Supernatural 5×13 sonunda…
Uzun zamandır beklediğimiz şey sonunda gerçek oldu.Ama önce hemen bir uyarı yapalım; Supernatural’in yayınlanan son bölümünü izlemeyenler bu yazıyı kat-i suretle okumasınlar; hatta göz gezdirme gibi bir hataya asla düşmesinler..Şu an içim çığlık çığlığa, bu heyecan ne zaman durulacak bilmiyorum, ama haklı bir heyecan içindeyim..Uzun bir aradan sonra ve oldukça sıradan görünen iki bölümüm ardından sonunda yaptılar yapacaklarını.Tamam kıyamet falan kopmadı ama olsun, bir bölüm içinde heyecan veren bunca olay nasıl barındırılır bunu öğrenmiş olduk..
Anna, Dean’in rüyasında belirir , onu bir yere çağırır; ve hikaye başlar.Anna’yı hiç sevmemiştim zaten; ne bileyim Dean’e yaltaklandığı zamanlardan beri bir gıcık olma durumu baş göstermişti bende ama bu bölüm bu duygularımda haklı olduğum da ortaya çıktı.Bizim manyak, elinde bıçak tutturmuş Sam ölmeli diye..Bir de bu yetmiyormuş gibi annesiyle babasının olduğu zamana gitti..Bu dizide zamanda geri dönüş bölümlerine bayılıyorum, hele bizimkiler anneleriyle karşılaştılar ya, gözümü ekrandan bir dakika alamadım..
Sam garibim, nasıl havalı duruyor ama annesini gördüğü an eridi resmen; gözleri dolu çocuğun ya, birde “çok güzelsin” demez mi..Gülsem mi ağlasam mı bilemedim; tabi o an yanı başımda Sam’in bu hallerine gülen kardeşim saolsun, uygun duygu durumuna giremedim bir türlü.Babasıyla yaptığı “affedici” konuşmaya ne demeliydi peki; sanki ben önceden özür dileyeyim ve babama onu sevdiğimi söyleyeyim der gibi.Bayıldım yaa, resmen bayıldım; böyle bir aile sahnesi olabilir mi..Sürprizler bitmek bilemedi; bütün bu olayların sütüne birde Dean annesine “ben senin oğlunum” dedi, ben orada koptum zaten..
Tabi biraz erken bir tepki vermişim, zira ilerleyen sahnelerde bunca zaman beklediğimiz, olması için dört gözle bütün bölümlerine bakındığımız şey sonunda gerçek oldu.Bunca zaman neden beklediler bilmiyorum ama birden karşıma çıkınca, heyecanını on misli fazla hissettirdiler onu biliyorum..Micheal, sonunda Dean’le yüz yüze konuştu.Adamın, Dean’in babasının bedeniyle onunla konuşması kadar ironik bir şey olamaz herhalde; birde öyle yerinde laflar etti ki o dik baş Dean bile susup kaldı.Ne demişti “ babamın dediğini yapıyorum çünkü ben iyi bir evladım”..Ne kadar tanıdık geliyor değil mi..O sahneyi sıkılmadan yüz kere izleyebilirim herhalde.
Ne bölümdü Yarabbim; bunu sık yapmıyorlar ama yapınca işte böyle güzel yapıyorlar.Hep beklediğimiz o muhteşem bölümlerden bir tanesiydi; bundan böyle de yayınlanacak bölümler keşke böyle olsa; artık aksiyona geçebilse.Muhteşem bir dizi şu Supernatural..
Ponyo izlemek isteyen…
Şu TRT Çocuk, çok güzel kanalmış gerçekten; dikkat ettiyseniz son günlerde Miyazaki filmleri veriliyor peş peşe.Şimdiye kadar izlememiş olanlar; izlemek isteyip de imkan bulamamış olanlar için süper bir olanak sunuyor..Adamın neredeyse bütün filmlerini gün aşırı veriyorlar.Hatta hatırlarım ilk verdikleri zaman ben üniversitedeydim daha; hayatımda ilk defa bir kanala teşekkür maili atmıştım..Hala da teşekkür ederim tabi..
