Dean bunu arkadaş olarak yanına istemeyince, sevdirtiyor işte bir şekilde kendini.Zaten bu adam başlı başına bir yazıyı hak ediyor,belki bir gün ona saygı duruşu niteliğinde yazarım, neden olmasın.Aslında Crowley ile yollarını ayırmasaydı, daha eğlenceli sahneler izleyebilirdik gibi, ama işin içine ne zaman Sam girse artık kabul edelim ortama bir ağırlık, üstünüze her an yağacakmış gibi duran bir duygu seli akın ediyor gibi.Özellikle artık Dean ile aralarında birbirlerine acı verme savaşı başladığından beri benim için çekilmez oluyor bu sahneler.Ve o kadar konuştuk bir bahsetmeden geçmeyelim sevgili Castiel, yine acıklı bir başlangıç yaptı.

tumblr_ldthqhSKTE1qaat36o1_1280

Emir dinleyen oğul oldu, isyan etti kral oldu, yenildi vazgeçen oldu, bir kıvılcımla hataları telafi etmek istedi kendi hatalarında boğuldu.Kısaca bu masum melek birlikte takıldığı kardeşler gibi büyüdü ve dünyanın kirlendiğini gördü.Ne zaman Castiel için bir şekilde ümitlensek hep hevesimiz kusağımızda kaldı.Kaç defa öldüğünü, ne kadar acı çektiğini sayamıyorum bile, hele o küçük emrah bakışları yok mu, yok artık ben dayanamıyorum o bakışlara.

Ve biz onu kimseyle paylaşamazken birden Hannah diye bir melek çıktı, bizimkine yan yan bakışlar atmaya başladı.Hadi belki bir şey olmaz ama yine de güvenemiyorum ben işte, gerçi bir şey olsa da Supernatural’de hangi kdın karakterin yaşadığı görülmüş ki, Hannah bir istisna olsun.Yine de Castiel ve Dean bakışmadan Hannah diye bir şey istemiyorum, diziyi izlerken de gönlümden bunlar geçtiği için onların sahnelerini sevmiyorum işte.

tumblr_lgprm8WpNZ1qcbfaeo1_500

Bu arada Castiel her ne kadar günahlarımın bedelini öderim ve olaya daha fazla müdahil olmam edasında gezinse de can çıkmadan huy çıkmaz derler, ben ondan yine bir atak bekliyorum, adamın içinde öncü olmak var, öyle ya da böyle gösteriyor işte kendini.Bir an önce düzelsin, tam melek programı geri yükselnesin ve artık araba kullanmak yerine bir zahmet gözünü kırpma hareketiyle kendini Dean’in yanına fırlatıversin.Daha ilk 2 bölümden bunları söyler haldeyim ama sezonun diğer bölümlerinde de değişik bir şey olmayacak onu biliyorum.Bakalım, seyretmeye devam, her ne kadar gidişat artık mutlu etmese de gönül bağı kopartmıyor işte.

No Sanctuary

tumblr_ndgf0fwamB1r7wse8o1_500

Ve işte 5×1 sonunda kapımıza dayandı; nasıl heyecanla bekledim, düşündüğümde nasıl yerimde kıpır kıpır oldum bu bölüm için anlatamam.Walking Dead artık rüştünü ispat etti ve sağlam karakterle kendini seyircisine sevdirip, artık ne yaparlarsa yapsınlar peşlerinde dolanacak bir kitle edindi.Kolay değil, 4 sezon bıraktı geride ve daha da devam edecek gibi görünüyor.Aslında bu kısım için resmi bir açıklama yok, bunu daha çok benim gönlüm söylüyor böyle.Terminus dedikleri -umut vaad eden- bölgeye ulaştıklarında hepimizde belki bir umut oluşmadı mı ey gençler, belki dedik farklı bir şekilde bu sefer iyi bir şey gelir başlarına.Ama yine hepsi yalan çıktı ve aslında başlarına gelebilecek en kötü mekana ayak basmış oldular.

Şimdiye kadar Rick ve çetesi nereye gideceklerse gitsinler hep kendileri seçtiler yönlerini; evet onları etkileyen pek çok şey oldu -daha çok aylak baskınları gibi- ama yine de bir ekip olarak olabildiğince birlikte kalarak kendilerine yeni yeni sığınaklar seçtiler.İlk defa tam anlamıyla pes ederek bir yere sığındılar, araştırma yapmadan, şartları ortaya koymadan.Zaten birbirlerini öldü sanarak yanlarında kim kaldıysa onlara tutundular, artık pek öyle şart belirtecek halleri de kalmamıştı.Ve o Terminus, dışarıdan o kadar cezp edici görünüyordu ki, ben bile bir an inandım.Ancak bu zombi baskınında hayatta kalmaya çalışan insanlar için başlarını sokabilecekleri en kötü yer çıktı burası; insan eti yiyen yaşayan insanların mekanı.Nasıl bir tanımlama yaptım ben öyle, her şeyi ayan beyan anlatırvermişim valla.

tumblr_ndefskrgkK1r7wse8o1_500

Ben daha ilk bölümden orayı yakıp yıkacaklarını hiç düşünmedim, tamam biliyordum orayı mahvedeceklerini ama bir bölümden daha uzun diye düşünüyordum.Şöyle birkaç bölüm karın ağrıları yaşar, belki arada içimiz yanarak içlerinden biri diğerlerine akşam yemeği olur diye beklemedim değil.Ama senaristlerin bu sezona dair başka planları olacak ki, bu kısmı hemencecik atlatıp kendimizi yine virüsü ortadan kaldıracak bir maceranın içinde buluverdik.Ben artık çetenin bunun peşinde olduğuna da inanmıyorum; onlarda dizinin ilk sezonunda ki gibi “ortak olup dünyayı kurtaralım” havası kalmadı artık, sadece hayatta kalma içgüdüsüyle hareket ediyorlar.Bu kurtarma planının sonunda bir yamuk ortaya çıkarsa o kadar da şaşırıp yıkılacaklarını da düşünmüyorum; aksine başarılı olursa şaşırırlar.

