Late Marriage ~ Mariage Tardif…

2009 Aralık 16
tags:
ofori tarafından

Ve sırada bir İsrail filmi var; evlenme temasına devam ediyoruz.Planladığım bir şey değil ama böyle üst üste geldi yapacak bir şey yok.Uzun zaman önce izlemek istemiştim, kısmet bugüneymiş..Bu sefer Yahudi bir ailenin yaşı 30’lara gelmiş oğullarına münasip bir kız bulup evlendirme çabalarını izliyoruz.Başa sıkılacağımı düşündüm ama bir şekilde kendini seyrettirmeye devam etti..filmin başında kimmiş bu Zaza; neden ailesi onu illa da evlendirmek istiyor sorularının cevabını alıyoruz, bunu yaparken de bolca kendimizden davranışlar görüyoruz.

Zaten filmde hoşuma giden yegane şey bu oldu; bizden düşünce yapıları, davranış şekilleri görmek.Zaza, üniversitede doktorasını yapan ailesine göre “bizi utandıracak” kadar yaşı ilerlemiş –oysa sadece 30’unda- ve hala evlenmemiş, bir an önce baş göz edilmesi gereken uçarı bir karakter.Ki aslında pekte öyle değil, adam sadece ailesinin onun için seçtiğiyle değil, kendi seçtiğiyle evlenmek istiyor o kadar.Ama mevzu ailenin gözünde “o kadarlık” bir şey değil; daha ciddi, daha önemli, anında müdahale edilmesi gereken bir durum.Bunun kolunu tuttukları gibi daha önce görmediği onlarca kızın evine kız isteme merasimi için sürükleyip duruyorlar.

Tabi bizimki, bu durumu pek ciddiye almıyor, daha çok eğlence gözüyle bakıyor.Film ilk sahnesinde yine bir kız isteme merasimini gösteriyor; adetler bir iki değişiklik gösterse de mantık bizimkisiyle aynı; erkek tarafı ister kız tarafı biz biraz düşünelim der.bu işin sonu nereye varacak diye düşünürken Zaza, hepimize bir sürpriz yapıp gecenin ilerleyen saatlerinde çocuklu bir kadının evine elinde dolu poşetlerle dayanır..Hal böyle olunca, adamın neden evlenmek için bu kadar isteksiz durduğu ilerleyen sahnelerde kendini “ciddi” bir şekilde gösteriyor..+18’lik sahnelerden sıklıkla olmasa da, tek bir sahne almış başını gitmiş diyebilirim..

Sonrasında oğullarına; münasip bir gelin arayan ailenin diğer kadından haberdar olması ve ailenin araya girerek işleri biraz karıştırmasıyla devam ediyor.Beklenen bir son vermiyor belki ama; sonuç itibariyle ailenin bazı kültürler için ne kadar değerli olduğunu gösteriyor.Başka ülkeler izlese kültür itibariyle pek kavrayamazlar olanı biteni, ama en azından bizim için tanıdık görüntüler; sorgulanmayan kabullenişler oldu.Zaza’yı anlamak güç olsa gerek, ama evlilik ve kararlar adına güzel bir filmdi sonuçta..Seçenekler sunuluyor, gelenler ve gidecek olanlar masanın üstüne yatırılıyor ve hala tartışılan konu; evlilik böylece bu filme damgasını basmış oluyor.Ben beğendim, merak edenler buradan izleyebilir.

Dexter 4×12 ~ Şok olmuş bünyeler…

2009 Aralık 15
tags:
ofori tarafından

İzlemeyene spoiler; uzak durun..

Şu diziler var ya, beni bir gün heyecandan öldürecek.Özellikle Dexter, gözümün nuru, hiçbir şeye değişmeyeceğim tek dizim..Her sezon finalinde bir burukluk ve ona eşlik eden bir zafer havası ile giderdik ama bu sezon, son sahne, son cümleler beni benden aldı, hala da yerine koyabilmiş değil..Alt tarafı bir seri katilin yaşadıklarını anlatan “basit” bir dizi olması gerekiyordu değil mi; değil işte, olmuyor işte..Adamlar öyle bir şey yapmışlar ki, her an, her dakika yeni bir gelişme, yeni bir heyecan, yeni bir kaygı.Az önce sezon finalini izledim ve ekran başına “bu neydi şimdi..” diyerek bakıyorum, tüylerim diken diken oldu resmen..Bu yapılacak şey miydi; ama bir yerde olması da gerekiyordu..

