A Clockwork Orange ~ Otomatik Portakal

Otomatik Portakal; kült film dediklerimizden, hani benim şu bir türlü anlayamadığım toplumsal eleştirilerde lafı gediğine koyanlardan.Ama bunu yaparken sinemayı kendi amacı uğrunda hamur gibi yoğurup yeri geldiğinde oldukça rahatsız edici şekillere büründürebiliyorlar.1971 yapımı bir film olmasına karşın bizim evde ancak 2009’da kendine bir yer bulmuştur.İzleyeli baya oldu aslında ama o zamanlar bunun hakkında iki kelime bir şey yazacak kadar da kendime güvenim yoktu; zira film an itibariyle izleyeni ezen geçen cinsten..Ben illaki bir filmi izlemeye başladığımda bitirmeliyim diyenlerden değilim, sarmıyorsa, çok canımı sıkarsa acımadan filmi terk edebilirim.Ve bu film, benim “yumuşak, bembeyaz bulutlar” benzetmeli filmlerimden daha çok “sert ve ıslak zemine düşüş” benzetmesine daha uygun bir yapıda olduğundan beni ne kadar zorladığını tahmin edebilirsiniz..

Taxi Driver içinde pek güzel cümleler kurmamıştım zamanında, kendisini beğeniyle ananlara “her ne kadar renkler ve zevkler muhabbetinde yaklaşsam da” şahsım adına yüzümde ablak bir ifadeyle bakakalmıştım.Bu filmi de çok seven var, ama ben sevmekten ziyade saygı duymakla yetiniyorum o kadar..Alex isimli ana karakter, kendisine ait bir çete kurup sabah akşam yaşadığı şehirde tam anlamıyla “istediğini” yaparak yaşamaktadır.Bu “isteme” olayında, hırsızlık, darp, tecavüz, haneye zorla girme gibi onun için normal olan davranış şekilleri de var.Bir gün çetesiyle anlaşmazlığa düşünce hırsızlık için girdiği evde çete üyeleri tarafından terk edilip polisin eline bırakılıyor..”Kimse bana dokunamaz” diye düşünürken bir anda yıllar boyu hapis cezası alıp kendini bu yaşaması zor ortamda buluyor..

Ama sanmayın ki yaptıklarından dolayı büyük bir pişmanlık içinde olsun, hapiste bile en zevk aldığı şey, kendisini suç işlerken hayal etmek.Bu adamı yaratırken herhalde toplumun en yozlaşmış karakteri “böyle olmalı” diyerek düşünüp harekete geçmiş olmalılar.Filmi de sanmayın ki, öyle olaylar üstün körü geçilip olan biten anlatılıyor.Ortada yapılan bir suç var mı; o zaman bunu bütün açıklığıyla göstermek gerek diyerek çekilmiş bu film.Rahatsız edicilik had safhada yani.Alex, hapishanede “topluma kazandırma projesi” dahilince bir deney sayesinde rehabilite edilerek cezası da affedilip dışarı salıveriliyor..Artık her ne kadar suç işlemek istese de böyle bir eylem içine girdiğinde büyük bir tiksinme duygusuyla kendini öldürmeye kadar uzayan ibretlik süreçlerin içinde ilerliyor hayatı..

Çok şey anlatan bir film aslında; yozlaşan birey mi, devlet mi, yoksa toplum mu diyen bir genelleme zinciri içinde sürüp gidiyor.Suç ve cezaya dair bir baş yapıt sayılabilir; zaten adamlar boşu boşuna Kubrick diye sayıklayıp durmamışlar yıllar boyunca, gerçi haklı bir şekilde hala da sayıklıyorlar ya..Başta her ne kadar filmden pek haz etmediğimi söylesem de –hala söylüyorum- yiğidi öldür hakkını ver diyerek yapılan işi takdir etmeden geçemiyorum.Bu film, geç olsa da izlediklerimiz listesinde yer aldı sonunda..

Reklamlar

9 comments

  1. Otomatik Portakal, benim de filme toz kondurmayanlara zevkler ve renkler şemsiyesi altında saygı duymaya çalıştığım, beni pek etkilememiş filmlerdendir. Toplum ve devlet eleştirilerini fantastik filmler üzerinden çok daha derinden etkilenerek anlıyorum ben, buna karar verdim 😛 Kubrik ile ayrı dünyaların insanlarıyız. 😀

  2. @ ena

    Dostumsun valla; nasıl da anlıyorsun beni, nasıl da ortak bir dilde konuşuyoruz..Her ne kadar sevenlere saygı duymaya çalışıyorum desem de, ben hala bu “beğeni” olayını çözebilmiş değilim.Bu filmi kardeşimin tehditleriyle bitirdim desem daha doğru olur.Kubrik’in asaleti karşısında saygıyla eğiliyoruz ama ona uzaktan selam göndermek bizim için daha uygun..