Peki ben başarılı olmalarını istiyor muyum; hayır.Biliyorum çok acımasız, ama bu diziyi izleten kısım da umut vaad eden gelişmeler değil, aksine hayatta kalmak için her şeylerini ortaya koyan insanların karanlık ruh hali, yoksa çiçek böcek arasak bu dizide yerimiz olmaz.Bu arada şaka bir yana, ekip tekrar kavuştu, br araya geldi.Carol ve Daryl kavuşması çok güzeldi; Carol’ın Rick tarafından ekipten dışarı itildiğini öğrenen Daryl duygusuzluğundan eser yoktu.

Açıkçası o zaman bu konuya daha fazla tepki vermesini beklemiştim, ama en azından kavuşmalarını seyretmek güzel bir detay oldu.Bu saatten sonra Carol isterse bütün tehlike arz eden ekip üyelerini öldürsün artık Rick’in umrunda olmaz, zira o da artık ipleri koparmış vaziyette.Kızıyla kavuşmak onun bir nebze de olsa ayaklarını tekrar yere bastırdı ama ben artık içinde ki vahşiyi salmış Rick için her yolun mübah olduğu yollara saptığımızı düşünüyorum.

tumblr_ndekqivxI21r4wcngo1_500

Onun için üstlerine doğru gelen aylaklar sürüsünü öldürmek problem değil, artık onun yaşam meselesi insanlarla.Önüne bu amaçla çıkan herkesi yok edebilecek gibi duruyor, hatta öyle ki yangın içinde bıraktıkları Terminus’a geri dönüp hala hayatta kalan insanları öldürmek istemesi bunun büyük bir örneği.Biraz bağları kopardı sanki, bu özelliği iyi oldu bence, izlediğimiz diziyi daha enteresan kılıyor bu durumu.Bir eksik kaldı Beth, onun da aramıza dönmesini sabırsızlıkla bekliyorum.Ve Walking Dead yine bir sezon finali edasıyla ilk bölümünü yayınladı, başlasın heyecan kaldığı yerden.

Jessica Hyde ortaya çıktı

tumblr_n9x9k1e5UV1tqnd81o1_500

Geçen sene Mart ayında ilk defa bizlerle buluşan Utopia, benim için ardarda izlenen 6 bölümlük ilk sezonun arkasından başladığı gibi kısa bir ara için veda etmişti.Geçen aylarda ikinci sezonuyla bir 6 bölüm daha verdi ve arkasında toplamda 12 bölüm bırakarak 3. sezon için sevenlerini bekleme moduna aldı.Açıkçası ikinci sezonu izlemek için biraz geç kaldım; hepi yayınlansın toplu izlerim diyerek biraz bekledim ve küçük bir itiraf daha; aradan bir yıl geçmiş, ilk sezonda bir dünya komplo teorisi atılmış ortaya, benim kafam bir hayli karışmış; ben de haklı olarak biraz “unuttum” ve biraz da “çektim” kendimi geriye.Ne kadar aptallık ettiğimi bugün aralıksız izlediğim 2. sezondan sonra anladım.Kardeşim boş yere devamlı dürtmüyordu beni izle diye, bir bildiği varmış kızın.

İlk sezon kurgu olarak görüp eğlendikleri bir çizgi romanın peşine düşen bir grup internet arkadaşının ne büyük bir yanılgı içinde olduklarını hayatları tepe taklak olarak görüp öğrenmiştik.İlk sezonu hatırladıkça bir gecede nasıl bitirdiğim, bir çok sahnede nasıl şok içinde kaldığım ve ne büyük bir heyecanla ilk sezonu kapattığım aklıma geliyor.Utopia adı verilen bir çizgi romanın hayranı olan bir grup insan, netten onlara yeni sayıyı temin ettiğini söyleyen bir arkadaşlarının evinde buluşmak üzere anlaşırlar.

tumblr_ml9gj4MdTk1qbxa5so1_500

Utopia ise öyle sıradan bir dergi değildir; yayımlandığı yıldan çok çok sonra dergide bahsi geçen abzı hastalıkların ortaya çıkmasıyla Utopia gelecek için bir kötü haber çağrısı olarak ün salmıştır.Tabi bu durum o zamanlarda “kim bu adamlar “dediğimiz Şebeke tarafından hoş karşılanmamakta, hatta Utopia ile bağlantısı olan herkesin hayatı ya gerçek manada kararmakta ya da ölsem daha iyiydi diyecek kadar sürünmektedir.

Adamların peşlerinde onları öldürmek için görevli iki adam vardır ki; bir tanesi “Where’s Jessica Hyde” diyerek diziye imzasını atmıştır.İlk sezonun kısa bir hatırlatmasından sonra gelelim muhteşem ötesi 2. sezona.Gerisi spoiler içerir tabi ki, ona göre.Jessica’nın aslında kim olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şoku hala hatırlarım ve en önemlisi bütün dizi boyunca öldürmek için onu arayan adamın onun öz kardeşi olduğunu görmek daha büyük br şoktu.Ve aslında benim için -hele de 2. sezonda gördüğüm kardeş sahnelerinden sonra-çok da yerinde ve güzel bir karardı.

