Mucize R.J Palacio

12357678_714614018675152_457894548_n

Şu kitabı benden başka herkes okuduktan sonra okumaya başladım ve hakkında söylenen güzel şeylerin hakkını teslim edip etmediğini kendi gözlerimle görüp onayladım.Büyük bir çoğunluk bir kitap için iyi diyorsa ya çok abartılmıştır, yada geçekten iyidir.Ben abartıldığını düşünmüş, muhtemelen beğenmem diyerek daha başlamadan bir önyargı içine sokmuştum kendimi.Ama zevkine ve beğenisine çok güvendiğim blogger’ların bile bu kitap için beğeni cümlelerini daha fazla görmezden gelemedim ve temin edip kendimi okumaya adadım.Sanırım aynı gün içinde bitirdiğim ve bittiğinde mutlu olduğum bir kitap oldu.Sipariş sabah gelmiş, içinde çok merak ettiğim başka kitaplar olmasına rağmen önceliği buna vermiştim.

Auggie adında yüzünde büyük bir şekil anomalisiyle doğmuş bir çocuğun hikayesini anlatıyor kitap.Auggie, doğduğu andan itibaren devamlı ameliyat olmuş, birçok defa kritik durumlarda hastaneye kaldırılmış ve her seferinde hayatta kalmayı başarmış bir çocuk.Kendisini çok seven anne babası, bir de ablası var.Bu üçü onu pamuklara sarmışlar ellerinden geldiği kadar, ve onu hayattaki kötülüklerden korumaya çalışmışlar.Sevginin cisme yönelik değil, sadece varlığın özüne yönelik olduğunu kanıtlayan bir çeşidiyle Auggie bir çok çocuktan daha şanslı büyümüş aslında.Ve bir gün evde eğitim gören Auggie’nin annesi tarafından bir fikir ortaya atılır; “Tatlım, neden 5. sınıfı evde değil, yeni keşfettiğimiz çok güzel bir okulda okumuyorsun”.Auggie için bunun ne kadar büyük bir stres kaynağı olduğunu tahmin edebilirsiniz.

12256681_538635156299635_1261024623_n

Her ne kadar sizi koruyan bir aileniz olsa da, hayatınız boyunca sizi gören insanların size vereceği tepkileri kategorize etmiş bir şekilde büyümüşseniz, onunla aynı yaş grubunda üstelik yeni çocuk olarak zaten parmakla işaret edilecekken, bir de görüntünüz nedeniyle sizi yargılayacak çocukların arasına katılıyor olmak pek de popüler bir fikir olmaz sanırım.Auggie, başta denemek için ailesine söz verdiği bu okul macerasından pek ümitli değildi aslında; ki bu yolda yaşayacaklarını hep birlikte okur olarak takip ettik.Kitap Auggie’nin bakış açısıyla başlıyor ama tamamen anlatımı yazar onun insiyatifine bırakmıyor.Her ne kadar bu çocuğu seviyor olsam da, sadece onun bakış açısı okuru muhtemel bir depresyona sürükleyebilirdi.Anlatım ablası, onun erkek arkadaşı, Auggie’nin okulda edindiği arkadaşları arasında değişip duruyor.Yani yeni bir topluma giren Auggie, bu değişimden ne kadar etkilenmişse, çevresindekiler de bir o kadar etkilenmiş ve buna belki doğru belki de yanlış tepkiler vermişlerdir.

12230894_917817154978220_1746856967_n

Ancak anlatım onların elindeyken biz de okur olarak onların gözlerinden az önce kızdığımız olaylara daha bir sempatik yaklaşırken buluyoruz kendimizi.Bu arada sırada bana olur, bir olayı kimin yanında dinlersem o esnada kim anlatıyorsa hep onu haklı bulur, sonra da kendime kızarım.Sanırım fazla empati içine girmekten kaynaklanıyor, zira bile bile kötülük yapan yoktur, sadece kendine göre davranan ve kendi doğruları olan insanlar vardır.Bu kitap benim için, empatinin gücünü gösteriyor.Auggie, bu şekilde doğduğu için hayata birçoklarının aksine daha geride başlamış olabilir, ama kime göre neye göre.Ya da Auggie, bunun acısını çekerken ailesi, arkadaşları ve ablası bundan nasıl etkilenmiş,bununla nasıl başa çıkabilmişlerdir.İşte kitap tam olarak bunu anlatıyor.

Ama bunu yaparken insanı depresyona sürükleyen ağdalı iç bunaltan bir yazımla değil, aksine 10 yaşına bir çocuğun diliyle, bakış açısıyla sunuyor bizlere.Basit bir anlatım, küçük şeylerden dünyanın mutluluğunu çıkarma yarışı.Çok zevkle okunan bir kitap, rahat kasmayan bir ortam.Çoğu yerde gülümsemekten kendinizi alamıyorsunuz,onun için kendinizi mutlu etmek adına bu kitabı edinin ve okuyun derim.Pişmanlık yaratmıyor…

Kün

kun-a-2C78-D825-E773

Evet, bir başka Sezgin Kaymaz romanıyla daha birlikteyiz.Yavaş yavaş temin edip sindirerek okuduğum için yazmak şimdiye nasip oldu.Sindirip okuma kısmı elimde başka kirtabı kalmadığı için apırdan alma şeklinde oldu.Diğer kitaplarını da temin etmeye çalışıyorum ama biraz pahalı olduğu için her şeyin sırası var diyerek ağırdan alıyorum.

Kün romanını bu yazara kafayı taktığım zaman yaptığım internet araştırmalarında görmüş, övgüleri okumuş ve o zamandan beri ne eksiğim var benim ben de okur yorumlarım diyerek kendime bir gaz vermeler, bir havalara girmeler sormayın gitsin.Kün bol sayfalı ve yazım puntoları küçük seçilmiş bir roman.Yani kocaman kocaman yazılsa ve sayfalar daha ferah tutulsa inanın bir 800 sayfa çıkardı, hatta belki de daha fazlası.zira şu an bile kendisi 479 sayfa.Ben öyle hızlı okuyan biri de değilim, ortalama bir hızda okurum.Olur da sevmediğim bir kitaba denk gelirsem okuma hızım ilkokul seviyesine bile inebilir.

Ancak bu kitabı gece 12’de başlayıp sonraki akşam 10’da bitirerek kendimi bile şaşırttım.Yani insanların okuma hızı kişinin muhteşem özellikleriyle alakalı değil bence, tamamen önüne alıp okuduğu şeyle alakalı.Merak ediyor musun, yav orada ne oluyo, durun bir bende öğreneyim olaya el atayım diyor musunuz okurken, işte bunlar kitabı heyecanlı kılıp okuma hızını arttıran etkenler.Ve ben ne zaman Sezgin Kaymaz okusam heyecandan yerimde duramıyorum.Tabi kitaplarında sıklıkla din, mantık,zaman ve mekan değişikliği gibi şeyleri de kullanıp bizi düşüncelere sevk etmesi işin cabası.Ben bu adamı okuduktan sonra okuduğum şeyden kendi yaşamımdan izler bulmanın zevkini atmaya başladım.

Tabi bahsettiğim bir konuşan köpek olayı değil, ama onlar konuşuyor esasında ve biz duymuyoruz gibi düşünceler vuku bulmaya başlıyor bende.Öyle olunca sokakta bana bakan köpeğin acaba hakkımda ne düşündüğünü merak eder oluyorum,bir hayvanın bakış açısından kötü bir insan mıyım ben, ne yararım var ki çevremdeki mahlukata, boş gezenin boş kalfası gibi hissediyorum kendimi.Ve sonra diyorum ki hayvanlarla alakalı boş bir düşünceye sahip olmaktansa absürd de olsa bu düşünceyi tercih ederim.

İşte bu kitabı okuduktan sonra başıma uşuştu bu düşünceler, bir de Bakele kitabında bir öyküsü vardı camisini temiz tutan imam ve köpek yavruları hakkında.Neyse bu mezvu uzar gider ama Kün kitabında ki konuşan köpek olayı basit bir olay değil,her ne kadar Ankara ağzıyla konuşsa da kitabın en ağır karakteri kendileridir bence.