Film olacaksa, böylesi olsun daha iyi..Bütün aile oturup izliyoruz ve de bolca eğleniyoruz.Neyse benim asıl söylemek istediğim şey; Pazar günü saat 13’de Miyazaki ustanın son filmi Ponyo yayınlanacak bu kanalda.Bu kadar erken izletme imkanı sundukları için çok ama çok mutluyum..O gün nöbet çıkışı olacağım, ama sırf bir daha izlemek adına uyumam, yine oturup izlerim..
İzlemeyenler kaçırmasın derim, çok seveceksiniz..
Ewan McGregor…
Bu adamı ilk defa hangi filmde izledim hatırlamıyorum ama adım kadar eminin daha ilk göründüğü sahnede şu cazibesine vurulmadıysam bende ofori değilim..Ne zaman çıksa karşıma iç çekerek bakıyorum resmen..Bu durum, liseli kızların poster yapıştırma olayları gibi değil bende;daha çok adamın güzelliğine, o yakışıklı ve havalı duruşuna bir hayranlık, ciddi bir saygı duruşu gibi…Yani şuna bakıp da bu adamı beğenmeyen bir bayan olamaz diye düşünüyorum..
Adam, sektöre bir adım önde girmiş işte; oyunculuğu hakkında dikkat ettiyseniz hiçbir şey söylemiyorum; “söyleyemiyorum”.Zira onun oynadığı sahnelerde konu neymiş, oyunculuk nasılmış hiç mi hiç ilgimi çekmiyor, bütün dikkatim sadece onun yüz ifadesinde o kadar..Seviyorum işte; kardeşim arada sırada iconlarını gönderiyor, mest oluyorum onlara bakarken.Uzun süredir böyle bir itirafta bulunmamıştım, ama artık dayanamıyorum,dün izlediğim ” Kırmızı Değirmen” filminden sonra bu duygularımı açığa vurmam gerektiğini düşündüm..
Seviyorum bu adamı; nesini derseniz elimi yüzüme kapatarak; tipini derim acımdan..
Sixteen Candles…
Bir dönem saolsun cnbc-e Amerikan gençlik filmleri veriyordu; haklarını teslim etmek lazım zevkle de izlerdik.Ama öyle şimdi ki gibi bizi gıcık eden tarzda filmler değil; 80’lerin gençlik filmleri.Herkesin biraz daha masum olduğu dönemlerden.O zamanlardan kalma bir filmden bahsedeceğim şimdi, geçenlerde resmini görünce aklıma geldi, zamanında o kadar çok sevmiştim ki ne yazık bir daha izleme olanağı bulamadım..Belki de aranızda bu filmi izleyenlerin sayısı çoktur ama ben daha hiçbir şeyden bahsetmeden, yazının başında ble izlemeyenlere mutlaka öneriyorum..
Öyle diğerlerinden farklı bir konusu yok; hatta üstüne çekilen onca filmden sonra oldukça sıradan ama yine de güzel ya; en azından benim gözümde..Esas kızımız liseye gidiyor ve 16. doğum gününe az bir süre kalmış.Filmin adından da anlaşılacağı üzere hikaye onun 16. yaş gününe odaklanmış, kızımızın etrafında dönüp duruyor.Kendisi okulun en popüler çocuğuna aşık ama çocuk biraz itici.Tip olarak popülaritesini hak ediyor ama ilk başlarda karakter olarak biraz itiyor izleyeni kendinden.Sonradan kendisini tanıdıkça sevmeye başlıyoruz, orası ayrı mesele..

Kızın bir de yakın bir arkadaşı var; ezik bir erkek karakter gibi görünmesine rağmen filmde bizi oldukça eğlendirdi.Lisenin popüler çocuğu, aykırı ama sevimli kızı ve en çok itilip kakılmaya müsait çocuğu bir araya gelip güzel bir film çıkartıyorlar ortaya.Devam olarak ne anlatsam bilemedim zira dediğim gibi odukça bilindik bir hikayede ilerliyor bütün film; ama yine de bir o kadar farklı ki bunu nasıl ifade edeceğimi bilemez haldeyim şu an..Kızla çocuğun aşkı hakkında yorum yapmıyorum zira benim gözlerim devamlı olarak ezik çocuğu takip etmekteydi; onun olduğu sahnelerde o kadar eğlendim ki anlatamam..