Kendi elleri ile öz kardeşini doğramış bir adamın, mutlaka bir sille yemesi gerekiyordu; ama o sondaki ironiyi başka hiç bir dizi, hiçbir senaryo veremez bize..Sezon başında üstü başı kan içinde bebek posterleriyle bekledik başlamasını; şimdi o gerçek oldu.Bu diziyi nasıl bir ruh hali içinde yazıyorlar bilmiyorum ama yazarların alnından öpmek istiyorum; işte o kadar..Ve Rita öldü; bunca zaman arada gıcıklık yaptığında ölsü keşke dediğim yegane karakterdi ama onun gidişi bu kadar dramatik olmamalıydı; beni bu kadar sarsmamalıydı.Şu dizi içinde pembe bulutlar üstünde gezinen tek karakter oydu ve çok acı bir şekilde can verdi.

Dexter bundan sonra büyük bir çatışma içine girecek kendisiyle; bundan adım kadar eminim.Tam da karanlık tarafımı öldürmeliyim diye düşünürken, mehtabı seyredip mutlu hayaller kurarken bu ona yapılacak şey miydi şimdi.Çocuğunu resmen kanlar içinde buldu adam, kendi görüntüsü gözlerinin önünde; ikisi de annelerinin kanında doğdu.Bunu baştan planlamışlar mıydı acaba; zira yok böyle bir şey..Bitirdiğim gibi telefona sarıldım; kardeşime “git hemen izle..” diyen mesajlar çektim, birileriyle acil konuşmaya ihtiyacım var..Gözü kör olsun; muhteşem bir finaldi işte..Aynı kaderi paylaşan baba ve oğul..

Ve Merlin büyüyor…

2009 Aralık 15
tags:
ofori tarafından

2. sezon 12. bölüm izledikten sonra bir koşu içimi dökmem gerekti ve ben burayı seçtim.Yani bu kadar tadından yenmez bir dizi olabilir mi; sanki zaman ilerledikçe daha güzel oluyor, daha bir insanın ağzında tat bırakıyor; gerisi nerde bunun diyerek..Merlin ilk bölümleri itibariyle biraz yumuşak başlamış olabilir ama bu dizi o adamın nasıl “Merlin” haline geldiğini anlatıyor değil mi; işte bu dönüm noktalarında emin adımlarla ilerliyor dizi.Masum bir çocuktan ölüm ve yaşam arasında karar vermesi gereken bir adama dönüşüyor; ve bunu yaparken acı çektiğini izleyici olarak sonuna kadar görebiliyoruz..

Harika bir dizi gerçekten; şu an sırf izlediğim bu bölüm adına yerimde duramıyorum; heyecandan kıpır kıpır olmuş vaziyetteyim, sezon finaline yaklaşırken bunu yapıyorlar ya, işte özlediğim duygu buymuş demeye geliyorum her zaman.Dün hep birlikte gülüp eğleniyorduk onlarla; bugün ciddi mevzularda zor kararların eşiğinde Merlin’in arkasında duruyoruz.Gerçekten de ne bitmez çilesi varmış; zor kararlar vermeyi, getirisine acı içinde katlanmayı öğreniyor ve bunu yaparken koruduğu kişi; Arthur dünyadan bihaber, ondan bihaber olaylara sadece bakıyor..

Ona da haksızlık etmek istemiyorum ama burada arka planda dönen bütün oyunları bilen, tek başına zor kararlar iradesine dayatılan da Merlin, maalesef..Bir sonraki bölümün fragmanını izledim az önce, ya bu hafta nasıl geçecek, ben nasıl bekleyeceğim hiç bilmiyorum..Unuttuğum bir duyguymuş; bir dizi için bu denli heyecanlanmak; yeniden yaşamak insanı mutlu ediyor gerçekten..İlk sezon öyle böyle geçti gitti ama işte 2. sezon insanı peşinden süründürerek akıp gidiyor; şu an resmen “sürünüyorum”..Seviyorum bu diziyi ya, yüzlerce bölümü, onlarca sezonu olsun istiyorum..

Silent Wedding – Nunta Muta…

2009 Aralık 13
tags:
ofori tarafından

Dün kendimi kaybedip üst üste filmler tükettim..Toplamda iki tane izledim aslında ama olsun bu bile fazla bana.İkisinin konusu da evlilik üstüne oldu valla, bir ara bende şaşırdım “ne oluyor” diye.Ama birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılıyorlar, orası bir gerçek.Bu film var ya; uzun zaman önce posterini görüp izlesem mi izlemesem mi diyerek beni çelişkiye düşüren, ama o zamanlarda atladığım ve şimdi bu kararımdan dolayı pişmanlık duyduğum filmlerden.Zaten en sevdiklerimi başta şöyle bir itip kakma olayına giriyorum galiba, sonra pişman oluyorum ama olsun; sonu güzel oluyor..