Daha ilk sayfadan ne menem bir kitap okumaya hazırlandığınızı anlıyorsunuz zaten, mezarlıkta gece vakti mezarından süzülüp çıkan ölünün neden yatması gereken yerde değil, havada süzülüp durduğunu, Ankara’da aynı esnada duyan herkesi camiye namaza davet eden pis işportacının o muhteşem sesini, doğduğu andan itibaren dayak yiyen ve sonra dayak atmayı ustalıkla kotarabilen küçük sarı saçlı çocuğun iç burkan hikayesini, köpeği onunla konuşmaya başladığı için delirdiğini düşünen eski kekeme bugünün TRT spikeri gibi konuşan yaşlı delikanlısını ve küçük bir köyün camisinde hayatı sorgulayan ve bolca tövbe eden imamını.Sizlere kısaca kitabı anlatmış oldum ama sizde benim gibi kitabın sonuna gelene kadar aralarında bağlantı kurup onları bir araya getiren şeyin çevresinde dönüp duracaksınız.

Anlatım, üslup sizi zaten evinizden alıp 50’li yılların Ankara’sına götürüyor; sayfalar sayfaları kovalarken sizde atık bir şeyler olsun kötülerin sonu gelip iyiler kazansın istiyorsunuz.Başta da demiştim zaten, fantastik kurgu severim ama bunu yabancı eserlerde okumaktansa kendi dilim, dinim ve olayların üzeinden yorumlanarak okunmasını daha iç gıdıklayıcı ve “benden” buldum.Sezgin Kaymaz bu konuda benim için parmakla işaret edebileceğim bir yazar, gerçi o kadar geniş bir yazar tanışıklığına da sahip değilim ya neyse.Yine de içinizde bir istek, bu güzelliği ve farklılığı başkaları da keşfetsin ve sevsin istiyorsunuz.Yani olur da bir kitap rafında denk gelirseniz şans verin,vaktinize değdiğini hissedeceksiniz.

Relatos Salvajes

tumblr_nrtfdvpj9l1sufurvo1_1280

Çok harika bir film, özellikle kara komedi seviyorsanız zaten çoktan izlemişsinizdir, yok eğer gözden kaçtıysa mutlaka açın ve seyredin, bu film için gözüm kapalı garanti verebilirim.Zira ben izleken neyle karşılaşacağımı bilmediğim için baya bir şaşkınlık yaşadım ve bununla orantılı baya da zevk aldım.2014 yapımı Arjantin-İspanya ortak ürünü bir film.Ana teması insanın kızgınlık ve cinnet anında insanın neler yapabileceğini gözler önüne sermek.Birbirinden farklı oyuncu kadrosuna sahip 6 öyküden oluşmakta ve ben hala favori öykümü seçemedim, hepsi birbirinden manalı ve güzel.

tumblr_njzuj0TJL91qd3p5ro6_1280

Şu film için ciddi bir alt yapı çalışması yaptıklarını düşünüyorum, çünkü insanların olaylar karşısında verdiği kimi mantıklı çoğu mantıksız kararların nasıl ortaya çıktığı ve bu kararların sonuçlarıyla nasıl baş edebildikleri o kadar başarılı bir şekilde yansıtılmış ki, insanoğlunun başına gelen her şeyin kendi hataları ve davranışlarının bir yansıması olduğu gözler önüne serilmiş.İlk öyküde, Pasternak isimi bir adamın hayatında ona bir şekilde etki eden insanlarla toplu baş edişini seyrediyoruz.Zaten daha o andan itibaren nasıl bir filmin içine giriş yaptığımızı da anlıyoruz.Sanki “Dikkatli olun seyretmekte olduğunuz filmin ciddi sıkıntıları var, bununla baş edebilecekseniz yolunuz açık, yok vazgeçerseniz hayatınızda bol şans” der gibi bir giriş olmuş.Ya da ben abartıyorum, ikisinden birini seçebilirsiniz.

tumblr_nl2drrGEK51qgopjqo4_540

Şimdi bütün öykülerden teker teker bahsedip ortamın neşesini bozabilirim, ama hayır bunu yapmayacağım.Sadece bu filmi izledikten sonra hissettiğim kıskançlık duygusuna biraz değineceğim, o kadar.Neyi kıskandım; sinirlenip hayatlarını zora sokan insanları mahvetmelerini, başarılı olsun yada olmasınlar en azından denemelerini ve hayat öyle değil böyle zora sokulur demelerini.Etki ve tepki dengesini sevdim, bende yapabilmek istedim.Ama biraz düşününce cinnet anı yaşatmayacak kadar yumuşak geçişli bir hayata sahip olduğum için şükrettim.Zira bu filmde anlatılanlar ya tam bir kopma anını yada gereksiz ego savaşını çağrıştırıyor.Yine de izlemesi yazması kadar zevkli bir film, ama kara mizahtan hoşlanıyorsanız, bunun altını çizelim.

tumblr_njzuj0TJL91qd3p5ro2_1280

O kadar yazdık çizdik,elin oğlu da o kadar oyuncu kadrosu bulup çekmiş uğraşmış, sizde bir bakarsınız artık; gerçi bu film benim gibi sakin bünyeli bir insanı bile içten içe kıpırdatıyorsa biraz daha fevri kişiliklerde nasıl bir etki yapar orasını bilemem.O kadar etki tepki dedik ama esasında herkesin aradığı ilahi adalet kısmını da yansıtıyor çoğu öykü, haksızlık üzeine aradan fazla zaman geçmesine gerek kalmadan hemde.Hadi bakalım, hep birlikte çıldırıp bizi çıldırtanları çıldırtalım…

Damien

tumblr_static_bc3g1gkhtlc844w4oc4w08k8g_640_v2

Korku filmlerini hiç sevmem, yada gerilimi bol insanı rahatsız eden yapımları desem daha doğru olacak.Gerçek olmadığını bilsem dahi öyle bir bünyem var ki, geriliyorum kardeşim.Hayal gücüm çocukken iyi çalışmış belli, geceleri aklıma geliyor, gereksiz yere hayatımı zindan ediyorum olur da kazara izlemiş olursam.Tabi bu demek değil ki, belli başlı klasikleri de bilmiyorum.Bildiklerim var, zamanında izleyip rahatsız olduklarım var.The Omen bunlardan bir tanesi, hatta daha sonra yeniden çevrimi yapıldı onu da izledim.Sonra adam oldum, azcık akıl ve olgunluk ihsan etti yüce rabbim “rahatsız oluyorsan izleme” felsefesini benimseyip uzak durmaya başladım böyle ecnebi işi işlerden.Ama bazı etkenler bir araya geldi mi, benim bu felsefem camdan aşağıya atlayıp yerle bir oluyor, bende kendimi gene bu acayip şeyleri izlerken buluyorum. Omen dedik az önce, şimdi bahsedeceğim dizimiz Omen filminde ki Damien şeytani veledinin 30 yaşına gelmiş ve artık bir şeytan dölü olduğunu zorla da olsa kabul ediş kısmını anlatıyor.

Ve asıl itiraf bu diziyi seyretmem için en önemli etken; baylar bayanalar tabi ki Bradley James.Yok efendim Omen’miş, yok kült filmmiş, yok yazarı Walking Dead’in de yazarıymış, hiçbiri umrumda olmadı yeminle.Evet kabul ediyorum çok yüzeyel bir insanım ama buradan bile kişilerin yeni bir yapımı seyretmelerinde cast seçiminin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor.Başka biri oynuyor olsa Damien karakterini hayatta bu diziye bakmazdım, ama tabi sadece bizim Arthur tek başına alıp götüremez bu diziyi.Hikayeyi işlemeleri, diğer oyunculuklar ve kurgu beni her hafta acaba yeni bölüm gelmiş mi diye internetin karanlık dünyasında gezintiye çıkardı.Orjinal filmi seyretmemiş olanlar için, Damien diplomat bir ailenin evlat edindiği, nerden geldiği belli olamayan ve çevresinde daima şeytani şeyler dolanan bir çocuktur.

tumblr_o7lc3rvaSb1vqzvpro1_1280

Herkes bir şekilde onun büyüsüne kapılıp “I love You, Damien” diyerek ya canına kıymakta yada can almaktadır.Önce annesi, sonrada onun şeytan olduğuna ikna olan babası onu öldürmeye çalışırken öldürülünce Damien onu koruyan birtakım güçlerin yardımıyla gençlik yıllarını özel yatılı okullarda geçirmiş, şimdiyse savaş fotoğrafçılığı yaparak hayatını devam ettirmekte.30. yaş gününde savaş alanının ortasında olanı biteni kadrajına sıkıştırırken bir kadın belirir ve ona içindeki şeytanı uyandırmak için bir takım şeyler söyler.Sonrası Damien’in geçmişiyle ve ailesinin başına gelenlerle yüzleşmesi ve herkesin idda ettiği üzere bir Deccal olmadığını kanıtlama çabaları, gerçeklerden kaçması şeklinde ilerler.İlk sezon başladı ve bitti, tam da olması gereken bir şekilde sunuldu bizlere.

tumblr_o7ae6vb4gF1v9t26ho1_500

Karşımızda kim olduğunu kabul eden güçleri karşısında insanları diz çöktüren bir Damien değil, aksine onun Deccal olduğunu düşünenlerin delirmiş olduğunu sanan,büyük bir komplonun ortasında olduğunu düşünen ve sadece normal bir hayat dileyen genç bir adam vardır.Onun bu kabulleniş yolculuğu ilk sezonu içine alan bir süreç; önce çevresinde peşini bırakmayan ölümler, sonra elini bile kıpırdatmadan canını sıkan insanların ya delirmesi yada onun gözü önünde iğrenç bir şekilde ölmeleri Damien’i içinden çıkılması zor buhranlara sürükler.Ne olursa olsun bir türlü kabul etmek istemez varlığının amacını.Bu yolculukta, onun özünü kabullenmesini isteyen fanatik gruplar, ona kafayı takan bir polis dedektifi, arkadaşı olup olmadığı belli olmayan kuşku dolu kişilikler diziyi alıp başka yerlere götürüyor bir anda.