Bu dizide o donuk bakışlı ve mekanik halleriyle bile olsa en sevdiğim karakter Arby olacaktır; gerçi ona artık başka isimle hitap ediyoruz ama olsun, benim gözümde hep Arby olarak kalacak.Sanki daha bir adam olmuş, sakinleşmiş ve hayatta yerini bulmuş gibiydi.En azından ilk bölümlerde kendine bulduğu ailesiyle çok güzel bir görüntü çizdi.Tabi o sarı çantasını gördüğüm ilk anda sırtımdan geçen ürpertiyi belirtmeden geçemeyeceğim.Ailesini kaybetmiş olsa da en azından orjinal ailesine yeniden kavuşmuş oldu.

tumblr_nb35u1Prwo1thggvno7_500

Bir de bebekken babasının onun üzerinde deneyler yapması sonucu bu hale gelmesi çok acıklıydı; açıkçası bu cani katil için nasıl insani duygular besleyebiliyorum ben bile kendime şaşırıyorum.Aile içi draması yaparsak yazık olmuş ona, hep ön planda -Milner bile altını çizdi kocaman- Jessica var; hatta bütün bu evrensel komplonun altında yatan yegane şeyin de Jessica’ya duyulan sevgi olduğunu öğrendik ya, helal olsun valla.Bu arada Milner demişken; 2. sezonun ilk bölümünde onun gençliğine canlandıran kişinin Game of Thrones’da görüp sevdiğimiz Rose Leslie çıkması şahaneydi; zaten çok güzel bir kadın bir de oyunculuğuyla gözleri doldurdu yine.İlk bölümden bahsedelim azcık; o geriye dönüş, akranın nostaljik bir havaya bürünmesi, kocaman bir öykünün kısa bir sürede ama oldukça doyurucu bir şekilde izleyene sunulması derken bence ikinci sezonun en başarılı bölümü ilk bölümüydü; hatta orada bitirseler gam yemezdim.

Şaka bir yana dizi zaten tam bir görsel şenlik, hangi sahnesi daha iyiydi deseniz seçemem bile; bir o bir bu derken ben kısaca bütün diziyi işaret etmiş olurum.İlk sezon nasıl kafamız karışıyorsa, 2. sezonda bütün o karışıklıklar ortadan kayboluyor; istemediğiniz kadar soruların cevabını bulmuş oluyorsunuz.Açık açık anlatımın yanı sıra, artık bütün konuşmalar ortaya atılan bilmecelerin cevabı geliyor kulağa.Ama bütün aksiyon artarak devam ediyor aksine.İlk sezondan düşman olarak gördüklerimiz bir bakmışız ya gri çizgideler, ya da tamamen bizim tarafa geçmişler.

tumblr_nbn05fhzwf1ttb2jxo1_500

Kötü adamlar bile yapmak istedikleri şeyler göz önüne alındığında tam olarak “kötü” diye adlandırılamıyor artık; gri diyorsunuz en kötü haliyle.Düşünün bir kere; dünyada olması gerektiğinden 7 kat fazla insan nüfusu var, kaynaklar günümüzde bile kıt kanaat yetiyor.Bundan bir 100 yıl sonra ise tamamen bitmiş olacaklar ve insanlar üremeye devam ediyor.Onlar için gizli kapaklı bir soykırım lazımsa bunu en iyi şekilde; üremeyi sonlandırarak yaparsınız.İşte kötü adamların hedefi bu; kötülük yaparak hedefledikleri şey “Dünyayı Kurtarmak”.

Şimdi kimin yanında yer alırsınız; Becky, İan ve Grant gibi “buna gerek yok, her şeyi birlikte atlatabiliriz” diyenlerin mi yoksa Wilson Wilson gibi yönünü değiştirip “başka çare yok, fedakarlıklar yapılmalı” diyenlerin mi.Açıkcası ben karar verebilmiş değilim; bu bir kurgu olduğu için rahatlıkla ortaya karışık atıp konuşabiliyorum, ama gerçek hayatta hangi kararı verirdim; tabi ki üremenin devam etmesi olurdu; nitekim özünde ilkel dürtülere sahibiz, neslin devamı olmalı mutlaka.İşte bu dizi böyle bilim kurgu-fantastik şeyler olarak kendini sınıflandırırken bir taraftan da bizim gibi gariban insanoğlunu ciddi felsefi düşüncelere sürüklüyor.Neyse geçelim bu ağır konuları daha çerezlik şeylerden bahsetmeye devam edelim.Mesela çok sevgili Grant gibi..

tumblr_nb35u1Prwo1thggvno6_500

Seviyorum bu çocuğu ya, zaten sevmeyenin beynini Alby’nin silahıyla bir güzel dağııtır.Bu kadar karakter içinde bir o bir de Alice herkes için el üstünde korunup saklanacak gibi olanlardır bence; nitekim ağzından küfür eksik olmasa da -hatta küfür içerikli tek bir cümlesini duymak piyangoyu kazanmaktan zor olsa da-bunu çocuk yaşında yaşadığı korkulara ve yalnızlığa vermeden geçemiyorum.Kendi içinde bilgisayarı ve çizgiromanları ile yaşarken bir anda okulunda masum çocukları öldürdüğü suçlamasıyla hem annesinden hem de yaşamından olan Grant için bizler üzülmesin de Alby mi üzülsün yani.