Davet edilmedikleri bir partiye katılıp adamın evinin altına üstüne getiriyor; kendi gibi olan arkadaşlarını toplayıp onlarla birlikte bu “üst” sınıfın arasında kendine yer edinmeye çalışıyor.Ve oldukça da başarılı bu arada.Kızımız ise, biraz depresif olmakla birlikte çok güzel bir 16. yaş günü hediyesi alıyor bence..Birde değişim öğrencisi var bizim kızın evinde kalan; al sana bir gülme faktörü daha.Üstünden nerdeyse 3 sene geçmiştir bunu izleyeli; onun için ayrıntılar hala kayıp bende.Bu yazı bu filmi görüp de beni de haberdar edin tarzına geçiş yapsa daha iyi olur; online izleme linki de olur indirme linki de..Çok ama çok makbule geçer..
Güzel filmdir vesselam, mutlaka izleyin derim..
Kırık Kalpler Durağı…
Bugünlerde üst üste güzel haberler alıyoruz; bakınız sevdiğimiz dizilerin yeniden başlaması, uzun zamandır yeni albüm çıkarmayan sesine kurban olduklarımızın artık bir faaliyete geçmesi derken oldukça bereketli günler bizi bekliyor.Candan Erçetin, benim için canı gönülden sevip sahipleneceğim sanatçılar arasında yer alır.Şimdiye kadar tek bir albümü yoktur ki beni hayal kırıklığına uğrattı diyebileyim..Her şarkısına aynı hayranlıkla yaklaşmıyorum tabi ama arada sırada beni yıllar boyunca götürecek öyle şarkılar yapıyor ki, radyo da denk geldiğim an asla değiştirmeyeceğim sanatçılar arasına giriyor..
Bir Elbette şarkısı, bir Onlar yanlış biliyor sitemi ve daha niceleri derken şarkılar alttan alta fısıldıyor zaten; “bu kadını boş yere sevmiyorsunuz siz” diyerek.Yeni albümü yavaş yavaş dinleyip sindirmeye başladım bile, yakında bünyeye tamamen yerleşip kök salması muhtemelmiş gibi görünüyor..Öyle illa müzik dinleyeyim delisi değilim ama bu ve bunun gibi birkaç tanesi var beni benden alan ve asla hayır diyemeyeceğim, istemsiz bir şekilde saldırıyorum şarkılarına..
Bu konularda biraz sabit fikirliyim; müzikte kimi sevdiysem yıllar boyunca onlar devam ederse bende onlarla birlikte devam diyorum.Ve Candan Erçetin gibiler, zaten takip edilmeyi sonuna kadar hak edenler..Ve bu yazı oldukça geç de olsa onun yeni albüm müjdesi olsun benden..
Lost varmış diyorlar…
Bu dizi hakkında ne diyeceğimi bilemiyorum aslında.Seviyorum sevmesine; ama yeri geldiğinde içimden çok küfür etmişliğim de vardır.En çok da her sezon soru işaretlerinin cevabını bulacağız diye izlemeye başlarken zihinler daha da karman çorman olmuş bir şekilde sezon kapattığımızdan.hiç bir şeyin açık cevabı olmadığı gibi sorular yığıldıkça yığılmaya devam ediyor.Her seferinde de “a ama artık yeter kardeşim” diyerek sezonu kapatıyoruz ve ben her seferinde yeni sezona biraz da onlara inat olsun diye gecikmeli başlıyorum..
O dönem içimden izlemek gelmiyor; ama bir başladım mı çekirdek gibi mübarek şey bitirmeden de içim rahat etmiyor.Lost izleyenlerin müzdarip olduğu ortak dert de bu olsa gerek.Son sezon başlamadan önce özet bir özel bölüm vermişler; çok da iyi yapmışlar bence, zira sezon aralıkları saolsunlar o kadar uzun tutuyorlar ki insanı “öyle bir dizi mi vardı” dedirtme noktasına sürüklüyorlar.Özet bölümü izlerken hiç de bir şey hatırlamadığımı anladım; zaten her şey yayla çorbası kıvamında karışık; bakalım son sezon neler olacak..
Son sezon olması şerefine; bunca insana acıyarak bir ki sorunun cevabını verip öyle güle güle demlerini umuyoruz; yoksa nanik yapmaya alışkın senaristler yine aynı şeyi yapabilirler; ki en çok da bundan korkuyorum..Hadi bakalım, Lost serüveni bir daha başlıyor, bizde heyecanla bekliyoruz..