Ve tabi oyunculuklar -özellikle Bradley- diziyi daha da kaliteli yapıyor gözümde.Sezon finalini nefesimi tutarak izledim resmen, hele ki yeni gelişmelerin ışığında nasıl bir 2. sezon bizi bekliyor çok merak ediyorum.Belki biraz daha kalabalık bir oyuncu kadrosu olabilirdi, ama belli olmaz yeni sezonunun bize neler getireceği.Ve yazının başında dediğim o tedirginlik hissini de hiç yaşamadım, demek ki bende azcık -bu bir kurgudur- şuuru oluşmuş.Ne diyelim efendim, benden bu kadar, merak ediyorsanız izleyin derim ben pişman olmadım umarım sizde olmazsınız.

tumblr_o6ztrq0jJ81vqzvpro1_1280

**Şimdi öğrendim dizi iptal edilmiş, ikinci sezonu olmayacakmış, hepsine buradan tükürüyorum, böyle güzel dizileri heba ediyorlar çerezlik dizilere yer açılsın diye.Üzüldüm gerçekten…

Bakele

bakele

Bu sene geçen senelere kıyasla daha fazla kitap okuduğum, okumasam bile bilmiyorum nedendir kitap satın almak için kendimle yarışa girdiğim bir sene oldu.Artık kitapları koyacak yerim kalmadı evde ama bir türlü durduramıyorum kendimi, her dönem takıntılarım olmuştur, bu kitap biriktirme huyu da 30’lı yıllarıma özgü bir şey olsa gerek.Lisedeyken çat pat başladığım dergi okuma serüvenim, üniversite zamanında pik yapmış, dergileri koyacak yer kalmamıştı evde.Annemin atalım kızım birazını tiradı hala devam etmekte olup, ölsem attırmam şeklinde karşılıklarım da aynı kuvvette devam etmekte.O dönem, sinema dergileri başta olmak üzere coğrafya ve tarih dergileri kat kat büyüyerek artmıştı.Şimdi ise kitaplara sardım fena halde, tek pişmanlığım keşke biraz daha erken başlamış olsaydım, herhalde o zaman evde adım ataca yer kalmazdı.

Bütün bu giriş kıvamında konuşmalarım Sezgin Kaymaz’ın son kitabı Bakale hakkında ortam ısıtmak içindi.Bu adamın kitaplarını da, yazım tarzı ve kitabı eline uhulaşmışlar gibi bıraktırmayan kurgularını da çok seviyorum. Bakale, diğer kitaplarının aksine bir roman değil, 34 hikayeden oluşan bir öykü kitabı.Tabi bendeniz bunu bilmeden sırf Sezgin Kaymaz yazmıştır, gerisi teferruattır deyip, ne olduğuna bakmadan satın aldığım için kitabı okurken ilk hikayenin devamını göremeyince biraz şaşırdım ama sonra ikinci hikayeyle olayı kabullenip çoktan gömüldüm okumaya.Yazı puntoları büyük, sayfaya alelacele sığdırılmamış bir boyutta olduğu için sıkılmadan rahat rahat okudum.Ve hatta bu çoğu kitapta başıma gelmez bitmesin diye kıyamadan tane tane okudum nerdeyse.Aksine sevmediğim bir kitap olunca acımam nerdeyse atlayarak koşa koşa okurum bitsin de kurtulayım diye.

tumblr_o6zx2rGxuI1s0u653o1_540

Ben bu denli özenip aheste aheste okurken hemencecik nasıl bitti anlamadım.Bir de nöbetteyken başladım okumaya nöbet bitmeden kitap bitmiş oldu.Diğer yazılarının aksine daha sade, daha basit bir dille yazdığı öyküleri, her biri birbirinden güzel, bir tanesi yok ki olmamış dediğim.Tabi içlerinden çok sevip eğlenip güldüklerim, hatta gözlerimin dolup bir sonraki hikayeye geçmeden sindirmek zorunda kaldıklarım veya okurken üstüme bir ürperti getirenler, ne derseniz deyin çeşit çeşit hikayeler.Şimdi ben bu kitabı yakın çevreme verip zorla okutmak istiyorum, ama ya alıp geri getirmezlerse diye vazgeçiyorum anında.Onun için kendim okuyorum onlara, zira bu öyküler kıyıda köşede kalıp unutulmayı hak etmiyorlar katiyen.Sezgin Kaymaz diyorum başka da bir şey demiyorum arkadaşlar, sağlıcakla kalın.

Kazoku Geemu

The_Family_Game-p2

Japon dizileriyle pek alakam yoktur, bana nedense çok yapay gelen bir halleri var.Uçuk insanlar oldukları için olabilir, ama yine de arada sırada denk geldiğim dizilerini de severek seyretmişimdir.Sadece özellikle izlemeliyim diye aramam, sormam.Bu diziye ise neden başladığımı hatırlamıyorum bile, sadece bir gece vakti öylesine seyretmeye başlayıp, aynı gece içinde bitirdiğimi biliyorum o kadar.2013 yılında yayınlanan 10 bölümlük bir dizi, ve kendini öyle rahat rahatta izlettiren bir şey de değil.

Numata ailesi, küçük oğulları nedensiz bir şekilde okula gitmeyi bırakınca ona internetten özel bir öğretmen tutarlar. Amaçları oğullarının en az abisi kadar başarılı olmasıdır.Bunun için buldukları öğretmen ise, onu tuttuklarına sonradan pişman ettirecek Yoshimoto adınada bir adamdır.Valla daha sahnede ilk göründüğü anda, ben bu adamda bir iş var, ne manyak manyak bakıyor demiştim..Zaten daha ikinci dakikada bakımından sorumlu öğrencisine anne ve babasının yanında okkalı bir tokat atınca az çok rengini belli etmişti.

Kazoku-Game-Ep-07-000

Böyle anlatınca, cani bir öğretmenin çocuğa ve aileye eziyeti şeklinde bir dizi özeti çıkıyor ortaya ama bundan daha fazla derinliğe sahip bir konusu var.Tabi az çok aşağı yukarı da böyle.Bu Yoshimoto kimdir, neden bu aileye bela olmuştur, neden koruması gereken öğrencisinin başına belalar açmaktadır ve asıl önemlisi derdi nedir bu adamın yahu.Valla ben cevapları alana kadar az karın ağrıları yaşamadım, tabi bir Numata ailesinin dramı kadar olamaz benimkisi.

Dizi dram gerilim bence. Ama ağırlıklı olarak dram diyebilirim.Bu öğretmen her ne kadar ortalığı biraz gerse, ve yöntemleri oldukça tartışmaya açık olsa da, asıl başarmak istediği şeyin yanında mantıklı kararlar aldığını da görebiliyoruz.Bir aile veya daha da ötesi bir toplum özeleştirisi sunan bir dizi bu; birlikte yaşayan kan bağları olan ama birbirlerini tanımayan insanların aslında ne kadar maskeyle dolandıklarını ve yalnız olduklarını gösteriyor.En küçük çocukla başlayan çözülme olayı; anne, baba ve nihayetinde büyük oğulla son buluyor.Ve hayatta hiçbir şey için mücadeleye girmeyen bu insanlar Yoshimoto öğretmene inat bir aile olmayı başarabiliyorlar.