Film, Stalin zamanlarında bir Roman köyünde yaşanılanları anlatıyor.Filmin başında doğa üstü olayları araştırmak için yola çıkan bir televizyon ekibi bu köyde yetişmiş yaşlı bir amcamızı da yanlarına alarak köye doğru yola çıkıyorlar.Daha ilk sahnelerde bu insanların hayata nasıl baktıkları muhabbetlerinden ortaya çıkıyor zaten; acı çekilse bile buna gülerek katlanıyorlar..Her şeyden, her dram ve olaydan gülünecek bir yön bularak belki de bu şekilde üstesinden geliyorlar.Kısaca daha ilk konuşmalarda ironik bir şeyler izleyeceğinizin farkına varıyorsunuz.Televizyon ekibi, köye ulaştıklarında yıkılmış bir köy ve terk edilmiş kocaman bir fabrika buluyorlar, etraf ise sessizce gezinen yaşlı kadınlarla dolu..

Adama ne olduğunu sorduklarında, bizim hikaye başlamış oluyor.Komünist rejimin hüküm sürdüğü yıllarda Rusya’nın boyunduruğu altında bir Roman köyünde gündelik yaşamla tanışıyoruz önce..İlk önce şaşkınlık içinde baktım hepsine ama bir süre sonra onların arasında yaşıyormuş gibi hissettim.O kadar eğlenceli bir yaklaşımları var ki, gülmekten bir hal oldum çoğu yerde..Kendi halinde yaşayan, eğlencelerini olmadık şeylerden çıkaran bir avuç insan işte; ne var ki mutlu olsalar dedirtecek kadar etkilediler beni.Tabi bu etkileşimde filmin gidişatı da önemli bir yere sahip.Filmin adına bir açıklama getirmek gerek; köyün ahalilerinden kızımız ve oğlumuz gizli gizli buluşmaları kızın babası tarafından artık göz ardı edilmeyince, bir de adam köy barında – bar demeye de bin şahit lazım- çocuğun babasına dalınca bizimkilere evlilik yolu görünüyor..

Ama bu karar o kadar da zoraki olmuyor, zira gidişatın bu şekilde olacağını sanki herkes biliyormuş gibi anında barışıp “kaynım” diyerek birbirlerine sarılıyorlar.Kavga dediğin de bu kadardır zaten o köyde..Gün kararlaştırılıp düğün hazırlıklarına başlanıyor ama ne hazırlık..O kadar yemeği ben bir arada hiç görmedim..Tam kiliseden dönülüyor, kutlamalara başlanacak, bir Rus subayı çıkıyor karşılarına ve “Bugün önderimiz Stalin ölmüştür, ülkede 7 gün boyunca yas tutulacaktır ve herhangi bir kutlama yapmak vatan hainliğiyle eş tutulacaktır..” diyerek bizimkilerin hevesini kursağında bırakıyor..Tabi bu durum o kadar hazırlığın boşa gitmesini engelleyecek kadar bir önem teşkil etmiyor bizimkiler için..

Akşam hava kararınca, bizim köy ahalisi gizlice düğünün yapıldığı eve geliyor; bardaklar ses çıkarmasın diye bezlerle çevreleri sarılıyor hatta çocuklar ses çıkarmasın diye ağızları bağlanıyor.bir masa etrafında konuşmadan bir düğün yapılmaya çalışıyor.Ama o sahneleri gerçekten anlatamam, görmeniz ve de benim gibi doya doya gülmeniz lazım.Bu film öyle bir şey ki, insan gülerken arkadaki dramı fazlasıyla da hissedebiliyor; sanki kötü bir şeyler olacak düşüncesi ne kadar gülersen gül seni bir türlü terk etmiyor..Trajikomik dedikleri bu olsa gerek; dram içinde baş etmek için hayata gülebilmek; bu film işte buna en güzel örnek olsa gerek..

Bir de müziği var ki hala kulaklarımdadır, insanda hem umut hem de acı hissettirebilir mi, aynı anda yapabiliyor işte bunu.Keşke kardeşimle izleseydim diyorum şimdi, o zaman sanki daha fazla zevk alırdım bu filmden..Gerçi beni okuyor mu bilmem –her yazdığıma bakmıyormuş hanım- ama okuyorsa özellikle ona diyorum, buradan izleyebilirsin..(Topla bütün ev arkadaşlarını izle işte, bağırtma beni ablası )Herkese tavsiye edilir, harika bir film..