Günışığı Temizleme Şirketi – Sunshine Cleaning…
Gün ışığı temizleme şirketi, size iftiharla sunar..Dergide okuduğum, izlemek için satın alıp bir gece vakti hatta sabaha doğru izlediğim güzel bir filmdi.Tanıdık oyuncuları yok veya bilmiyorum belki bilindik yüzlerdir ama ben tanımıyorum onları.Ve oldukça farklı bir hikayeye sahipler; en azından orijinal olduğunu söyleyebilirim..Bekar bir anne olarak sorunlu oğlunu büyütmeye çalışan ana karakterimiz; geçimini hizmetçilik yaparak sağlıyor.Oğlu ise; sorunlu dediysek pek öyle serseri kıvamında değil, daha çok farklı ve geniş bir hayal gücüne sahip olmanın getirdiği sorunlar diyelim..
Kadın devamlı olarak okula çağrılıyor..Bir yandan da kız kardeşi ve babasıyla ilgileniyor.Kız kardeş, asi bir şey; dışarıdan umursamaz biri gibi görünüyor ama oldukça duyarlı ki, film içinde bu özelliğinden dolayı başı beladan kurtulmuyor..Bizim kız, bir gün çalışmaya gittiği evin sahibinin liseden arkadaşı olduğunu gördüğünde ve uygun bir dille aşağılandığında artık canına tak ediyor ve başka bir iş aramaya koyuluyor.Ancak en iyi bildiği şey temizlik olunca, sevgilisinin de teşvikiyle – ki adam polis- cinayet mahalini temizleme işine girmeye karar veriyor..
Ne de olsa, öyle kolay kolay kimsenin gidip temizlemek için can atmadığı; dağılan vücut parçalarının, dört bir tarafı saran kan izlerinin çalışma alanı olarak kişiyi pek teşvik etmediği bir iş kolu.Ve ödemeleri de oldukça iyi.İşinden yeni kovulmuş kız kardeşini de alıyor yanına, ve başlıyor cinayet alanlarını temizlemeye..Evet işte film bundan ibaret; gibi duruyor..Her yeni temizlemeye gittikleri olay yeri; onlar için yeni bir macera.Film ön kısımda bunu sunarken, alt metinde bir aile filmi saklı aslında..
İntihar etmiş annelerine ilişkin sorunlar; babalarıyla ilişkileri; kız kardeşlerin kendi aralarında ki yakınlık ve yer yer kendini gösteren soğukluk durumları; yeni arkadaşlıklar derken film kendi içinde ilerleyip gidiyor işte.Kendinden bahsederken; “muhteşem” bir filmdir diyemem ama en azından izledikten sonra “yazık oldu o kadar vaktime” de dedirtmiyor.Orta halli; izlense de olur izlenmese de olur kıvamında bir film işte..Ben sevdim, hatta baş roldeki kızı ayrı bir sevdim.Çok güzel oynamış gerçekten; bu filmi onun o duruşu, duygularını sanki gerçekten hissediyormuş gibi yansıtması götürdü desem yalan olmaz.
Merak edenler buradan izleyebilirler, tavsiye edilir..
Moulin Rouge – The show must go on…
Az önce kardeşimin teşvikiyle – filmi inatla indirme çabaları sonucu- bu filmi izleme olanağı bulmuş oldum.Aslında daha önce ne ismini duymuştum ne de konusu hakkında bir fikrim vardı.Ama ne zaman bu filmden bahsetse, sanki ben biliyormuşum gibi bahseden kardeşime göre; zaten bilindik ve de çok beğenilen bir filmmiş.İzledikten sonra nasıl kaçırdım diye hayıflanmamak elde değil gerçekten..Zaten şu an için sanki herkes izlemiş de bir ben kalmışım gibi hissediyorum..Ama az çok filmleri takip eden birisi olarak bu filmi nasıl kaçırmışım kardeşim diyerek kendime kızmadan duramıyorum..