Gerçi o bile çocuğa o donuk yüz ifadesiyle sempati duymuştur, ban şahsen buna inanıyorum.Bu arada o sakal olayı iyi olmuş bence, adama azcık mimik katmış,Jessica beğenmese de ben beğenmiştim.Bahsetmek istediğim bir başka ayrıntıda bu dizide işlenen cinayetlerdir; tamam herkesin elinde bir silah var ama yine de öldürülen herkesin kafası dağıtılıyor kardeşim; illa duvarlara dağılmış beyin parçaları olacak.Ne diyelim bu da dizinin tadı tuzu gibi, baharat etkisi katıyor sanki.

tumblr_nc1vjr4hrF1ttb2jxo1_500

Kurgusu, görselliği ve kendini her şartta sevdiren karakterleri ile -o renkli takım elbiseli Alby’nin ex arkadaşını bile sevdim yani- tam bir kült dizi.Buraya da yazıyorum bu dizi bittiğinde yıllar sonra bile hala bu diziye saygı duruşuyla bakacak insanlar olacaktır, buna bende dahilim.Giden 2. sezonun arkasından, artık bekleriz 3. sezonun gelişini.

World’s full of love. Billions of people loving billions of others.

Vikings selam eder

tumblr_n5h9kg4w8Q1spjyono1_500

Bazen bu bloga neleri yazıp yazmadığımı hatırlamıyorum; yazmaya başlamışım mesela bir filmi, aklıma geliyor bir bakayım diyorum çoktan yazmış oluyorum.Vikings ise yazdığımı sandığım ama şimdiye kadar hakkında tek bir kelime etmediğim bir dizi olmuş blogta.Bu elzem hatayı hemen telafi etmem gerek, zira hiç haz etmeyip “izlemeyin” diyerek bangır bangır yazdığım o kadar dizi varken “izleyin” diyerek sesleneceğim Vikings’in olmayışı affedilemez bir ayıp.Şimdiye kadar sadece 2 sezonu yayınlandı ve Mart 2015’te 3. sezonunu izlemeye başlıyor olacağız.

Bu tam dizi Spartacus bittikten sonra veya tam olarak hatırlamıyorum, son demlerinde de olabilir, yayınlanmaya başlamıştı.Ve bende bir heyecan en azından Spartacus’ün arkasından ağlanırken onun bıraktığı boşluğu az da olsa dolduracak bir dizi bulduk diye sevinmiştim.Tabi tam olarak aynı kulvarda ilerliyorlar diyemem, ama tarihi-kurgu aksiyon var mı; var.

tumblr_n5ir90v5NE1qlqs61o1_500

Yalnız Vikings, Spartacus kadar şaşalı, entikalı ve kanlı değil.Yayınlandığı kanal History Channel olunca, daha çok Vikinglerle alakalı tarihi gerçekleri dizi kıvamında seyrediyoruz diyebilirim.Tabi hepten monoton bir şey demek değil bu, aksine diziyi seyretmeye başladığınızda onun kendi heyecanı ve ilerleyişi içinde kaybediyorsunuz kendinizi.İlk sezon aktif olarak fazla izleyeni yoktu, ama ikinci sezonla birlikte bu diziden bahsetmeyen de kalmadı; ben özellikle erkek kardeşimle yarışarak seyrediyorum; ben işteysem o, o işteyse ben önden seyredip diğerini sinir etme yarışına giriyoruz bir anda.

Vikinglerle alakalı yarı kurgu-yarı gerçek bir dizi yapacak olsanız, onların içinden en meşhur olanları seçip anlatmak en mantıklı olacağından dizinin ana karakteri bir dönem deniz aşırı seferleri ve beraberinde getirdiği korkutucu yağmalarıyla ün salan Ragnar Lodbrok’un hayatı olurdu.Hani küçükken seyrettiğimiz Vikingler çizgi filminde küçük vikingin babası oluyor kendileri- en kısa yoldan hatırlatma da böyle olur, tabi benim neslimden gelen insanlar için*-

tumblr_n5flm2Iasb1sl760no1_500

Ragnar’ın basit bir çiftçiyken nasıl Earl’ine -şefine diyelim- karşı gelip arkadaşıyla kendi gemilerini yapıp bilinmeyen diyarlara seferler düzenlediği ve bu uğurda başına gelen trajediler, başarılar ve savaşlar anlatılıyor dizide; en kısa şekilde ancak böyle anlatılabilirdi.Bu arada dizi tabi tek bir karakter üzerinden ilerlemiyor; Ragnar’ın izleyen herkesi kendine hayran bıraktıran güçlü ve sağlam kişilikli eşi Lagertha özellikle ikinci sezonda öyle bir şaha kalkıyor ki, onun adına hepimiz gurur içinde buluyoruz kendimizi.

Ragnar’ın çıktığı bu yol basit bir yol değil; adamın seferlerde yaptığı yağmalar ana vatanında uğraştığı sıkıntıların yanında çerezlik gibi kalıyor, ya da en azından izlerken ben öyle hissettim.Hani ana karakterin ve diğer sevdiklerimizin başına bir şey gelmesini istemeyiz ya; işte ben o duyguyu Ragnar elinde kılıçla değilken daha fazla hissediyorum.Gücün getirdiği her türlü olumsuzlukla uğraşıyor adam; diğerlerinin isyanı, abisinin yarım yamalak yanında oluşu ve izleyen herkese yaydığı o güvenilmez titreşimler,devamlı kendini ispatlama durumu.

tumblr_n5g00uQroY1qaov4fo1_500

Bu tarihi bir dizi olduğu için karekterleri öyle sempatik şekillere sokma gereği hissetmemişler; yani Ragnar bir Viking olarak neyse odur.Bir de canlandıran aktörün ellerine sağlık, öyle tekinsiz bakıyor ki bazen, adamın ne düşündüğünü, hatta bırakın düşünceyi bazen ne hissettiğini bile anlayamıyoruz.Yüzünde o sinsi gülüş, dünyayla dalga geçen bakış hiç eksik olmuyor.Ben şimdiye kadar hiçbir karakterin böylesine beni sinir ettiğini hatırlamam; zira “anlayamıyorum” ben bu adamı.