Aşkım ~ Cheri …

2009 Aralık 12
tags:
ofori tarafından

Akşamüzeri izlemeye başladım; ve bir çırpıda bitiveren filmlerden biri daha çıktı karşıma.Aslında 90 dakika, sıkıcı bir şey olsa bana 5 saat gibi gelirdi ve büyük ihtimalle kapatıp başka bir şeyle ilgilenirdim.Ve açıkçası bu filmi izlemeye başlarken pek de öyle bitireceğim düşüncesi içinde değildim, en fazla 10 dakika içinde sıkılırım diye düşünüyordum ama görüldüğü üzere an itibariyle kendisine övgü dolu cümleler kurmaya başlıyorum..Film hakkında izlemeden önce hiçbir bilgim yoktu; hatta posterini bile görmemiştim..Kendi cahilliğime şaşıyorum ama böylesi daha iyi oldu bence; ne gördüysem, ne duyduysam hepsi sürpriz oldu..

1900’lü yılların başında Fransa’da fahişlerin altın çağı olarak bilinen zamanlardayız..Bu kadınlar dönemim zenginlerini, gücü elinde bulunduranlarını kendi parmaklarında oynatıp kimsenin göremeyeceği kadar servet sahibi oluyorlar ve sonrasında garantilenmiş emekliliklerinin tadını çıkartıyorlar.İşte böyle bir devirde eski ve ünlü bir fahişenin şimdiki zengin ve çapkın oğlu esas karakterimizi canlandırıyor.Kendisi istediği her şeye ve de herkese sahipken boşluk içinde olduğunu hissedip davranışlarıyla annesini biraz endişe içine sokuyor.Annesinin gençlik yıllarından tanıdığı “meslektaşı” arada bizimkileri ziyarete geliyor..İşte bu anlardan birinde annesi bizimkinden üstü kapalı oğlu konusunda yardım istiyor..

Bizimkiler arasında baya bir yaş farkı var bu arada; zira esas kızımız çocuğun vaftiz annesi oluyor.Başta kadın, buna geçici bir şeymiş gibi baksa da, hatta birkaç haftada başımdan savarım diye düşünse de tam 6 sene devam ediyor ilişkileri; ta ki çocuğun annesi “onu genç bir kızla evlendiriyorum..” diyene kadar.Yıllarca fahişelik yapmış ama hiçbir gönül bağı içine girmemiş kızımız, çocuk onu terk edip evlenince biraz çöküyor haliyle..Ama film, bir pişmanlık veya geri dönüş hikayesini alalen göstermiyor bize.Daha çok dönemim güzelliklerini sunuyor, sonra kadının güzelliğini ve o ortadan kaybolunca çocuğun yıkılışını.Farklı bir aşk hikayesi; zaten farklılıkları daha ilk sahnelerde gösteriyor kendini..

Neden bir araya gelmiyorlar diye baya bir düşündürdüler beni, ama ne bileyim sanırım böyle filmleri izlerken pek de şahsi beklenti içine girmemek gerekiyor, sonra insan bir hayal kırıklığı içinde bulabiliyor kendini.Filmde üzüldüğüm çok şey oldu; hani bunlardan birine kızarsın ya “neden hata yapıyorsun..” diyerek.Bu filmde bunu yapamıyorsun; ikisine de bir kusur bulamıyorsun..Ama genel çerçeve içinde bakınca beğenmedim diyemiyorum hatta aksine çok hoşuma gitti.Bu kadının güzelliği, çocuğun karizmatik duruşu derken görsel malzeme yetiyor insana..Vakit geçirmek adına izlenen bir filmdi ama beni şaşırtarak kendini bir hayli sevdirdi..

Boş vakti olan; o dönemin elbiselerini, mekanlarını, atmosferini güzel bir hikayede görmek isteyenlere duyurulur, buradan izleyebilirsiniz..

Love Nista…

2009 Aralık 12
tags:
ofori tarafından

Manga okumaya devam..Aslında yakın zamanda işte hizmet içi eğitim olayları başlıyor ve ilk ben anlatacağım..Oturup slayt falan hazırlamam, ne bileyim kalp ameliyatlarıyla ilgili bir iki video bulmam lazım; tabi birde üstüne bunları çalışmam da gerek ama bende tık yok.Ben öğrenciyken böyle değildim yemin ediyorum; pek bir tırsaktım..Sınava iki hafta sonraysa ben o gün başlardım çalışmaya “ya yetiştiremezsem” korkusuyla..Okul bitti biteli bende yeminli gibi uzak durdum kitaplardan; ama artık bir yerden başlamam gerek.Durum böyle olurken ben ne yapıyorum; oturup bir güzel mangalara vakit ayırıyorum..Ama hayır kesinlikle pişman değilim..