  3. geçen sene psikoloji kulübünün film gösterimde izlemiştim bu filmi tabi biz daha değişik bir açıdan bakmıştık. Burada mahkumları topluma kazandırma adı altında aslında denek olarak kullanıyorlar ve beyinlerini yıkayarak onlara iyi biri olmaya zorluyordu ama deneyde hatalı olan şey kötü olayları gösterirken klasik bir müzik çalıyo ve kişi farkında olmadan bu müziğede koşullanıyordu ve müziği her duydugunda kötü olaylar aklına gelip çıldırıyordu. Uzun lafın kısası filmde bir deneyde göz ardı edilen bir koşulun etkisi anlatılıyodu tabi bunun yanında dediğiniz gibi toplumsal yönleride var. 🙂

  4. Otomatik Portakal konusunda “beğenmedim” demeye cesaret eden pek olmuyor. 😀 Yerlere göklere sığdıramayan onlarca eleştiri okuduktan sonra, filmi izlemeyi kendime ödev verdim 😛 Filmden sonra bir posta daha eleştirilere , incelemelere göz attım, nedir filmi bu kadar başyapıt yapan diye. Sebeplerini anladım ama aynı hisleri paylaşmıyorum sevenleriyle.

    Pan’ın Labirenti, bana Otomatik Portakal’dan çok daha anlamlı, mesajı daha çarpıcı gelen bir filmdir mesela.

  5. balla bakın kubrik’e laf dedirtmem sinema dahilerindendir kendileri. gerek yönetmenlik gerekse, işleyiş olsun kendilerinin eline su döken pek bulunmaz. bir çok açının, kamera hareketinin, duygunun mucidi kendileridir. ancak onun bu eski filmlerini pek fazla kişinin anlamasını beklememek lazım. çünkü değerlendirme yapmak gerektiğinde bir dönem filmi olarak düşünmeli. bu film yıllarca dünyada yasaklı kalmıştı. bu film yüzünden adama ölüm tehditleri ve suikastler düzenlendi. demek ki filmde bir şeyler varmış. kendisinin yönetmiş olduğu The Shining hala dünyanın en geren filmi olma statüsüne sahiptir. Tabi son dönem sinema izleyicileri bu eskilerle değilde Eyes Wide Shut gibi son baş yapıtı ile daha yakın gelmektedir. elbette kubrik sinemasıni kimse hazedecek diye bir durum yok… ben nasıl Woody Allen filmlerini tüketemiyorsam 🙂

  6. @ kişisel depresyon anları

    Anamm, aynı kardeşim gibi düşünüyorsun arkadaşım.O da laf ettirmiyor, ama ben dururmuyum, hem dayağımı yerim hem konuşurum..Woody Allen’dan bahsedince aslında söylemek istediklerini daha iyi anladım; gnahım kadar sevmem o adamı, hatta bu nasıl bu kadar ünlü bir yönetmen olmuş Yarabbim diyerek ekşi bir suratla bakınırım hala..Ama şunu söyleyeyim Kubrik saygıyı hal ederken, Allen saygınınyanından bile geçemiyor.En azından Kubrik’i yaptığı işten dolayı takdir edebiliyoruz..

  7. @ ena

    Zaten sebeplerini anladığımız için saygı duyuyoruz ama ne güzel belirtmişsin Pan’ın Labirenti bu konuda – en azından bizim açımızdan- aynı etkiyi daha iyi bir şekilde verebiliyor.Burada anlatmak istediğimiz ikisi arasındaki bir kıyaslama değil; aksine bize hitap eden filmlere göre “bizleri” etkilemesi, hayranlıkla baktırması arasındaki fark..Biz filmler konusunda daha yumuşak geçişleri seviyoruz, sertlik alalen istediğini anlatabilir, ama en azından bana kendini sevdiremiyor..

  8. @ 4astrea

    O deneyde, valla ne yalan söyleyeyim nefretle baktığım Alex’e “acımayla” bakmadım desem yalan olur..Adamın insaanlığa dair tek kanıtı o müzik sevgisi olsa gerek, onu deneyle mahvettiler..Etkin güçlerin adalet anlayışına bakışları, iyi ve kötünün kendi içinde yorumlanması derken hoş bir film ama Ena ile aynı görüşte bulunmaktan kendimi alamıyorum hala..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s