Ben çok beğendim ve sevdim, sonuçta her gün bu tarz şeyler izleme imkanımız olamıyor.Kendini bu diziyi kaptıranlar için gayet güzel mesajları var aile olabilmek adına.1982 yılında yayımlanan “Kazoku Gemu” isimli bir romanın uyarlaması, hatta o dönem filmi bile çekilmiş; kendimize not bunu bulup izlemek lazım.bu arada keşke 2. Sezonu olsa dedirtecek cinsten.Denk düşerseniz aklınızda olsun derim…

Hwayi: Gwimuleul samkin ahyi

6f490cd3d4926d7402e00d9fc45a4da6

Güzel Kore filmi buldun mu izleyeceksin; ben bunu bilir bunu söylerim.Özellikle aksiyon içerikliyse hayatta kaçırmamak gerek.Hwayi;Monster Boy benim çok çok sonradan keşfedip heyecanla seyrettiğim ve her bir anından bir o kadar memnun kaldığım çok güzel bir film.Şimdi aksiyon deyince tabi bu filmi ona katlayacak çok film sayılabilir ama bir şekilde sevdim ve sahiplendim işte bu filmi.Uzun zamandır Kore filmi izlemiyordum, bu filmden sonra tekrar gaza gelip bir kaç tane peş peşe deviriverdim, pişman değilim.2013 yılında yayınlanmış, göz dolduran oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkıvermiş.Artık eskisi gibi oyuncuların isimlerini ezbere bilmemekle birlikte, birçok tanıdık sima görmüş olmak güzeldi.

Hwayi, 16 yaşında bir gençtir ve yaşıtlarına nazaran çok enteresan bir aile yapısı vardır.Toplamda 5 tane babası olup, bu babalar organize suç konusunda ülkede isim yapmış, adam öldürmek ve soygun yapmak konusunda uzmanlaşmış bir çetenin elemanlarıdır.Filmin başımda da göreceğiniz üzere Hwayi, çocukken bu çete tarafından fidye karşılığında kaçırılmış ama fidye değişimi esnasında yaşanan olaylardan dolayı ailesine teslim edilmemiş ve bu çete tarafından büyütülmüş.Tabi o çocukluğunun bu evrelerini pek hatırlamıyor, bildiği sadece 5 babası olduğu ve onların işini devralmak adına, devamlı eğitim gördüğüdür.Bu babalar kendi hünerlerini bizim oğlana öğretmek için ellerinden geleni yaparlar ve Hwayi de onları baya iyi bir nişancı, hırsız ve dövüşçü olur.

hwy_028

Tabi o her ne kadar bunları yapabilsede, asıl yapmak istediği herkes gibi okula gidip arkadaş edinmek ve bolca resim yapmak.Masumiyetini henüz kaybetmiş değil, ancak babaları saolsun onu da çok acı bir şekilde yitiriyor.İlk cinayeti için karşısına çıkartılan adamla birlikte film tamamen farklı bir noktaya doğru ilerliyor.Adamın kim olduğunu anlatırsam bütün heyecanı kaçıracağım için bundan sonrası izleyenlerin elinde artık.Sadece Hwayi ve babaları arasında soluk soluğa bir mücadele izlemeye var mısınız diyebilirim o kadar.Her ne kadar bol aksiyonlu bir film olsa da, yinede bence masalsı bir havası vardı.Zira ciddi aksiyonlu bir Kore filmi izliyor olsak, o zaman gerçeklik gibi bir şey er geç yüzümüze çarpılırdı ama bu filmde her şey düşündüğüm şekilde ilerledi.Tahmin edip de yanıldığım bir sahnesi olmadı.Ve iyi niyetli bir izleyici olduğum için olsa gerek,tam dozunda harika bir film ortaya çıkarmış oldular.

Oyuncuların performanslarını ayrı bir beğendim; özellikle çetenin lideri konumunda ki Seok-tae karakteri rolünün hakkını vermiş.Adamın ekrana çıktığı her sahnede çok gerildim,onun o soğuk, “her şey kontrolüm altında” bakışları yok mu, hele Hwayi’nin bu hallerini tipik bir gençlik isyanı olarak yorumlayarak onun yaptıklarına tepkisiz kalışı -çoğu zaman- beni izlerken baya bir gerdi.Bir de ne olursa olsun bu beş babanın ben bir şekilde Hwayi’yi sevdiklerini ve onu sahiplendiklerini düşünüyorum.Aynı şey Hwayi için de geçerli; hal böyle olunca izlediğimiz şeye tam olarak aksiyon değilde, dram vari bir film bile diyebiliriz.Neyse lafı daha fazla uzatmadan, izlememiş olanlara şiddetle önerilir beyler bayanlar…

Death Comes To Pemberley

tumblr_myz8lpqSM51riyr2ao2_500

Bilenler bilir, Gurur ve Önyargı’yı çok severim, hem kitabını hemde ne şekilde olursa olsun film veya dizilerini.Şimdiye kadar bu kitabı kaç defa uyarladılar bilmiyorum, ama tahmin ettiğimizden de fazla olduğuna eminim.Kitabı okurken de en beğendiğim karakterin Mr. Dracy olması kimseleri şaşırtmaz sanırım.Gıcık oluyoruz ama sevmekten de kendimizi alamıyoruz.Ve her şey bitti derken birden diyorlar ki; P.D. James isimi adam Death Comes To Pemberley isimli devam kitabı yazmış, hatta orjinal kitabın yayımlanmasının 200. yılı kutlamaları için bundan da üç bölümlük bir mini dizi çıkarmış BBC.Ben mutlu olmayayım da kim olsun şimdi, hemde konu bizimkilerin evliliğinin ilerleyen yıllarında (6 yıl sonra) gelişen bir konu üzerinden ilerlerken.

Oyuncu seçimini ayrı bir beğendim; ilk başta alışık olduğumuz Darcy ve Elizabeth’i arıyor gözler, hatta ilk etapta biraz yadırgama da söz konusu ama izlemeye devam ettikçe her iki
oyuncunun da bu roller doğru karar olduğunu kabulleniveriyoruz.Özellikle Darcy’i canlandıran Matthew Rhys,Americans’larda benim gönlümü kazanmayı bilmişti.Nedense bir aktörü sevince sonrasında hangi rolde oynarsa oynasın, benim için fark etmiyor, onları da seviyorum.Bu kadar basit bir değerlendirme yetim var işte.Diziye gelecek olursak, dediğim gibi 3 bölümlük tipik bir BBC mini dizi uzunluğunda, sizi heyecandan heyecana sürükleyecek, Gurur ve Önyargı’ya karşı hissettiğiniz özleme çare olacak güzel bir dizi.

tumblr_n9tvbpRJ4w1qavkv1o7_400

Bizimkiler evlenmiş, çocuk sahibi olmuş ve gayet mutlu bir şekilde hayatlarına devam ederlerken, birden geçmişte kaldığını düşündükleri en sevgili akrabaları başlarına öyle bir iş açarlar ki, az kalsın bu mutlu sonla bitirdiğimiz evliliği bitirme noktasına gelirler.Elizabeth malikanelerinde vereceği bir balo için hazırlık içindeyken, en küçük kız kardeşi Lydia ve bizimkilerin ortak hoşnutsuzluk noktası olan sevgili kocası George Wickham onlara haber vermeden yola çıkarlar bu balo için.Evin yakınlarında gece vakti birden bir çığlık, Lydia bağırarak histeri nöbeti geçirmektedir.Sebebi ise aynı arabada onlarla birlikte yolculuk eden Wickham’ın arkadaşı ve eşi arasında yaşanan bir kavgadır.Silah sesi gelir ve arabadan pek de uzak olmayan bir yerde bu arkadaş ölü bulunur.Ve tabi katil zanlısı olarak George Wickham göz altına alınır.

tumblr_myz66fLj8E1r4grm0o2_500

Şimdi ne var bunda diyeceksiniz, bende dedim çünkü.Wickham’ın katil olarak damga yemesi demek o dönemlerde akrabalık bağlarından dolayı Darcy ailesinin adına büyük leke.Ve işte bundan dolayı olay çözülene kadar yaşanan gerginlikler, Darcy ve Elizabeth’in bizleri üzen soğuk atışmaları ve çözülmesi gereken bir cinayet davası derken nasıl geçtiğini anlamadığını bir üç bölüm bekliyor sizleri.Hem hasretini çektiğimiz ikiliyi izliyor, hem de kendimizi bir dedektifçilik oyununun içinde buluyoruz.Her ne kadar Wickham karakterini günahım kadar sevmesem de, onun masum olması için dört gözle izledim diyebilirim.Ayrıca gereksiz bir bilgi daha Wickham’ı canlandıran aktörü de Stoker filminde ki performansından dolayı ayrı bir severim.Daha ne denir bilmem, Gurur ve Önyargı’yı bir şekilde seven herkesin mutlaka izlemesi gereken bir yapım…