Gerçi bu anlatacağım manga okunsa da olur okunmasa da; hatta bir çok yerde gözlerimi devirmekten şaşı olacaktım sonunda ama yine de kendi içinde bir hoşluğu vardı; o da tabi ki çizimleri..Mis gibi çizimler nasıl bir konuyla heba oldu peki; “kız çocuktan hoşlanır, çocuk okulun mafyasıdır bu arada, tabi geceleri de host olarak ekmeğini kazanır, kız bunun peşine düşer..”Hayır sadece bu şekilde devam etse, yine –seçici olmam- başım gözüm üstüne der okuduktan sonra bağrıma basarım ama işler pek de bu kadar masum değil.Zira daha manganın başında kocaman yaşın tutmuyorsa okuma uyarıları var..Şimdi bende durumu abartıyorum farkındayım; çünkü o kadar da gözümü kapamalıyım tarzında sahneler yok..

Şimdi yazdığımı okudum da; cidden kendiyle çelişen çok cümle kurmuşum..Şöyle anlatayım; daha masum ve dolayısıyla daha sıcak bir konuya sahip olup bizi kalbimizden vurabilirlerdi.Zira kız milleti olarak hedef aldığı kitleyi peşinden sürüklemesi o kadar da zor değil..Hele baş rol çocuğun çizimleri var ki; hala bu manga için bu kadar kelime sarf edişimin tek nedeni odur..Okuduğunuzda neden bu kadar tezat duygular içinde olduğumu siz de anlayacaksınız..Şimdi bu mangakanın diğer mangalarına da bakmak lazım; hiç belli olmaz çizimler böyle olduğu sürece kafamıza göre hoş bir hikayeyle ilerleyeni bulmak da o kadar güç olmasa gerek..

Toplamda 2 cilt, 9 bölümden oluşuyor; bir okumaya başlandı mı göz açıp kapayıncaya kadar biten bir manga..Öyle ahım şahım bir öneri içine giremiyorum, ama boş vaktinizde göz gezdirmelik bir şey olduğunu söyleyebilirim.Ne olursa olsun; hem kız hem de erkek karakter çok güzel çizilmişler, durup durup onlara bakmaktan kendimi alamadım..Buradan okuyabilirsiniz..

Eve no jikan ~ Time of Eve…

2009 Aralık 10
ofori tarafından

Zamanında İçten-chan’in sitesinde bu anime hakkında yazmış olduğu bir yorumu okumuştum.Geçen akşam bir heves oturdum bilgisayar başına, açtım bütün bölümleri –ki toplamda 6 bölüm- ve bir çırpıda hepsini bitiriverdim.Konu güzel olunca, her bölüm sadece 15 dakika yaklaşık 1.5 saate yeni bir anime bitirmiş oluveriyor insan..Hikaye; gelecekte, muhtemelen Japonya’da robotların her yerde kullanıldığı, onların yanında artık tamamen insan görünüşüne sahip androidlerin temel 3 prensip doğrultusunda insanların hizmetinde olduklarından bahsediliyor..Başlarının üstünde onların android olduğunu gösteren halkalar olmasa, normal bir insandan ayırt edilmeleri neredeyse imkansız..

Sahipleri ne derse; “eğer sahiplerinin yararına dokunacak ve onlara zarar vermeyecek” bir istekse anında yerine getirmek için programlanmışlar.Yine de daha ilk sahnede kendimi ana karakterin yerine koyup düşünmeden edemedim; benim bir Android’im olsa, nasıl hissederdim.Bilmiyorum çok garip geliyor; sonuçta o bir robot ve her dediğini yapacak ama şöyle bir bakıyorsun karşındaki tamamen bir insan görünümünde; onu ne kadar “sadece” robot olarak algılayabilirsin ki..Zaten bütün mesele de bu düşünce üzerine kurulu, bunlar sadece kablolardan oluşan ve arada sırada şarj edilmesi gereken makineler mi? Liseye giden Rikou, gün geçtikçe sadece onun emirlerini yerine getirmesi gereken androidinin kendi başına bağımsız kararlar alabildiğini fark ediyor.

