Hodejegerne

2011 yapımı bu Norveç filmini okuduğum güzel bir eleştiri yazısı üzerine seyrettim ve bende belki farklı cümlelerle olacak ama temelde aynı beğeni ifadeleriyle sunmaya çalışacağım.Tür olarak gerilim-aksiyon şemsiyesi altında kendine has bir yer edinen film, türü sevenleri mest edecek, türle ilgisi olmayanlarıysa beğeni içinde bıraktıracak bir hikaye sunuyor.Son dönem, içinde komplo teorileri barındıran,izlerken kim nerde ne yapıyor diye şaşırtan ve garip bir heyecan duygusuna sürükleyen filmler oldukça arttı; ancak sanılmasın şikayet ediyorum, durumdan oldukça memnunum.Kimileri için artan teknolojiyle birlikte 3D sunumlar, havada süzülen aksiyon sahneleri yürekleri ağza getirirken, kimilerini sadece gerilimi hissettiren oyunculuklar tatmin edebiliyor.Her ne kadar taknolojinin etkisi yadsınamaz olsa da, oyunculuk ve hikaye kurgusu bir filmi “film” yapan en büyük etken hala.

Ve “Hodejegerne” bu bahsettiğim özelliklere sahip; sağlam bir oyuncu kadrosu, her sahnede heyecan getiren hikayesi ve başladığı gibi biten temposuyla biz fanilerin beğenisini toplayıp saygıyla bahsettiriyor kendisinden.İlk defa bir Norveç filmini kendi dilinde seyrettim ve filmin ilk dakikalarında sırf aksandan dolayı dikkatimi toplayamadığımı itiraf ediyorum.Fakat orjinal dilde seyretmenin etkisi asla dublajla kıyaslanamaz bile.Hikayesine gelirsek; dışardan bakıldığında işinde başarılı, iyi kazanan, iyi bir evde oturan ve güzel karısına sanat galerisi açacak kadar destekleyici olan ana karakterimiz, daha ilk saniyede en büyük sırrından bahsediyor izleyene; sanat hırsızlığı yapmanın püf noktalarından.Her ne kadar iyi ve saygın bir işi olsa da, daha iyi kazanmak uğruna ve tabi sağladığı adrenalin de göz ardı edilemez, gözüne kestirdiği tabloları kopyalarıyla değiştirip lüks masraflarını karşılıyor.

Bir gün karısının galeride tanıştırdığı bir adamla iş görüşmesi yaparken adamın miras kalan evinde 1940’lı yıllarda çalınan ve şimdi ortaya çıkan milyon dolarlık bir tablonun haberini alıyor ve belki de artık son defa çalmak için harekete geçiyor.Her şey planı dahilinde ilerlerken, tablosunu çaldığı adamın eski bir asker olması, karısının onu bu adamla aldatıyor oluşu ve adamın açık bir şekilde onu öldürmek için peşine düşmesi bir anda hayatını yerle bir ediyor.Bütün kontrol elindeyken, birden büyük oyunun küçük piyonu olarak kaçış öyküsünü başlatıyor.Her şey çözüldü, bütün saflar belirlendi diye düşünen izleyici ise, film boyunca şaşırmaya devam ediyor ki bu filmi benzerlerine rağmen aradan sıyrılıp tavsiye edişimin sebeplerinden biri de budur.Açıkcası bu ve bunun gibi hikayeler artık orjinalliklerini kaybetmeye başlamalarına karşın, filmin en büyük etkeni ana karakterin oyunculuğudur.Olan biteni sadece adamın yüzüne bakarak anlayabilirsiniz, yükselişten düşüşe kadar her şey mimiklerinde saklı.

Bir de kötü karakteri canlandıran Nikolaj Coster-Waldau varlığı ile izleyene süpriz etkisi yaratıyor.Son dönem Game Of Thrones dizisinin esir Lannister’ı olarak daha bir izlenesi kılıyor filmi.Görüldüğü üzere populerite böyle bir şey, her ne kadar inkar etmeye çalışsam da bende sistemin bir kölesiyim neticede,şahısları varlığı filmleri daha değerli veya daha “az” değerli yapabiliyor.Aksiyon deyince İskandinav sineması farklı bir kulvardadır gözümde; her ne kadar genelleme yapmak yalnış olsa da, İskandinav aksiyon sineması için bu kuralı bozmak ve “aferin” diyerek sırtlarını sıvazlamak istiyorum.Kendimi birden büyük otorite olarak gördüm ama bu kadarcık ego biz sinema tutkunlarının olsun artık, sonuçta filmi yaşatan seyredilmesidir.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s