And Then There Were None

MipCom WorldScreen Poster P

Agatha Christie‘nin 125. doğum yılı nedeniyle şimdiye kadar en beğenilen romanı kabul edilen “On Küçük Zenci” için BBC mini bir dizi yayınlamış, 2015’in son demlerinde.Bende
tanıtımına denk geldikten sonra merak edip indirdim ve izledim.3 bölümden oluşuyor ve ortalama bir saat süren süresiyle izleyene oldukça heyecanlı ve gerginlik dolu anlar
yaşatıyor.Daha önce kitabını okumamıştım, ama dizide hissettiğim o gerilim dozu okurken daha fazla olacağı için belki de büyük bir zevki de bilerek kaçırmış oldum.Ben aslında gerilim seven bir insan değilim, hatta yeri geldiğinde bilerek kaçınırım kendimi o duyguya kaptırmaktan.Ama bu dizi için o kadar güzel yorumlar okudum ki, izlemeden geçmek hata olurdu.Tabi gecenin karanlık saatlerinde değilde gündüz gözüyle sağımı solumu iyi görebildiğim bir ortamda izlesem daha az gerilirdim, orası kesin.

tumblr_o06dgaIuLB1rnm0m2o4_500

On Küçük Zenci dedim, ama kitabın ismini daha sonra And Then There Were None olarak değiştirmişler, birçok ülkede de bu şekilde biliniyormuş.Bu isimde çok manalı bence, Ve Sonra Kimse Kalmadı…1939 yılında Mr U.N Owen isimli zengin bir adamadan bir şekilde ya çalışmak için olsun yada eğlence amaçlı 10 kişi değişik içeriklerde mektup alırlar.Ve oldukça uzak bir adada yer alan evine davetli olarak katılmak için yollara düşerler.Bu on kişi, daha önce birbirini hiç tanımadığı gibi sosyal olarak da aynı ortamların insanı değillerdir.Adaya ulaştıktan sonra, evin uşak ve hizmetçisiyle karşılaşıp odalarına yerleşir, akşam yemeği için bir araya gelirler.Gayet keyifli geçen bir yemekten sonra, bir anda gramofondan bir ses bu on kişiyi çeşitli kişilerin cinayetinden suçlamaya başlar.Herkes bir şekilde birini öldürmüştür ve şimdi adalet yerini bulacaktır.

tumblr_o070t5LVNf1reqj7yo4_1280

Adaya geldiklerinden itibaren onları davet eden Mr Owen ortada görünmediği gibi, birde bu suçlamalar onları baya germiştir.Ama asıl gerginlik içlerinden birinin bir anda ölmesiyle iyice tırmanmaya başlar.Her geçen gün içlerinden biri korkunç şekillerde öldürülürken, katilin kim olduğunu belirlemek ve sıkışıp kaldıkları adadan kaçamamak onları görmezden geldikleri vicdanlarıyla hesaplaşmaya daha fazla sürükler.Adaya ilk geldikleri gün kaldıkları odada kapının arkasında bir şiir asılıdır.Ve bu şiirde aslında nasıl ölecekleri anlatılmaktadır.Tabi bir de yemek masasının üstünde duran on tane insan şeklinde figürün her bir cinayetle sayısının azalması da iyice sinirlerini geren bir gizem olur.Onları öldüren kişi, ya adada saklanıp hepsini teker teker avlamaktadır, ya da içlerinden birisidir.Valla izlerken ben baya bir gerildim, özellikle final bölümünde hissettirdiği o heyecan yapılan işin kalitesini iyice zımbalamak gibiydi.Her bölüm kendi içinde kaliteli, oyuncu seçimi çok güzel ve yerinde olmuş.Ve ellerinde böylesine kaliteli bir kitap varken zaten ortalamanın altında bir dizi beklemek söz konusu olamazdı.

tumblr_o01oukKlRw1r6ff2zo1_500

Mümkün mertebe işin heyecanını kaçırmadan anlatmaya çalıştım, ama birazcık gizem,bolca gerilim ve heyecan seveler için kaçırılmaması gereken bir yapım olmuş.Bu arada dizide doktoru canlandıran aktör ilk göründüğü andan itibaren bana o kadar tanıdık geldi ki, sonradan kim olduğunu anlayınca baya bir sevindim.Jane Eyre uyarlaması dizide Mr Rochester’ı canlandıran Toby Stephens çıktı kendileri.Benim için güzel bir süpriz oldu.Bu yazıyı şu meşhur şiirle kapatmak istiyorum, şimdiden seyretmek isteyenlere iyi seyirler, seyredenler ise zaten benimle bir düşüncede olacaktır, harikaydı…

On küçük zenci yemeğe gitti,
Birisi kendisini boğdu ve kaldı dokuz.
Dokuz küçük zenci çok geç kalktı,
Biri uyuyakaldı, kaldı sekiz.
Sekiz küçük zenci Devon’da geziye çıktı,
Biri kayboldu, kaldı yedi.
Yedi küçük zenci odun kırdı,
Biri kendisini kesti, kaldı altı.
Altı küçük zenci kovanla oynadı,
Bir balarısı, içlerinden birini soktu, kaldı beş.
Beş küçük zenci mahkemeye gitti,
Biri idam cezası aldı, kaldı dört.
Dört küçük zenci denize gitti,
Birini balık yuttu, kaldı üç.
Üç küçük zenci hayvanat bahçesine gitti,
Birine ayı sarıldı, kaldı iki.
İki küçük zenci güneş altında oturdu,
Biri güneşte kızardı, kaldı bir.
Bir küçük Kızılderili tek başına kaldı.
Gidip kendisini astı ve hiçbiri kalmadı.

Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir

0401 UZUNHARMANconv.indd

Ve bir Sezgin Kaymaz kitabıyla daha baş başayız; Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir.İlk yayınlanma tarihi 97 yılında olup, bundan 18 sene sonra benim elime geçen bir kitap, yinede bir çok esere göre erken okumuşum ben bunu.Aynı gün içerisinde Kocaeli’de başlayıp akşama Eskişehir’de bitirmiş, bana otobüs ve tren yolculuğunda yoldaş olmuş bir kitap.Bittikten sonra kendimi bir kitapçıya atıp yeni bir Sezgin Kaymaz kitabı almamak için hiç bir sebebim yoktu, ama maalesef ortada bir kitapçıda yoktu.Yazarın diğer kitaplarına göre biraz daha acemi olduğu dönemlerden olduğunu okumuştum bir yerde, doğrudur.Şu an aynı konuyla yazacak olsa daha ürpertici ve felsefi bir şeyler ortaya çıkabilir.

Musa adlı karakterimiz, Uzunharmanlar’da bir bekar evi kiralar.Eczacılık mezunu olup, ne bu işi yapmak istemektedir ne de zengin ailesinin kendisine sağladığı rahatlık için uyuşup yaşamak.O sadece tek başına, kafasını dinleyip kimse onu rahatsız etmeden kitaplarını okumak ve de mümkünse bir oturuşta bir çaydanlık çayı içip huzura kavuşmanın hayalindedir.Bunu gerçekleştirmek için geldiği kaçış noktası Uzunharmanlar olur.Kendi kafasına göre küçük bir ev kiralar ve herşey bundan sonra başlar.Kapalı perdelerinin ardında onu 7/24 gözetleyen komşularının getirdiği rahatsızlık, evinde duyduğu sesler yanında hiçbir şeydir.Sanki birisyle aynı evde yaşıyordur ama ortada görünen kimse yoktur.Kendiliğinden açılıp kapanan ışıklar, kitaplarının yer değiştirmesi, onu hazır bekleyen yemekler ve asla hayır diyemeyeceği tam kıvamında çaydanlık.

Gerçek olmasına imkan bulamadığı düşünceler kafasını karıştırıp içini korkuturken, bu işin peşini bırakmayıp, kimsenin uzun vade yaşayamadığı bu evde neler olduğunun peşine düşecektir.Bunu yaparken de mahalle sakinleri ile oldukça kafa karıştırıcı ve kendini şüpheye düşürecek tartışmaların içinde bulacaktır.Bu adam bunu yapmayı seviyor, kitaplarında ister istemez okuduğunuz satırlar varlık ve yokluk arasında kavgalardan oluşuyor.Ve aynen okurken hissettiğiniz kafa karışıklığını aynı empatik yaklaşımla ana karaktere de yediriyor; Musa’da olduğu gibi.Bir ara Musa uçtu koptu, yazık oldu çocuğa dediğim noktalara bile geldik.