Aslında bu daha çok telefonuyla robotun bulunduğu yerlere şöyle bir göz atarken olmaması gereken bir yerde bulunduğunu fark etmesi üzerine başlıyor.Hani buna pek bir ihtimal vermezken yine de merak işte; acaba nereye gidiyor, ne amaçla gidiyor diye öğrenmek için sınıf arkadaşı Masaki’yi de takıyor peşine..Kendilerini ıssız bir ara sokakta, sanki bir binanın arka girişi görünümünde bir kapının önünde buluyorlar.Biraz tereddüt, biraz “hadi gel gidelim buradan” muhabbetleri sonrası bir cesaret içeri giriyorlar..Heyecanla ve biraz da korkuyla bekledikleri yer bir kafe çıkıyor, “Time of Eve” isminde..İçeri girip birer kahve ısmarlıyorlar, ve çevreyi kolaçan etmeye başlıyorlar; zira ilk etapta diğer kafelerden pek bir farkı yok buranın..

Ama orada zaman geçirmeye devam ettikçe, diğerleri ile konuştukça buranın pek de “sıradan” kelimesiyle ifade edilmeyeceğini şaşkınlık içinde öğrenmiş oluyorlar.Burası aslında insanlar ve androidlerin bir arada vakit geçirebileceği; androidlerin başında halka olmadığı için aslında kimin insan kimin robot olduğunun fark edilmediği oldukça “farklı” bir kafe..Bizim ikilinin kimin aslında ne olduğunu öğrenmeye çalıştığı maceraları hepsinin gizemi çözülmüş olmasa da şimdilik 6 bölüm sürdü..Birde onlarla birlikte bizde tahminlerde bulunduğumuzdan, öncesinde kesin insan dediklerimizi dışarıda kafasının üstünde halka ile görünce hafiften küçük dilimizi yutma eylemi içinde oluyoruz..

Ama işte animeyi heyecanlı hale getiren de bu; androidlerin insanlara özgü davranışlar içinde olması..Seviyorlar, üzülüyorlar, korkup endişe duyuyorlar; ve en önemlisi efendilerine herkesten çok değer veriyorlar.Bütün hikaye Rikou ekseninde gidecek diye bir yanılgı içine girebiliyor insan ama özellikle son kısımlarda arkadaşı Masaki’nin düşündüğümüzden daha fazla etkisi olduğunu görüyoruz..En beğendiğim sahnelerde eski model robotlarla yaşananlar oldu.O kadar güldüm ki, robot Terminatör müziği eşliğinde kafeden içeri girer ve bizim gençleri başta bir güzel korkutur..Velhasıl; güzel bir anime, hem çizimler, hem atmosfer derken; üstüne bir de bu hafiften insanı üzen ama çokça da eğlendiren konu olunca işte böyle kendinden doyasıya söz ettiriyor..

Şimdilik sadece ilk sezon verildi; ama daha kimliğini öğrenmediğimiz karakterler var; özelikle de kafenin işletmecisi hanım kızımız; kimdir, nedir gibi soruların cevabı sanırım 2. sezonda açıklık kazanacak.Tabi resmi olarak gerçekten bir 2. sezon olur mu bilmiyorum ama bu şartlar altında –hele de kendini bu kadar sevdirmişken- mutlaka “olmalı” diyorum..Haa bu arada bitirmeden yazayım; her ne kadar anime içinde faaliyetlerini pek onaylamasak da, Androidlere karşı olan Etik kurulunun düzenlediği reklamlara ayrı bir beğeni içinde baktım.Özellikle bir domates sahneleri var ki çok güzel..

Mutlaka bir göz atın derim; ama maalesef Türkçe alt yazıyla bulamadım.Onun için bu siteden şimdilik İngilizce alt yazı ile önerebilirim..

Spielzeugland ~ Oyuncaklar Ülkesi

2009 Aralık 9
ofori tarafından

Hazır kısa filmlerden bahsettik yine onlardan biriyle devam edelim..Bütün dünya izlemiş, hatta ödül üstüne ödül almış bu filmden benim daha yeni haberim oluyor, zaten böyle şeyleri kardeşim söylemediği takdirde pek bilgim olmuyor.Dün gece kısa filmleri dolanırken denk geldim ve bitirdikten sonra – aha da buraya yazıyorum- içim acıdı.Zaten konuya bir bakarsak; 1940’larda Nazi’lerin Yahudileri toplayıp, toplama kamplarına göndermelerini çocukların gözünden anlatıyor.Masumiyete, insan olmaktan utanılacak bir davranış nasıl anlatılır ki, bu insanların gerçekte nereye, ne amaçla gönderildiği nasıl izah edilir..