Tabi şanslı olduğu konular da var; mesela her şartta yanında olan karısı, ona büyük bir sevgiyle bakan oğlu ve kızı gibi.Bir de bahsetmeden geçmeyeyim, bu dizinin olmazsa olmaz yegane karakteri; Athelstan.Kendisi Ragnar’ın ilk seferinde yağmaladıkları bir kiliseden köle ederek ele geçirdiği – bir çok rahibi gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdir- bir rahip.Hayatta kaldığına sevinsin mi yoksa inançlarını bir kenara bırakıp canına mı kıysın bilemedi başlarda, ancak daha sonra bir şekilde adapte oldu bu aileye, daha sonra da bu kültüre.

tumblr_n5ir8oau9n1qlqs61o2_500

Ben diziyi izlerken Athelstan’ı Lodbrok ailesinin bir üyesi olarak görüyorüm; aile yıllar içinde şekil değiştirse de değişmeyen tek eleman Athelstan oldu.Kendi içinde çok çelişkiler yaşadı, hala da yaşıyor ama Ragnar tarafından esir edildi dediğimde bunu ciddi olarak söylüyorum; adamın ruhunu bile esir etmiş vaziyette.Şu dizide çözemediğim çok şey var ama özellikle Ragnar-Athelstan ikilisine çok şüpheyle yaklaşıyor; öyle bir bakışıyorlar ki bazen aklıma farklı farklı şeyler geliyor.Hadi bu benim kötü niyetimden kaynaklansın diyelim şimdilik.

Başka bir konuysa din mevzusu; Vikinglerin İskandinav tanrılarına inandıkları bilinen bir gerçektir.Ancak bütün hayatlarını bu tanrılara göre şekillendiriyorlar; başta Odin olmak üzere.Ölünce Valhalla dedikleri bir yere gidip tanrılarla içki içeceklerine falan inanıyorlar- hala öğreniyorum, bazen kafamı çok karıştırıyorlar-Özellikle Ragnar bütün hareketlerinde tanrıların onayını almaktan yana, zavallı Athelstan’da ister istemez din değişikliği içinde buluyor kendini.

tumblr_n502zxnT901r5c64eo1_500

Yarı belgesel kıvamıda bakarsanız diziye, Vikinglerle alakalı çok güzel bilgiler öğrenirsiniz; hatta bazı ritüellerini öğrenmesem de olurdu bile diyebilirsiniz.Özellikle ikinci sezonda öyle sahneler var ki, bunu sıkça söylemişimdir.Nitekim vakti zamanında bir çokları tarafından “barbar” olarak adlandırılan; savaşmanın ve öldürmenin bir yaşam şekli olduğu bir topluluktan sevimli görüntüler beklemek de yersiz oluyor.Öldürmeyle alakalı tek bir negatif düşünceleri yok adamların, hatta yeri geliyor bunu büyük bir keyifle de yapabiliyor, yapamayanı ise oldukça küçümsüyorlar.Velhasıl böyle bir dizi işte bahsettiğim; az buçuk meraklandırabildiysem eğer mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Rick Grimes’in zaruri dönüşümü

tumblr_nc3rxujaCo1r7wse8o1_500

2010 yılından başlayarak tam olarak 4 sezonu geride bırakmış Walking Dead, artık bizlere heyecanla 5. sezonu bekletiyor.Son dönemde 5. sezona dair her yerde fragmanlar, resimler şaha kalkmışken benim gibi dizinin gözü dönmüş meraklısı için ise, günler hiç de öyle sabırlı ve metanet içinde geçemiyor, hatta aksine bir fragman sonrası yerinde duramamalar, eski bölümleri açıp açıp izlemeler derken “ee artık yeter” diye isyan etmenin bir adım gerisindeyim.Yaz dönemi dizileri iyi hoş güzel de, kış dizilerinin yerini alamıyorlar yeminle; bir Walking Dead, ne bileyim Supernatural veya Vikings derken hasret içinde bekliyor bu gariban bünye.Eylülü de devirdik mi biraz gün ışığı göreceğiz gibi, bir de kör şeytan hepsi de o kadar heyecanlı yerde bitti ki düşündükçe içim sızlıyor artık.

Walking Dead girişi yapmamın esas nedeni Rick Grimes adlı abimizin geçirmiş olduğu inanılmaz dönüşümün altını çizmek ve gecikmiş de olsa onu oynayan karakteri ayakta alkışlamak içindir.Rick Grimes bir hastane odasında gözlerini açıp kendini bir cehennemin ortasına atalı beri tam olarak dolu dolu 4 sezon geçti ve bizde bu hikayeye onun gözünden başlangıç yaptığımız için olsa gerek -nitekim başrol kendisine ait- her adımda ona ve ailesine bir şey olmasın diye ekrana kilitlendik.Tabi yanlış anlaşılma olmasın, o karısı olacak Lori’nin ölmesine hala seviniyorum; nasıl bir vicdansız yürek diyebilirsiniz benim için ana hayır geri adım atmadan hala aynı düşüncedeyim; Lori’nin ölmesi diziyi aşk saçmalıklarından kurtarmış oldu, bir de onun o yüzünü görüp ekranda “yok kocam öyle yapmasın, yok oğlumun eli silah tutmasın, yok kızıma geceleri ninni söylensin” saçmalıklarından kurtulmuş olduk.