Böyle anlatınca sanki perili ev hikayesi gibi durabilir, ama bunun çok daha ötesinde bir kitap bu.Sonuna geldiğinizde yaşadığınız şaşkınlık “yok daha neler” tarzında değil ama yine de şimdiye kadar verilmiş ipuçları tahmin şıkkını da tam olarak doğru işaretlettirmiyor size.Bir kere etkileyici ve kendini bir oturuşta okutacak bir kitap, belki Bir Geber Anne kadar olmaz benim gözümde ama Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir olmak her zaman keyif verici bir deneyim olacaktır.

Geber Anne!..

130319122648

Sadece ismi ilgimi çektiği için sipariş verip aldığım, eve gelince yaklaşık 5 ay yüzüne dahi bakmadığım ama bir gece vakti öylesine başlayıp bütün gece okuyarak bitirdiğim bir kitaptır “Geber Anne”.Ne kadar enteresan bir isim seçimi değil mi, özellikle annelerin yanında kapağını gere gere açıp okunmaması gerekir, ama size söz veriyorum ismi kadar kızgınlık uyandıracak bir konusu yok aksine o kadar naif ki elinizden düşürmek istemeyeceksiniz.Sezgin Kaymaz ismi bu kitaptan sonra zihinlerinizden çıkmayacak.Valla bende öyle bir yazıyorum ki sanırsın yazar kankam, onu övüyorum prim yapsın diye.Bakın buraya yazıyorum yeminle bir tanışıklığımız yok, ama sadece bir kitabıyla dünyasını bize açıp,dünyamıza rahatlıkla girebildiği için, yıllardır tanıdığım insanlardan bile daha yakın oldu bize.Bir defa sadece yazdıklarına istinaden diyebilirim ki, çok enteresan bir adam bence çünkü bu hayal gücü başka türlü ifade edilemez.Örneklerini pek de sık görmediğimiz türk fantastik roman yazarlarından birisi, ve evet şu an kitaplarını deli gibi okuyorum.

Geber Anne, ilk 20 sayfasında ağır ağır giden ama geri kalan kısmında sizi alıp uçuracak bir kitap.Tayfun adlı bir gencin ve annesi Melek hanımın hikayesi ile başlayıp melek yüzlü diye tasvir edilen Kerem’i de içine alarak zaman ve mekanı,gerçek ve rüyaları birbirine hamur yapıp okuyanın beyninde kısa devre yaparak biten bir öyküyü anlatıyor bu kitap.Tayfun 17 yaşına gireceği gün, eve erken gelme gafletini gösterir ve şahit olmaktansa ölmeyi tercih edeceği bir görüntüyle karşılaşır.Annesinin üstü darma dağınık, yatağa bağlı ipler ve dolaba saklanmaya çalışan bir adamın eli.Ve o esnada annesine Geber” diye bağırarak evi terk eder, annesi ise onu dinleyerek akşamına intihar eder.Bundan sonrası hayata ve özellikle kadınlara nefretle bakan, herkesi yakıp yıkan bir Tayfun, yıkılmış bir aile hayatı, annesinin öldüğü gece doğmuş herkesin gördüğü anda ayaklarına kapanacak kadar güzel ve etkileyici bulduğu masum Kerem ve rüyalar, ve gerçekler…

Fantastik bir roman olduğunu söylemiştim, o yüzden okurken hazırlıklı olun.17 yıl geçer aradan ve Kerem ile Tayfun’un hikayesi başlar bundan sonra.Kerem karakterini sevmemek elde değil, çok masum ama bir o kadar da kendinden emin ve bilmiş bir çocuk.Düşünerek çözemeyeceği şey yok gibi, hayatta hazır bilgiyi kabul etmediği gibi insanların aklını karıştıracak kadar da meraklı ve ağır cümlelerin de sahibi.Ona göre zaman algısı veya gerçeklik tartışılabilir şeyler.Hele hele rüyaların ne olduğuna dair sunduğu bakış açısı benim zihnimi hala yakıyor.Kimdir bu Kerem, nerden çıkmıştır ve neden Melek Hanım’ın gömülceği mezarın içinde yeni doğmuş bir halde bulunmuştur.Neden onu bir gören bir daha ondan ayrılmamak için çevresinde gezinmektedir.Annesinin ihaneti ve intiharından sonra hayatta hiç kimseye güvenmeden yaşayan Tayfun neden onu görünce hemen sevmiş ve kabullenmiştir.

Bu öyle bir kitap ki, içinde ölüler ve yaşayanlar,varlık ve yokluk,zaman çizgisi birbirine girmiş olsun ve bunu da okuyanın heyecanını ayakta tutacak şekilde bir ihanet ve peşinden gelen intiharın içine yedirmiş olsun.Kimdir Melek Hanım’ın saklamaya çalıştığı o adam, neden öldürmüştür kendini, neden Kerem içinde yer yer yükselen o sesten bu kadar çok korkmaktadır.Valla ben bu arada nerdeyse kitabı anlatmış kadar oldum ama inanın bu yazdıklarım kitabın içeriği yanında cılız birer gölge gibi kalır.Kitapta iki tane adam var, Kerem’in büyüdüğü yetiştirme yurtlarında müdürlük yapmış ve onu sadece son bir defa daha görmek için peşine düşmüş iki fani.Kendimi bu kitapta sıkça onların yerine koydum, hatta çoğu yerde onlar gibi tövbe getirip “ben ne okuyorum ya” dedim.Beynimin Sezgin Kaymaz tarzına adapte olabilmesi için biraz itiş gücü lazımdı, aldım gazı uçuyorum şu an.Bundan sonrada Uzun Harmanlarda Davetsiz bir Misafir kitabını okudum, baktım ben olmuşum, tarz oturmuş kafamda, sırada Zindankale var, hadi hayırlısı..

Ne diyelim, şiddetle tavsiye edilir tabi ki…

Childhood’s End

öm

Bilim kurgu izlemeyi severim, hatta günümüz yapımlarının bazılarını biz küçükken seyretseydik şu an benim için kült olmuş birçok dizi, film veya kitap olurdu.Childhood’s End ise işte tam bu kategoriye giriyor; kimilerinin çocukluğuna heyecan katmış ve nihayet uzun yıllar sonra kitap sayfalarından çıkıp ekranlarda seyredilme imkanı bulunmuş.Kitabı okuyarak büyüyenler için ne kadar çok eleştirilecek kısım olursa olsun -kendim yaptığım için diyorum- sonunda gözü kapalı diziyi kabul edip sevmekten başka çareniz kalmıyor.Ama benim gibi böyle bir kitabın varlığından ilk defa haberdar olan birisi izlerken sadece gördüklerine ve aynı esnada hissettiklerine göre yorum yapar.Şu uzun uzun yazdığım satırların kısaca anlatmak istediği; ne gördüysem odur gerisi boştur.

Dün gece bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izlediğim Childhood’s End için dizi bittikten sonra bir araştırma yaptım; kim ne demiş nasıl bulmuşlar.Ve bir tane olumsuz eleştiri bulamadım.Hal böyle olunca üstümde ki “ben fazla beğenmedim” diyebilme baskısını varın siz düşünün.Konu çok güzel başlıyor hatta ilk bölüm çok heyecanlı bir ivmeyle tırmanıyor,tırmanıyor derken ikinci bölümde sanki tamamen başka bir şeye dönüşürken buluyorsunuz diziyi.Aldım başımı gittim yine, önce biraz konusundan bahsedip eleştiri kısmına geçmek güzel bir kompozisyonun ilk şartıdır; ben yine giriş kısmının yapmadan sonuca ulaştım, gelişme kısmına da selam olsun buradan.

tumblr_nzdjsrKesW1v1tbsao2_1280

Şimdi efendim dizimiz 2015 yapımı 3 bölümlük bir mini dizi.Her bölüm yaklaşık 80 dakikadan oluştuğu için peş peşe 3 film izliyormuş gibi hissettirebilir.Aynı isimli kitaptan uyarlanmış, kitap ise ilk olarak 1953 yılında ortaya çıkmış, yazarı ise Arthur C.Clarke isimli bir İngiliz.O zamandan beri peşine bir sürü hayran takmış, nesiller deyim yerindeyse bu kitapla büyümüş.Yaklaşık yarım yüzyıllık bir ağrlığı olan bu kitabın yayımlandığı yıllarda zamanını aşan bir kitap olduğu da ortada.