Aynı apartmanda birlikte büyüyen biri Yahudi, diğeri Alman iki küçük çocuk, birbirlerine hiç ayrılmayacaklarına dair yeminler ederler.Ancak bir gün Yahudi olanın ailesiyle bir “yolculuğa” çıkması gerekir.Alman çocuk annesine “nereye gidiyorlar?” diye sorunca, annesi “oyuncuklar ülkesine..” diyerek cevap verir..Daha filmin başında acı bir ironi kendini gösteriyor zaten.Alman çocuk; ne pahasına olursa olsun arkadaşıyla birlikte oyuncaklar ülkesine gitmeyi kafasına koyar; “hem zaten neden o gidemiyormuş ki, onun da oyuncakları görmeye, onlarla oymaya hakkı var..” Ama annesi şiddetle gitmesine karşı çıkıca; bizim ufaklık küçük bavulunu toplayıp kaçıyor evden..

Ne pahasına olursa olsun oyuncaklar ülkesine giden trene binecek, koymuş kafasına..Sonrası annesinin gözü yaşlı bir şekilde sokaklara düşmesi; Nazi askerlerinden yardım istemesi ve Alman olduğunu kanıtlayan kimliğini gösterene kadar uğradığı muamelelerle ilerleyip gidiyor..Daha en can alıcı yere ulaşmadık bile, zaten o kısmı hayatta anlatmam.Şimdiye kadar benim gibi izlememiş olan varsa şimdi mutlaka izlesin derim..İnsanoğlunun kör ve bencil gözlerini yine bir Nazi subayının ağzından o daha ne söylediğinin farkında olmadan duymak, asıl ironi burada yatıyor galiba..Ödül almış demiştim başta; sonuna kadar hak etmiş gerçekten.Bitirdikten sonra insanın içi burkuluyor, öyle kalıyor ekranın başında..Buradan izleyebilirsiniz..

Signs ~ Kısa film olunca…

2009 Aralık 8
ofori tarafından

Az önce çok güzel bir kısa film izledim.Bir ara çok meraklıydım kısa filmlere, iyi kötü ne bulursam beğenerek izlerdim..Bu akşam gezinirken birden karşıma çıkıverdi, bende neden bilmem bir heves izlemeye koyuldum.Zaten toplamda 12 dakikalık bir film; içinde karşılıklı bir konuşma sahnesi de görmüyoruz ama şunu söyleyeyim iletişimin kralı bu filmde kendini baş köşeye oturtmuş..Yalnız bir adam; her gün aynı saatte kalkıp sevmediği işine gidip, yine aynı umutsuzlukla evine dönerken, bir gün çalıştığı binanın tam karşısında ki binada bir kız fark ediyor..Sözde fark ettirmeden bakışmalar, bir cesaret yerini kağıtlara yazarak konuşmaya döker..

Valla özlemişim böyle kısa filmler izlemeyi, kendimi zor tutuyorum –gerçi neden tutuyorsun; “yaaa ama çok tatlıydı yaa”..Azcık daha uzun olsaydı veya ne bileyim bunun uzun metrajlı filmi olsaydı; zira fikir on numara..Mutlaka bir göz atın..Bu arada az önce öğrendim; bu kısa film Schweppes’in kısa film festivali dahilinde çekilmiş.Resmi sitesine bir bakış atınca da bununla birlikte 5 kısa film daha bizi bekliyor.şimdi diğerlerini de izleyeceğim..Site de çok güzel olmuş, buradan ulaşabilirsiniz, beğenmemek elde değil..

All For Love – My Lovely Week ~ Her telden…

2009 Aralık 7
ofori tarafından

Uzun zamandır ihmal ettiğim Kore filmlerine geri dönmüş bulunuyorum; yani en azından öyle hissediyorum şimdilik.Şimdiye kadar izleyeceğim deyip de ekip geçtiğim filmleri teker teker aradan çıkarmak gibi ulvi bir amaç edindim kendime, bakalım kaç filmde bunu gerçekleştirebileceğim..Bu film var ya bu film; nasıl anlatsam, ne desem..Su gibi akıp geçti; bir başladığını anladım bir de bitişini o kadar; arada geçen zamanı fark edebilene aşk olsun..Film; belli başlı bir çift üzerine veya tek bir ana konu üzerine kurulu değil aslında..Filmin başında kimlerin hikayesini anlatacaklarını gösteriyorlar; onları teker teker tanırken içinde bulundukları yaşamları; sorunları gösteriyor kendini..