Ve bu arada, kardeşim eve geldi, film izleme maratonunu bu filmle açmış bulunuyoruz.Gerçi beni pek evde bulamıyor ama en azından aklımızda izlenecekler listesinde bulunan bir iki filmi aradan çıkarabiliriz bu arada..Filme geri dönelim; yaa çok güzeldi.Bu kadar olacağını tahmin etmemiştim gerçekten; hatta filmin başında “ ortalama bir şey herhalde” diye düşünmüştüm ama sonunda güzel bir şekilde ve de manada “mors” olup kaldım.Film bir müzikal, baştan sona kadar şarkı söylenmiyor tabi ama ağırlıklı olarak bütün hikaye şarkılarda gizli.
Filmin başında; yıkık dökük bir otel odasında kendinden vazgeçmiş bir yazar, geçiyor daktilosunun başına ve bize hikayesini anlatmaya başlıyor..Evden nasıl ayrıldığını, Paris’e nasıl geldiğini ve nasıl bu günah şehriyle tanıştığını.Bütün hayali iyi bir yazar olabilmek ve hayatının gerçek aşkını bulmak..Üst kattaki bohem komşularıyla tanışıyor ve birden kendini onların tiyatro gösterisinde ufak bir rolde; sonrasında da o gösterinin yazarı olarak buluyor.Ama başarılı olmak için birini daha ikna etmeleri gerekiyor; şehrin en ünlü ve gözde fahişesini..
O dönem, şehirde eğlence ve günah mekanı olarak bilinen Kırmızı Değirmen isimli mekanla tanışıyoruz böylece.Ama o nasıl bir mekandır öyle; millet deli gibi eğleniyor resmen.İlk tanışma sahnesi akıllara zarar valla..Bizim esas kızı görene kadar baya bir vakit geçiyor yani; ama onun ilk göründüğü sahnede kadının güzelliğine bir daha hayran kalmak artık spontan bir duruş olsa gerek.O akşam bizim yazar güzelce giydirilip oraya götürülüyor ve tesadüf eseri o gece bizim kızla birlikte olacak dükün masasının yanına oturuyor.Dük de bu hikayenin kötü adamı; kendisinde dünya kadar para var ve olayın kör düğümünü bu sağlıyor..
Bizim genelev sahibi, kendisine yatırımda bulunacak bir zengin arıyor; böylece genelev artık bir tiyatroya dönüşebilir..Bunun için en uygun aday ise dük oluyor.Plan gayet basit, bizim kız dükü kendine aşık edecek ve gerekli finansal desteği sağlayacaklar.İşte o akşam kızımız, dükle bizim yazarı karıştırınca; ve yazarı zengin dük zannedince asıl hikayeye böylece girmiş bulunuyoruz.Bu ikisi bir takım yanlış anlamadan sonra birbirlerine aşık oluyorlar ama dükün desteğini kaybetmemek adına bunu saklamak zorundalar.Bu arada hikaye yazılıyor, roller dağıtılıyor ve provalar başlıyor..
Oyun ve gerçeklikleri iç içe giriyor bir süre sonra; hele o oyun sahnesinde bütün heyecan en üst noktadaydı.O sahnede,gözlerim ekrana yapıştı, adamlar öyle bir final yaptılar ki bu filmi artık gözümde bir şahesere çevirdiler.Evita filmini ne kadar sevdiysem bu filmi de o kadar sevdim ve etkilendim.Ve artık kabul ediyorum ben bu müzikal tarzı filmleri seviyorum; beni kandırmaları o kadar kolay oluyor ki, güzel bir ses ve hoş bir hikaye yeterli..Baş roldeki adamın yakışıklı olduğunu biliyordum ama itiraf ediyorum aşık oldum resmen yaa..İsmini kardeşim gibi ezberden söyleyemiyorum ama ben sadece onu konu olan bir güncelleme de yaparım herhalde..Denk geldiğinizde mutlaka ama mutlaka izleyin..
The Blind Side…
Uzun zaman önce izlediğim, hatta çoğu kez yazmak için aklımda ilk sıralarda yer alan bir filme geldi sıra.Başladık bakalım nasıl gidecek sonu..Filmin içinde Sandra Bullcok olması, izlemem için ilk işareti yakmıştı bana ama ben bunu daha çok “gerçek bir hikayeden uyarlama” tarzında olduğundan ve bir de sonunun güzel bitmesi garanti olduğundan seyrettim; ne kadar “güzel” sebeplerden dolayı değil mi..Tabi film izlemek için entel bahanelerimizin de olması gerekmiyor..Seviyorum bu kadını; her ne kadar şimdiye kadar izlediğim filmleri hep romantik kıvamında olsa da, ergen yıllarımızı ciddi içerikli filmler izleyerek geçirmediğimizde bir gerçek..