tumblr_nc3k4aieWW1rita8uo1_500

Tabi bu duruma Rick benim kadar sevinmedi ve o dönemler az buçuk kafayı sıyırdı; bunun yas sürecinin bir sonucu olduğunu ve düşman kapıya dayanmışken toparlanmak zorunda kalacağını biliyorduk zaten.Adam iyi niyetli, çalışkan ve dürüst bir aile babası olarak girdi bu yola, şu an için içinde hala bu duygular vardır tabi ki ancak hayatta kalmak uğruna bir çok şeyden de feragat etti ister istemez.Adalet duygusunu kaybetti ilk önce, sonra masumiyet ve vicdan teker teker arka plana atıldı.Sevip korumak için başını ortaya koyduğu insanlar bir süre sonra yeni ailesi oldu onun, ama belki de sırf bu yüzden -kaybedecek çok şeyi olduğu için-daha fazla ödün verdi kendinden.

Son sezonun son sahnelerinden biri gelsin aklınıza, benim için tam anlamıyla bir şok ama hayatta kalmak ve oğlunu korumak için bir babanın aslında ne kadar çaresiz ve bir o kadar da güçlü duruşuydu o sahne.Büyük konuşuyor olabilirim ama dizi tarihinde ayrı bir köşede tutulması gerekir Rick’in tam olarak çıldırıp “buradayım ve gitmiyorum” duruşunu sergilediği o kanlı kısım.

tumblr_nc4bibn7pI1ru34cuo1_500

Bu yolda çok kişiyi kaybetti; önce en yakın arkadaşım -bana ihanet etmez dediği- Shane’i kendi elleriyle öldürdü, Carl ise hemen onun arkasından Shane’nin aylak halini iki kaşının ortasından vurdu.Sonra karısı doğum yaparken ölüp cesedi aylaklar tarafından bir güzel mideye indirildi.Hiç bir yere tam olarak evimiz diyemedi bir türlü, devamlı mücadele içine girdi.Bir ara tarıma merak sardı ama dünya onun içinde hissetmeye çalıştığı dinginlikten uzak bir şekilde kaos içindeyken, kimse Rick’e durup soluklanma fırsatı tanımadı.

İlk bölümde gıcır gıcır şerif forması ve şapkasıyla ortamda gezinen Rick gitti, kirli sakallı, sakalların arası yaşayan insanları öldürmekten kanla dolmuş, ellerinde aylaklardan kopmuş parçalar ama hala ve hala yanında oğlu ve kardeşim dediği insanlarla birlikte.Bu yola çıktıklarına mücadele edecekleri şeylerim zombiler olduğunu düşünmüşlerdi halbuki, esasında bizde öyle düşündük.Ancak asıl tehlike yaşayan insanlardan geldi.

Onun için dizinin adının Walking Dead değilde, Walking Alive olarak değiştirilmesini talep ediyorum.Ne de olsa aylaklar işinin ehli insanlar tarafından çerez gibi çatır çutur çiğnenip gidiyor.Ama aklı ve mantığı olan insanlar, işte onlar en büyük tehlike.Rick şimdiye kadar aylaklardan çok çekti çekmesine ama insanlardan çektiğinin yanında bu az bile kalır.Ve sonunda onu çıldırtan şey de aylaklar değil, kötü niyetli insanlar oldu, kopuş noktasının da kendine ilham veren aylaklardan gelmesi tam da alkışlanacak bir performanstı.Artık ne olursa olsun bu adama güvenip her kötü durumdan kurtulacağını düşünüyorum, zira onu bir adım geride tutacak ahlaki prensipleri geride bırakmış ve hayatta kalmak için sadece içgüdülerine güvenir hale gelmiştir.Ve Walking Dead artık tadından yenmez bir dizi kıvamında, yeni sezonuyla milyonları bekleme moduna alalı 3 ay olmuştur nerdeyse.Hadi hayırlısı…

Fated to Love You

aa

Bu blogda Kore yapımları haricinde yazı yazdığım nadir zamanlar vardı bir zamanlar, şimdiyse tam tersi, nerdeyse yılda bir Kore yapımı bir film veya dizi yazacak hale geldim.İzlemiyor değilim, hala sıklıkla dizi ve filmleri seyrediyorum ama beğenip, bitirebildiklerim o kadar fazla olmuyor.Bu lafım filmler için geçerli değil, daha çok diziler açısından söylüyorum bunu.Hepsi çok güzel başlıyor, ama bazen ortasında bazense daha ortasına gelmeden bile drama öyle ağır geçiş yapıyorlar ki hem şaşkına dönüyor hemde bitirip bitirmemek arasında büyük bir ikileme giriyorum ve daha çok diziyi terk ediyorum itiraf etmem gerekirse.Bu dizi ise benim için çok farklı bir yerde, hani ilk zamanlar izlediğimiz Kore dizileri gibi değerli ve kıymetli geliyor gözüme.Daha önce bir Tayland yapımı varmış, bu dizi de onun Kore versiyonu olarak çekilmiş, dizi bittikten sonra hakkında okurken öğrendim.