Uzaylı istilasını anlatıyor en kısa özetiyle.Zaten son yıllarda dünyamıza bir şekilde ulaşıp da bizim gibi işe yaramaz fanileri istila etmeyen uzaylı da kalmamıştı artık.Böyle deyince kendimi Fox Mulder gibi hissettim; “The Truth is out there” .Hatta bir nesili büyüten Roswell olayından sonra -benim için dizisi- böyle paranoyalara girmemek baya bir irade gerektiriyor.Geçenlerde bir dergide okumuştum, ciddi ciddi emeğini ve yıllarını uzaylı aramaya vermiş inanlar varmış; gerçi bizim milletten çıkmaz öyle şeyler, bahsini ettiğim ulus tabi ki Amerikan ahalisi.Adamlar seviyorlar dünya dışı varlık düşüncesini, ben ise içime dönüp baktığımda varlıklarına dair neden olmasın ki diyorum, ama ömrüm yettiği sürece onları görebileceğimi de düşünmüyorum.Açıkçası bilinmeyene karşı hissedilen korkunun desibeli bende bir ton daha arttığı için endişeden ölmemek adına onların varlığını bilmemeyi tercih ederim, bu iş cesurların işi, benim değil.

tumblr_nz66vac8zO1uxt93vo1_1280

Dünyada kimi şehirlerin üzerine kocaman uzay gemileri yerleşir günün birinde, insanlığın kullandığı bütün uçmaya dair araçlar da aynı esnada ağır ağır yere indirilir.Tam neler oluyor diye bir panik havası ortaya çıkacakken insanlar birden yıllar önce ölmüş sevdiklerini karşılarında görmeye başlarlar, görüntü ve ses onlara ait olmasına rağmen söyledikleri sözler bu uzaylı ahalisinin insan ırkına mesajıdır; ” Barış ve adalet sağlamak için geldik, bizden korkmanıza gerek yok, artık ne savaş ne de açlık olacak, refah içinde bir yaşam sizi bekliyor”.Ne güzel bir düşünce değil mi,dizide buna insanlar iki şekilde tepki veriyor; ya mutlak bir kabullenme yada bizi kandırıyorlar diyerek baş kaldırma.İzlerken ister istemez sizde empati kurup bir taraf seçiyorsunuz; ben refah kısmını tercih ederdim,yeteri kadar sorgulamadan sonra çıkacak en uygun sonuç bu olurdu benim için.Ve dediklerini de yapıyorlar, savaşlar sona erip haksızlıklar son bulunca tam anlamıyla ütopya dedikleri altın çağ başlıyor insan ırkı için.

Tabi her şey bu kadar basit olamaz, dizi işte bundan sonra uzaylıların oldukça nazik bir şekilde insan ırkını yok edip dünyayı yerle bir etmesini anlatıyor.İlk bölüm onların gelişi ve bu altın çağa ulaşılması, ikinci bölüm overlord dediklerini efendi uzaylının kendini göstermesiyle daha mistik ve dini konuların tartışılması ve son bölüm ise kabullenişmiş kayıpların verilmesiyle dizi son buluyor.Heyecanı yer yer artıp azalıyor ama benim için ilk bölüm en güzeliydi, daha sonrasında izlerken sıkıldığım yerlerde oldu, hatta gereksiz uzatılan kısımlar vardı bence.Overlord’un seçtiği mavi yakalı peygamberin ölen eşiyle alakalı otel odası kısmını sil at,hatta bana seçilen bu adamın neden illa bir Amerikalı olduğu izahını da ver; tabi bu adamın beyaz, mavi gözlü, sarı saçlı oluşunu da açıkla, ben de bu dizi bir muhteşem dostum diyeyim.Tabi haklı olarak diziyi yapan USA olduğu için başrolde de onlardan biri olacak ama yinede zihinleri yakacak genişlikte bir hayal gücüne verilecek cevap standart kalıplı oyuncu seçimi olmamalı.

tumblr_nzt0f5fvPz1sgf8qno9_1280

Tatilde rüya gibi yaşamlar süren insan ırkının çocuklarını gözü yaşlı uğurlaması da bana pek dokunmadı,daha çarpıcı bir sahne olabilirdi orası.Ve insanlığın tabiatında yer alan kızgınlık hissi yoktu bu dizide.Ya da ne bileyim çaresizlik duygusu rahat yaşam düşüncesi içinde yutulup yok olmuş da,uyuşmuşluk hali dizinin tamamına yayılmış gibiydi.Ben bir izleyen olarak kızacak birilerini ararken Overlord’ları bile sempatik gösterip onların da emir kulu olduğu düşüncesinin altını çizmek diziyi gözümde yapay bir hale sokmak için yeterliydi.

Tamam bu bir bilim kurgu ve tabi ki insan draması izleyecek değildik ama, yinede insanın var olduğu yerde duyguların ve hele böyle bir ortamda çaresizliğin de vurgusu yapılmalıydı.Sadece eski ve yeni eşi arasında kalmış bir adamla değil, yada ailesini kaybetme korkusu yaşayan bir baba ile de.Gerçi bu dizide o sıkışmışlık duygusunu veren tek karakterde o babaydı, hakkını yemeyeyim.Eğer bir bilim kurgu izleyene bu gibi teferruatları unutturmak istiyorsa olayı o kadar heyecanlı bir hale getirmeli ki izleyen sıkıldığı noktalarda böyle düşüncelere dalacak kadar kendini izlediği şeyin dışına çekip ahkam kesecek noktalara gelmemeli.

tumblr_nzt0f5fvPz1sgf8qno2_1280

En başta sonuç kısmını vermiştim aslında, kitabı bilip onunla büyüyenler için güzel bir dizi ama benim gibi sadece gördüklerine göre konuşan birisi için ortalama.Yinede 3 bölüme sığdırılmış haliyle ne demek istediğini anlatabilmiş, bilimkurgu sevenlerin kaçırmaması gereken bir yapım.Kim bilir belki sizler daha çok seversiniz, ne de olsa hiç eskimeyecek bir konuya sahip; uzaylı istilası…

Chappie

chappie

Bilim kurgu seven bir insan olarak asla hayır diyemeyeceğim temalar vardır; ki bunların başında insanlığı etkisi altına almış robotlar ilk sırada gelir.Bende bu etkinin oluşmasında en güçlü etken tabi ki çocukluğumuzun dahiyene filmleri olan Terminatör serisidir.Şimdi ne kadar çok devam filmi çekilirse çekilsin hiç biri ilk filmin tadını veremez.İnsanoğlunun kendi elleriyle hakimiyeti kendi yarattıkları makinalara kaptırmaları, ve sonra geri almak için yaptıkları o mücadele her zaman cezb edici etkisini koruyor benim gözümde.Tabi onlar böyle filmler yapmaya devam ettikçe bende izlemeye devam ediyorum.Chappie, hakimiyeti ele geiren kötü robot filmi değil, aksine hakimiyeti kötü niyetli insanların eline geçen masum bir robotun filmi.

Yönetmeni District 9 filmini çektiğinde benim için kendine bundan sonra yapacağı her film için iyi bir referans ortaya çıkarmıştı zaten.Bu adamın düşük bütçelerle ortaya koyduğu bilimkurgu tadını kimse kolay kolay veremez.Chappie, gelecek yıllarda polis teşkilatının baş edemediği suç oranının artışından dolayı polislere destek olarak başlayan ama daha sonra neredeyse bütün bir polis teşkilatı olan robotların var olduğu bir zamanda geçiyor.Bu robot polislerin yazılımı, onları üreten firma tarafından yapılıyor, istek üzerine firma robotları programlayıp göreve hazır hale getiriyor.Firmada başarılı bir yazılım uzmanı olan Deon ise programlanmış robotlardan bir adım ilerisini hayal ederek, yapay zeka üzerinde gizlice çalışmalar sürdürüyor.Bu fikrini kurum yöneticisine açtığında ise, tabi ki red cevabı alıyor.

tumblr_nr3a09GE8W1sh1iwto1_1280

Ama o vazgeçmiyor ve görevler esnasında devamlı -bir şekilde- bozulan ve artık hurdaya çıkması kararı alınan bir robot polisi kaçırarak yollara düşüyor.Ancak onun bilimsellikle dolu bu kaçış öyküsü kısa sürüyor ve bir çetenin eline düşüyor.Çete ondan bu robotu tekrar programlayıp onlar adına çalışır hale getirmesini istiyor ve bizimki de onlara çaktırmadan üzerinde çalıştığı yapay zeka programını robota yüklüyor.Ve Chappie adını verdikleri bu robot gözlerini açtığında hepsi karşılarında azılı bir suç çetesi üyesini değil de, aksine tam bir çocuk buluyorlar.Evet o artık kendi başına düşünüp kararlar alabilir, ama bu onun hayata yeni gelmiş olduğu gerçeğini değiştirmez, daha öğrenmesi gereken çok şey var, bunların başında da konuşmak geliyor.

tumblr_nrhoj0LPsT1rtzky9o1_1280

Her çocuk gibi o da çevresinde gördüğü çete üyelerini kendi ailesi sanıyor ve kendine bir adet anne ve baba ediniyor.Çete lideri bu durumu kolay kolay hazmedemiyor ama kız arkadaşı Chappie’ye tam bir annelik duygusuyla yaklaşıyor.Chappie’nin artık bu ailede, aile işini öğrenmesi gerektiği gibi bu kötü ve acımasız dünyada hayatta kalma becerisini de kazanması gerek.Tam bir robot yığını gibi görünmesine karşın o 6-7 yaşlarında bir çocuk gibi, annesini korumak için her şeyi yapmaya hazır.En başta dedim, bilim kurgunun en sevdiğim kısmını işliyor olabilirler, ama içine insanın içini ısıtacak dramı da eklemeyi unutmamışlar.Ve karşınıza Chappie gibi bir harika çıkmış..