Bu filmin gerçek kahramanları hala hayatta olup, güzel bir başarı öyküsünün mimarları olarak filmi izlerken ayrı bir saygı duydum onlara..Film, 16 yaşlarında dev gibi bir çocuğun özel okula yazdırılması ile başlıyor; ama parasını vererek falan değil, sadece okulun çocuktaki spor kabiliyetini görerek burs vermesiyle.Çocuk adına sevinirken; onun derslere sessiz sedasız girmesini, tek başına diğerlerinden ayrı takılmasını; kısacası yalnız yaşantısına ucundan bucağından şahit oluyoruz..Yağmurlu bir gecede yolda yürürken bir araba duruyor, ve ona sesleniyor; “gel seni bırakalım” diyerek..İşte burada ana karakterimiz giriyor devreye; kadın eski ve de ünlü bir sporcuyla evli; çok güzel bir evi, iyi bir işi ve 2 tane çocuğu var..
Sonradan da göreceğimiz üzere; baskın bir karakter, dediğini yaptırıyor insanlara ve ona “hayır” demek gerçekten bir meziyet.Çocuğu üstünde sadece bir t-shirtle yağmurda dolanırken gördüğünde onu evine götürmeye karar veriyor.Sonrasında tabi çocuğun kalacak bir yeri olmadığını, geceleri orada burada geçirdiğini öğreniyoruz..Çocuk çok masum bir kere; bütün film boyunca bir kere bile isteyerek yalan söylediğine hiç şahit olmadım. Duyguları hakkında çok açık davranıyor ve kadının ona kol kanat germesini “sevdiklerini sahiplenici” davranışıyla sağlıyor..Bu film az çok bir dram filmi olabilir ama baskın olan “iyimser” bir film olması..
İzlerken umutlandığımız, beklediğimiz ne varsa gerçekleşiyor; ve filmi de güzel yapan işte bu oluyor..Birde gerçek hayatta böyle filmlerde olmasını beklediğimiz olayların gerçek olduğunu bilmek aldığımız zevki ikiye katlıyor resmen…Şimdi kadın çocuğu eve alıyor; bir gece kalacak derken onun gitmesine gönlü el vermiyor ve bizimkine sahip çıkıyorlar.Zaman sonra, onu kendi aile isimlerine geçiriyorlar; her konuda desteklemeye başlıyorlar..Bizimki biraz saf, öyle derslere falan kafası basmıyor fazla; bir şeyi anlaması için ona karşı oldukça açıklayıcı olunması gerek..Lisenin futbol takımına yerleştiriliyor, ama ne kadar “kocaman” olsa da oynarken diğerlerine zarar vermemek adına, elinden geldiğince nazik davranıyor..
Sonrasında bizim annenin bir konuşması var ki; filmin en güzel sahnesi olsa gerek..Kısaca o evsiz çocuğun gün gelip Amerikan futbolunda en iyi oyuncu ödülünü alma hikayesini anlatıyor bu film..O süreci olmasa da, en azından onun bir birey olarak nasıl kendini bulduğunu, nasıl bir aile sahibi olduğunu anlatıyor.Sıcak, samimi bir film, izleyenler hiçbir şey kaybetmez, aksine çok güzel vakit geçirmiş olurlar.Kısacası çok beğendim, merak edenler buradan izleyebilirler..
The Tonight Show with Conan O’Brien ; biter…
Ve az önce Conan bitti; gözlerde yaşlar, yazık oldu diyen sözlerimiz hala dudaklarda..7 aylık kısa bir süreydi ama biz sevdik; biz eğlendik..Zaman önemli değil diyerek yalan söyleyeceğim; ama bu kısa sürede çok güzel bir program yaptı, devam etse daha da süper olurdu.Ama adam resmen gururyla bitirdi olayı..Yolu açık olsun …






























2 yorum