Herkes ilk versiyonu çok beğendiğini söylüyor, bilmiyorum acaba onu da mı izlesem, ne de olsa güldürecek, eğlendirecek şeylerin açlığını çekiyoruz ara ara.Neyse efenim bu dizi bir başkadır, sevilesidir.Daha ilk bölümden gülmekten karnıma ağrılar girdi ve ben ki uzun zamandır yapmadığım bir şey yaparak bütün gece bir dizi için ayakta kaldım ve bir sonraki günün öğlenine kadar bu diziyi uyumadan seyrettim.Pişman değilim, bir daha olsun bir daha yaparım, o kadar eğlenerek seyrettim yani, uykudan feraget ettik daha ne olsun.Öncelikle başrol oyuncularından bahsetmek istiyorum; böyle muhteşem yakışan bir ikili daha olamaz.İlk baktınığızda fark etmiyorsunuz hatta aklınızdan bu iki şekilsiz mi yakışıyor yani diye de geçirebilirsiniz ama bilmem belki de göz aşinalığı olsa gerek, bir iki bölüm sonra gönlüm istiyor ki hep yan yana dursunlar ekran karşısında veya ne bileyim güzel güzel bakışsınlar işte.

wTAeDMh

Ben onları böylesine birbirlerine yakıştırırken, her Kore dizisinin olmazsa olmaz diğer kötü/iyi kız ve erkek karakterleri bizimkilerden uzak kalsın, aman ortalığı karıştıracak bir şey yapmasınlar diye pusuya yatmış kurt misali seyrediyorum ekranı.Bir de bu ikilinin dizinin ilk yarısında farklı, diğer yarısında ise oldukça farklı tipleri var.Ben hatta özellikle erkek karakter için şüpheye bile düştüm, bu nasıl aynı adam olabilir acaba diye.O kadar farklı ve karizmatik geldi gözüme yani.Bunca konuştuk konudan daha bahsetmemişiz bile; şimdi efendim erkek karakter ailenin tek erkek oğlu ve varisi.Ondan önce ki baba-dede-dedenin dedesi kıvamındaki bütün erkek karakterler 30 yaşında bir şekilde hep vefat etmiş.Ve geriye bir erkek evlat bırakarak soy ağacında ki yerlerini almışlar.Bizimkisi ise artık 30’una yaklaşmış, aile kurulunun da baskısıyla evlenmeye doğru sürükleniyor.

5

Gerçi onun için bir sıkıntı yok,sonuçta hali hazirda bir sevgilisi var beyfendinin, Yalnız kız balerin ve Amerika’da işini iştirak etmekte.Onun ülkeye geri dönüşüyle birlikte evlilik teklif etmeye hazırlanıyor.Kızımız ise, o kadar sadee ve sıradan görünümlü ki onun odada olup olmadığını bile fark edemezsiniz -gerçi ben ederim, o diğerlerinin ayıbı artık-.O da bir hukuk firmasında çalışmakta ve hayır diyemeyen kişiliği nedeniyle bütün ayak işlerini gönüllü bir şekilde yapıvermekte.Hiç kimseyi kıramadığı için kendi işi haricinde bir dünya daha iş yapmakta, o kadar iyi huylu ve iyi niyetli yani.Bu iki delinin yolları bir yüzük ve şeker trafiğinde kesişiyor ilk olarak ama bu kısmı bolca gülmek için kullandıktan sonra asıl dananın kuyruğunun koptuğu kısma gelmek istiyorum.Kız iş yerinden bir çekilişle tatil kazanıyor çok lüks bir mekanda, çocuk ise kız arkadaşına evlenme teklif etmek için aynı mekanı seçiyor.

Kız -tatil için onu kullanan- bir avukatla mekana gelirken çocuk bütün hazırlıkları kontrol etmek için önden geliyor otele, kız arkadaşı ise son anda Amerika’dan gelen bir teklifi kabul ederek onu bırakıp giderken.Bu ikisi bildiğin “kaderin” bir cilvesi olarak bir sonraki sabah aynı yatakta uyanıyorlar.Olayların nasıl gelişip bu hhale geldiğini anlatmak istemiyorum, zira bütün tadı kaçar, görmeniz lazım, o kadar komik ve heyecanlı yanni.Dizi ise biz farkına varmadan esas burada start veriyor aslında; kız hamile kalıyor ve bizimkileri kader ister istemez bir araya getiriyor.Yazının başında da dediğim gibi çok güzel, izlerken muhteşem zevk aldığınız bir dizi.

Kyj78Mv

Sıkldığım yerler tabi ki oldu ama genele baktığımızda o kısımlar bile başım gözüm üstüne.Karakterleri, özellikle erkek karakteri ve o sinir bozan gülüşünü hayatta unutmam, kendini bu kadar sevdiren başka bir erkek karakter bulmak çok zor.Adam sevdiği kadından uzak durmak söz konusuyken bile bizim kıza bunun için sinirlenmedi, ondan sinirini çıkartmaya çalışmadı.Bazı ufak tefek şeyleri var tabi, ama daha biz “aa olmadı ama” demeden o hatasını fark edip çoktan bunu telafi etmişti bile.En çok da onun bu aşk için mücadele etmesine bayıldım, kız ise daha çok aldığı tepkiye göre hareket etti.Adam ise aşkına göre.Zaten duymuş hatta izlemiş bile olabilirsiniz bu diziyi, ama ilk defa karşılaşıyorsanız işte size muhteşem bir komedi, kaçırmayın derim.

Rectify ve ikinci sezonu

tumblr_naphflrLm61stfmqro1_500

Rectify ikinci sezonunu da geride bırakıp gitti geçen günlerde.Sezon finalini Ağustos ayında yapmış olmasına ve benim hemen arkasına izlememe rağmen bugüne kaldı beğenilerimi sunmak.İlk sezonun aksine ikinci sezon on bölüm sürdü ve birazcık da olsa bölüm sayısı açısından tatmin edebildi bizleri.Yalnız benim merak ettiğim çok önemli bir şey var; bu kadar durağan ilerleyen bir dizi nasıl oluyorsa beni sanki aksiyon filmi seyrediyormuşum gibi heyecanlandırabiliyor.Bu on bölümün 7 bölümünü arka arkaya izledim ama zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile.Belki de Daniel’i çok sevdiğim içindir, onun sahnelerine ayrı bir heyecanla bakakaldığım içindir.Veya ne bileyim onun başına neler gelecek “korkusuyla” gözümü ekrandan ayıramadığımdandır.İlk sezon finalinde öeln kızın intikamını almak isteyen abisi ve onun arkadaşları tarafından kızın mezarında ölesiye dövülen Daniel’ı bırakıştık endişe içinde.Ve bu sezonun nerdeyse ilk iki bölümü onun iyileşmesi üzerine kuruldu.