Fear The Walking Dead

I know if we asked them, they’d let us come with them. These are good people. Good people are the first ones to die.

tumblr_numyciBY7h1u8jps8o2_500

Benim gibi ciddi bir Walking Dead izleyicisi için dizinin yayınlanmadığı bu dönemde ilaç gibi ortaya çıkan Fear The Walking Dead hakkında konuşmanın zamanı geldi.Yaklaşık 3 hafta önce yayınlanmaya başlayan dizi ilk sezonunu 6 bölüm olarak duyurdu ama şimdiden ikinci sezon için onay verildiği ve 15 bölüm olacağı resmi olarak açıklanmış.Tabi bunda dizinin baya ilgi görmesi büyük etken ama bence en önemli faktör şimdilik zaman dilimi farkından dolayı bağlantıları bulunmasa da Walking Dead’in getirdiği başarı olduğunu düşünüyorum.Zira arkasında böylesi bir dizi olmadan yayınlanmaya başlasaydı bu kadar ilgi taoplayamazdı ilk etapta.Hepimiz için iyi bir referans noktasıyla ortaya çıktı, gözüm kapalı ilk bölümün üstüne atladım nerdeyse.

tumblr_numy92L15n1u8jps8o3_500

Walkin Dead’in yeni sezonuna çok az bir zaman kalmışken – bence hala uzun bir zaman- bu diziyle haftalık gerginlik kotamızı doldurur hale geldik.Dizi virüs yayılıp insanları etkilemeye başladığı ilk zamanları anlatıyor.İnsanların bunu nasıl öğrendiği, nasıl tepki verdikleri ve de ortaya çıkacak kaos ortamında bununla nasıl baş edecekleri anlatılıyor.Henüz daha 3 bölüm yayınlandı ama izleyen herkes ana fikri almış oldu.Şu an için havada bir tedirginlik var, acaba kafayı mı sıyırdım, halusülasyon mu görüyorum diyen karakterler, olayı kabullenemeyip hala iyimser düşünenlerle daha ilk bakışta bütün bu kıyamet havasını sezenler diziye insan psikolojisinden çeşitler sunuyor.

Tabi en favori karakterim havadaki bu kaosu koklayıp eline silahını alarak tehdit gördükleri bu “virüslü” insanları ortadan kaldırmaya başlayanlar.Daha bir elin parmağını geçmiş değiller, hatta sinirimi bozan oldukça fazla karakterde var -başrol oyuncuları dahil- ama iki dizi arasında ki bu keskin farkı kavrayıp öyle izlemem lazım bellki ki.Walking Dead tam bir aksiyon dizisiyken – öldürmezsen ölürsün mantığı her bir kareye ve karara sinmiş-, Fear the Walking Dead daha olayı kavrama ve harekete geçme arasında kalan bir dizi.Daha pasif, daha ortamı koklayan kareler var.Ancak yine de tipik bir Türk insanından daha soğuk kanlı tepkiler verdikleri de ortada.Yahu adam senin evine dalmış, köpeği çiğneyip yiyor, sonra kalkmış sana dişlerini geçirmeye çalışıyor sen bir çığlık bile atmıyorsun.Herkeste sanki senaryo ellerine verilmiş gibi bir kabulleniş havası var.Ne ara bu kadar öngörülü oldunuz.

tumblr_numylkK2Xc1u8jps8o1_500

Ben kocaman bir çığlık sonrası birde sinir krizi geçirirdim o arada, tabi bütün sülalemle birlikte.Anlıyorum bu adı üstünde soğuk kanlı olunacak bir dizi ama ilk tepkiler diyoruz lütfen.Yine de birni çok seviyorum diye öbür diziyi gömüyormuş gibi olmayayım, kim biir gün gelir burada en sevdiğim dizi budur gibi kelimelerle karşınıza da çıkabilirim, sonuçta yaşanmamış bir şey değil bu.Konuşmak için erken, bakalım geri kalan üç bölümde neler göreceğiz, bu arada birileri ölse fena olmaz.Komşunun ölmesini izlemek ayrı bir olay, yakınının ölmesi daha ayrı.Ben çoktan birini seçtim bile, pek ihtimal vermesem de başrol kadının sevgilisi adamı gözden çıkardım şimdiden.

What We Do in the Shadows

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o8_540

Bu filmi izlemeye başlamadan önce sağdan soldan duyduklarımla az buçuk heyecanlanmış, filmle ilk temasımda mutlu bir şekilde izlemeye başlamıştım.Film bittiğinde ise herkese tavsiye etmeliyim diyerek kendime yeniden ulvi bir görev yükledim ve işte buradayım.Vampir temalı yapımları takip etmeyi yıllar önce bıraktım, ne de olsa ergen gençliğimin büyük bir kısmını onlar doldurdu.Artık dolma noktasına gelmiş olmalıyım ki, pek de aradığım ve peşine düştüğüm bir konu olmaktan çıktı benim için.Ve beni bu filmi izlemeye iten faktörün esas can alıcı noktası, absürd komedi olmasıydı, ve tabi bir Avrupa yapımı olması.Yeni Zellanda’dan çıkmış bu film, İmdb’de kendine baya yüksek bir puanla yer edinmiş, haklıdır ve tabi bence hala da hakkı verilmemiştir.

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o7_540

Yüzyıllardır bir arada olan dört vampirin sakin bir mahallede tuttukları evde nasıl bir hayat sürdüklerini, esasında vampirlerin nasıl yaşayıp günlerini geçirdiklerini anlatan bir belgesel diyelim kısaca.Hayatlarını tehlikeye atma pahasına da olsa bu belgeseli çeken kameraman ekibe,bu birbirinden farklı yüzyıllarda doğmuş, deyim yerindeyse aralarında kuşak farkı olan vampirlerin ev arkadaşlığını, beslenme alışkanlıklarını, insanlarla ve de ezeli düşmanları kurt adamlarla olan ilişkilerini araştırmak için işe koyulmuş vaziyetteler.Yani vampirlerimiz film esnasında bolca ekrana dönüp biz fani izleyenelere yaşamları hakkında şimdiye kadar gizemini koruyan bir çok sırrı anlatabiliyor her an.Nasıl vampir olduklarından başlayarak, aralarına “kazayla” vampir yaptıkları yeni ekip arkadaşlarını da alarak bizlere eğlenceli anlar yaşatıyorlar.

tumblr_nt51zowrFO1rv91n5o6_540

Bir kere çok keyifli bir film, devamlı gülüyorsunuz, arada anlayabildiğiniz ince espriler ise sizi filme daha da yaklaşr.Üzünütü anlarda var ama eğlencesinden hiç bir şey kaybetmiyor.Buradan sonrası spoiler olacak ona göre okumaya devam; filmde beslenirken -yani insan kanı içerken- yerler kirlenmesin diye önden yerlere gazete seren vampirlerimiz var daha ne olsun.Bir de onu yememek için kendileriyle savaştıkları çok sevdikleri yeni insan arkadaşları Stu.Valla yok böyle bir şey, birde kıpkırmızı tombul yanaklarıyla ortada gezip bizimkilere googleda arama yapmayı öğretiyor.Küfürbaz kurt adamlar mı dersiniz yoksa bizimkilerin var oluştan beri baş adüşmanı olan avcılar mı.Düşük bir bütçeyle çekildiği ortada ama o dudak ısırtan milyonluk filmler bunun yanına ana okulu kıvamında kalıyolar.

Ne diyelim, güzel vakit geçirip gülüp eğlenmek isteyenlere tavsiye edilir, bakın bakalım vampiler gölgelerde neler yapıyorlarmış…