İşini kaybettiği ve dünya kadar borcu olduğu için yeni evlendiği karısından durumu gizleyerek işportacılık yapan bir adam gösteriyor ilk sahnede kendini.Ama, hangi kötü duruma düşerse düşsün her akşam eve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle geliyor.Karısı işe; ondan gizli sokaklarda akşam hazırladığı pirinç dolmalarından satıp eşine destek oluyor.Bütün film boyunca içimi en fazla acıtan çift bu olsa gerek; bir de birbirlerini öyle seviyorlar ki, insanın çoğu sahnede kahrolası geliyor..Zaten film boyunca aksiliklerde bu ikisinin yakasından bir türlü düşmüyor..

Bir han sahibi yaşlı bir adam; dükkanlarından birinde kahve satarak geçimini sağlayan aynı yaşlarda –güzelliği dillere destan bu arada- bir bayana aşık.Ama bu ani bir şey değil; zira adamın duyguları yıllara yayılmış gibi, başlarda pek belli etmese de kadının iyiliğinden başka bir şey düşünmüyor..Filmde özellikle onların sahnelerini dört gözle bekledim..Kilisede rahibe olmayı bekleyen genç bir kızımız var şimdi; ama ünlü bir şarkıcıya da deli gibi aşık.Çocuğu başkasıyla görünce içiyor hapları, “canıma kıyarım” diyerek gözlerini bir akıl hastanesinde açıyor.Tam umudunu kaybetmişken tam da yan yatağında bu çocuğu görmesin mi..Çocuk da ünü kayboluyor diye panik depresif hallerde; tonla ilaçla uyuşturulmuş, hareket edemez halde.Kızın neler yapabileceğini siz düşünün artık..

Koca filmde, sonunu beğenmediğin tek ikili bunlardı; biliyorum bunu söyleyerek büyük bir spoiler verip, izlemek isteyenlerin canını sıkıyor olabilirim ama bir kez olsun bu lüksü kendimde görmek istiyorum..Ünlü bir televizyon programı; eski ünlü sporcuları bularak onlardan yardıma ihtiyacı olanlar için eski hünerlerini tekrar göstermelerini ister ve bunun için eski bir basketbolcu olan, bugünün mutsuz borç tahsildarını bulurlar.Ondan 5 dakikada iki kişiye karşı 10 sayı yapmasını ve karşılığında yüklü bir miktar para alıp lösemi bir çocuğun iyileşmesine yardım etmesini isterler.Bizimki başta buna karşı olsa da, sonradan işgüzar muhabirin hünerleri sayesinde işi kabul edip çocuğu görmeye gider..

Tabi hastane kapısından ilk girdiğinde çocuğun ona “baba” diye seslenmesi işleri biraz karıştırmıyor değil..Dram kısmına bunu da ilave edebiliriz.Gelelim romantik komedi kısmına; bir televizyon programında birbirlerine giren doktor hanımla; favori filmi Rambo olan –adamım benim- polis memurumuz başta birbirlerinden nefret ederler; ama öyle böyle değil, polis kadına silah bile çıkartır, “seni vuracağım” diye..Sonrasında girişken doktorumuz sayesinde çok güzel şeyler izliyoruz; bunu garanti edebilirim.O polisin maço halleri çok güzeldi, tabi kadının yanında –her ne kadar başta olmasa da- sonradan süt dökmüş kedi pozlarına girmesine az gülmedim..

Bu kadının bir de dünyalar tatlısı bir oğlu var, ağladığında gözlerinden çipil çipil yaşlar dökülen, insanın alıp bağrına basmak isteyeceği bir şirinlik abidesi..-Çok sevdim elimde değil-Çocuk babasıyla kalıyor ama annesiyle babası boşanmış; sebep babanın bayanları değil erkekleri tercih etmesi..Ama baba; oldukça asabi bir insan.Müzik prodüktörlüğü yapan zengin biri ancak insanlara karşı oldukça soğuk bir kişilik içinde.Eşinden boşanınca ev işlerini görecek, temizlik yapacak bir hizmetçi için ilan veriyor ve başvuran işsiz bir öğretmen olunca – tabi ki erkek- onların da kendilerine göre bir hikayeleri yazılıyor..Birbiri içine geçmiş hayatlar aslında bunlar, her ne kadar birbirlerini tanımasalar da, arada sırada kader onları karşılaştırıyor.ama filmin güzelliği de burada; herkesin kendi yaşamını, öyküsünü görüyoruz.Bir film içinde birden fazla film izler gibi.Nar gibi bir film yani, insanın yedikçe yiyesi geliyor..Keşke dizi olsaydı; gerçi o zaman bu kadar hevesle izler miydim bilemem ama yine de keşke demekten kendimi alamıyorum..

Buradan izleyebilirsiniz, ki şiddetle önermekten başka elimden bir şey gelmiyor…