İyileşmenin sdece fiziksel boyutu değil,istek kısmı da ön plana çıkarıldı.Komada olduğu zamanlarda orayı da bir hapishane gibi görüp artık dışarı çıkmak istemeyen Daniel, başta annesi ve kız kardeşini endişelendirdi ama bizler dizinin ilerlemesi adına onun uyanacağını biliyor olmamıza rağmen onlara katılmaktan kendimizi alamadık.Ben bu karakteri seviyorum, suçsuz yere yıllarını o hücrede ölümü bekleyerek geçirdiği için değil -bu da bir etken tabi- ama kişiliğinden dolayı sahiplenmeden duramıyorum onu.Çok ince bir adam, hayatının büyük bir kısmını düşünerek geçirdiği göz önüne alınırsa onun bu hayata “huzur ve sakinlik” içinde bakma telaşını hoşgörüyle karşılamak gerekir.Suçlu mu değil mi, kendisi dahi bunun için sağlam bir ifadeyle konuşamıyor ama o artık ne masumluğuna dair bir haklılık peşine düşmek istiyor ne de ondan çalınan yılların intikamını güdüyor; o sadece yaşamak istiyor bir şekilde o kadar.

tumblr_n65c7eKDaO1stfmqro1_500

Komşu hücre arkadaşının ailesini ziyarete gittiği bir sahne vardı; şu koca dizi içinde izlediğim en gerçekçi ve ayakları yere basan kısım oydu benim gözümde.Evet Daniel’ın kafası karışık olabilir, zaman kavramını ve çevresinde dönen hayatı algılayıp o çizgiye girmekte güçlük çektiği doğru olabilir ama peki ya onun çevresindekiler neden yapay bebeklermiş gibi davranıyorlar.Yıllardır dışarı çıkması için mücadele veren kız kardeşi Amantha, artık onu kurtardıktan sonra hayat amacını şaşırıyor ve Daniel’in iç huzuruna bakmaksızın onu başka mücadelelerin içine atacak kadar bağımlı oluyor bu yaşam biçimine.Annesi onun gözünün önünden ayırmak istememekte haklı olabilir ama -bilmiyorum belki de oyuncudan kaynaklıdır onunla şöyle samimi bir konuşma içine dahi giremiyor.Üvey babası veya üvey erkek kardeşi Ted Jr’dan bahsetmek bile istemiyorum.Yok ya aslında istiyorum, özellikle koca kadroda cımbızla çeker gibi koparıp alabileceğim Ted Jr. benim sinirlerimi fena ayağa kaldırıyor.

Şimdi bana onun için savunma dolu cümleler kurulabilir, haksız da olunmaz.Hatta onu savunmak istesem bende sayabilirim; Daniel onun erkeklik gururuyla oynadı, yok efendim sözde karısı onu Daniel için terk etti, bebeklerini kaybettiler falan filan diye.Ama bütün bunların suçunu Daniel’e yıkmak çok abartı.O pembe balonlu dünyasında yaşayıp, Daniel’in boşalttığı koltuğu onun yerine doldurarak, hem annesine “anne” diyerek, hem adamın babasından kalan dükkanı sanki kendi babasından kalmışcasına rahatlıkla kullanarak, o sessiz sakin karısıyla mutlu mesut yaşarken bir kere bile aklına gelmemişti Daniel.Hatta hapisten çıktığında bu durumdan memnun olmadığını -işler şimdi kötü etkilenecek- sözleriyle maskeleyerek belirtmişliği bile vardır.Şimdiye kadar başına gelen her şey kendi basiretsiz kişiliğinden kaynaklanıyor bence, ve umarım daha kötüleri de gelir başına.(Ayy bende ne kin varmış böyle bu adama karşı, valla yazdım rahatladım.Bir gün sokakta karşıma çıksa yüzüne tükürürüm yeminle 😀 ) Buradan çıkartılacak sonuç benim ağır arabesk kültürünün bir avladı  olduğumdur, Ted Jr. 3. sezonda daha fena ortalığı karıştırdığında neler yazarım onun hakkında kim bilir.

tumblr_n6555v97cZ1stfmqro1_500

Tabi ağzının içiyle konuşan ve ne dediğini çoğu yerde anlamadığım o silik kişilik karısı Tawney, adama düzgün bir cevap vermeyerek onu biraz çıldırtmış da olabilir.Tamam Daniel’cağızımız bu kızı sevebilir ama inanın ben gram yakıştıramıyorum bu ikisini.Bir araya gelseler kibarlıktan bir adım öteye gidemezler sanki.Neyse bunları bir kenara bırakalım ve  geçen sezon sonunda ölecek mi diye endişe ettiğimiz Daniel’i bu sezon sonunda hapse geri dönecek mi diye başka endişelerle olaya bakmaya cdevam edelim.Bu diziyi izleyen herkesin ortak temenisinin de “Daniel’e bir gram huzur” şeklinde olduğuna eminim.Bakalım önümüzde ki sezon bizlere neler gösterecek.